devam ediyor 3s önce güncellendi
SİYAH ZİFİR
@mingsar
Okuma
2
Oy
0
Takip
0
Yorum
2
Bölüm
1
Feryal Karza, tam on üç yıl önce gece yarısı Diyarbakır’dan kaçmıştı. Arkasında töre baskısını, kan davalarını ve kendi kanından insanların soğuk nefesini bırakarak. O gece abisi Tayfun’un yardımıyla sınırdan geçti, önce İstanbul’a, oradan Zürih’e uzandı. Yeni bir kimlik değil belki ama yeni bir hayat kurdu. Okudu. Avukat oldu. Sonra yazmaya başladı. Kitaplarında hep o coğrafyayı, karanlık odaları, sessizliğe mahkûm edilmiş kadınların çığlıklarını anlattı. Kimse bilmedi ama onun ilk romanı “Zifir”, kendi hikâyesinin perdelere bölünmüş haliydi.
Feryal artık Avrupa’nın dingin sokaklarında yürüyor, töre cinayetleri üzerine makaleler yazıyor, kadın derneklerine danışmanlık yapıyordu. Geçmiş onun için bir dosyaydı – ara sıra açıp baktığı, sonra kilitlediği.
Ta ki bir sabah telefon çalana kadar.
“Tayfun abin trafik kazasında öldü.”
Cenazeye gitmek zorundaydı. Çünkü Tayfun, onun kaçmasına yardım eden tek kişiydi. Ona bir şey olduğunda yanında olacağına dair söz vermişti. Sözünü tutacaktı.
Uçağa bindiğinde henüz bilmiyordu: Diyarbakır’a ineceği an, hayatının ikinci kez çalınacağını.
Konak. Töre. Zifir.
Diyarbakır Havaalanı’ndan çıkar çıkmaz, siyah bir araç yanaştı yanına. İçinden dört adam indi. Feryal ne bağırabildi ne kaçabildi. Bir el ağzını kapadı, bir başka kol beline dolandı. Onu tanıyorlardı. Adını biliyorlardı. “Feryal Karza, hoş geldin. Çelik Demir Bey seni bekliyor.”
Çelik Demir Soykırımlı.
Diyarbakır’ın en güçlü aşiretlerinden birinin varisi. Sert, acımasız ve törenin demirden yumruğu. Onunla bir kan davası vardı Karza ailesiyle. Tayfun’un ölümü bu davayı bitirmemiş, aksine kanı tazelemişti. Şimdi sıra borcu kapatmaya gelmişti.
Ve borç, Feryal’ın bedeniyle ödenecekti.
Zorla imam nikahı kıyıldı. Mürekkep parmaklarına sürüldü, imza attırıldı. Feryal’ın “hayır”ı, taş duvarlarda yankılanıp söndü. Birkaç saat içinde avukat, yazar, özgür kadın – hepsi silinip yerine “Çelik Demir’in karısı” yazıldı.
Kapatıldığı yer bir malikane değildi. Daha eski, daha karanlık, daha ağırdı.
Bir konak.
Diyarbakır taşının soğukluğu, avlularındaki ölü ağaçlar, koridorlarına sinmiş yüz yıllık zulmün kokusu. Burası Soykırımlı ailesinin konağıydı. Her taşı, her oyması, her kilidi bir kadının feryadını saklıyordu. Feryal, bu konağın en yeni mahkûmu oldu.
Konak, sadece taştan değil, kemikten ve dişten de örülmüştü. Feryal’ın etrafı, düşmanlarla dolu bir orkestra gibiydi.
Asude Soykırımlı, Çelik Demir’in annesi. Ellerinde tesbih, dilinde dua, gözlerinde taş kesilmiş bir merhametsizlik. Oğlunun namusunu korumak için kadını ezecek, söndürecek, yok edecek. Feryal’ın saçlarını kendi elleriyle kesecek, suratına tükürecek, “Bu evin gelini susar” diye fısıldayacak.
Neslihan Soykırımlı, elti. Yani Çelik Demir’in abisi Cebrail’in karısı. Konağın en sinsisi. Güleryüzlü, tatlı dilli, ama arkasından hançeri çeken. Feryal’a ilk gün yardım edecek gibi görünecek, sonra onu ele verecek.
Alaz, Ferah, Lâl – üç yeğen. Alaz, Çelik Demir’in öz yeğeni, babasının izinden giden küçük bir kurt. Ferah, daha genç, daha korkak, içindeki iyiliği bastırmaya çalışan bir kız. Ve Lâl – dilsiz. Konuşamıyor. Ama gözleri her şeyi anlatıyor. Lâl, Feryal’ın konaktaki tek ışığı olacak. Notlar yazıp fırlatacak. “Tayfun öldürüldü” diye fısıldayacak. “Katil evin içinde.”
Feryal’ın kendi ailesinden de kimseler konaktan uzak değildi. Mercan Karza, annesi, konağın hemen dışında yaşıyor ama sesini çıkaramıyor. Derya Karza, kuzeni – kıskanç, zehirli. Feryal’ın Avrupa’da okumasını, özgür olmasını hiç affetmemiş. Şimdi intikam vakti. Suat Amca ise farklı: Gözlerinde eski bir suçluluk, belki de kurtuluşun anahtarı.
Ve Çetin Karza. Tayfun’un ikizi. Aynı yüz, aynı ses, ama bambaşka bir ruh. Çetin, Feryal’ın kaçmasına engel olan, belki de Tayfun’un ölümüne sessiz kalan o kardeş. Onun konağa gelişi, Feryal’ın kanını donduracak.
Feryal konağın karanlık odalarında çürürken, dışarıda üç kadın nefesini tutmuş bekliyordu.
Define Yıldırım, Feryal’ın avukatı. Aynı zamanda onun en yakın arkadaşı. İstanbul’da ofisi var, parası var, gücü var. Ama töreyle baş etmek, avukatlık diplomasından daha büyük bir savaş. Define, Feryal’ın kaçırıldığını öğrendiğinde soluğu Diyarbakır’da alacak, kapıları zorlayacak, mahkemelere koşacak. Ama Soykırımlıların avukatı Koray Sondemir karşısına dikilecek – taş gibi, duygusuz, sadece parayı ve gücü tanıyan biri.
Ela Karahan, Feryal’ın çocukluk arkadaşı. Diyarbakır’da yaşıyor, konağın nabzını tutabiliyor. Define ile Melek arasında köprü olacak, karanlık sokaklarda not taşıyacak, konağın bahçe duvarına ip bırakacak.
Melek Vuslat, gazeteci. Kadın cinayetlerini, töre baskınlarını, zorla evlendirmeleri yıllardır yazan yürekli bir kalem. Feryal’ın haber ağı. Onun sayesinde konağın kapılarına basın çullanacak, televizyonlar konuşacak, belki bir umut doğacak.
Ama dışarıdaki en büyük umut, Serhat Akgün adında bir aşiret ağası. Tarafsız mı, kendi çıkarına mı, yoksa gerçekten adaleti mi istiyor? Feryal’ın kaderi onun bir telefonuna bağlı.
Feryal konağa kapatıldığı ilk günlerde sadece hayatta kalmaya çalışıyordu. Ama Lâl’in attığı notlar, Tayfun’un ölümünün bir kaza olmadığını fısıldıyordu.
Bir gece, Lâl ona Tayfun’un yazdığı bir mektubu ulaştırdı. Mektup, konağın taşları arasına sıkıştırılmış, yıllardır orada bekliyormuş. Tayfun, mektubunda şöyle diyordu:
“Feryal, eğer bu mektubu okuyorsan, ben artık yokum demektir. Beni öldüren kazaymış gibi gösterecekler. Ama bil ki, ölümümün tek sorumlusu Çetin’dir. İkizim olabilir ama o bir cani. Feryal’ı geri getirmek için töre kurbanı istiyor. Ben engel oldum. Bedelini canımla ödedim.”
Çetin. Kendi ikizi. Kendi kanı.
Feryal, mektubu okurken elleri titredi. Çetin, Tayfun’u öldürtmüştü. Sırf Feryal’ın kaçmasına yardım ettiği için. Töre, bir kardeşi diğerine kıydırmıştı.
Artık Feryal’ın mücadelesi sadece kurtulmak değildi. Aynı zamanda abisinin katilini adalete teslim etmekti.
Feryal, Lâl ve Ferah’la birlikte bir kaçış planı yaptı. Konağın altındaki gizli tünel – Lâl’in çocukluğunda keşfettiği, kimsenin bilmediği bir yol – özgürlüğe çıkıyordu. Gece yarısı yürüyeceklerdi.
Ama ihanet her köşedeydi.
Derya Karza, kıskanç kuzen, planı Çelik Demir’e sattı.
Kaçış gecesi, tünelin ağzında Çelik Demir ve adamları bekliyordu. Feryal’ı dövdüler, sürüklediler, konağın en karanlık odasına kapattılar. Ve ceza olarak – töre usulü – sağ elinin serçe parmağını kestiler.
“Bir daha kaçmaya kalkarsan, dilini keseriz. Sonra gözlerini. Töre böyle, Feryal. Sen bunu unutmuşsun.”
Feryal’ın çığlığı konağın taşlarında yankılandı. Ama o çığlık, bir uyanışın da habercisiydi. O gece Feryal’ın içindeki “Siyah Zifir” uyandı.
Zifir, onun kitaplarında hep karanlığın adıydı. Ama aslında Zifir, bir kadının içindeki hesap soran, yıkmaya hazır, intikam ateşiydi.
Artık Feryal kaçmayacaktı. O, konağı yıkacaktı.
Konağın içinde Feryal, sessizce yeni bir plan kurmaya başladı. Bu kez tek başına değildi. Ferah, korkusunu yendi. Lâl, konuşamasa da her şeyi anlatıyordu. Hatta yaşlı Suat Amca, yıllar sonra ilk kez konuştu: “Ben tanıklık ederim. Tayfun’u Çetin öldürttü.”
Dışarıda Define, Ela ve Melek basını ayağa kaldırdı. “Töre evliliği” haberi ulusal kanallara düştü. Serhat Akgün, aşiret ağası, köşeye sıkıştı. Ya Feryal’ı kurtaracaktı ya da itibarını kaybedecekti.
Ve sonunda o gece geldi. Polis baskını, konağın avlusunda Çelik Demir’i kelepçeledi. Asude, Neslihan, Alaz – hepsi gözaltına alındı. Feryal, hastaneye kaldırıldı. Parmağının kesik yerine bakarken ilk kez gülümsedi.
Ama en büyük hesaplaşma mahkemede olacaktı.