devam ediyor 2g önce güncellendi
SON YAZ
@kelebek.etkisi_
Okuma
1
Oy
0
Takip
0
Yorum
0
Bölüm
1
“İnsan, güvenini kaybettiğinde herkesten uzaklaşır sanır. Oysa bazen yalnızca tek bir kişiye yaklaşır...Ve bütün savunmaları, tam da onun yanında yıkılır.”
Güvenmek...Kulağa ne kadar basit geliyor, değil mi? Birine inanmak, kelimelerini tartmamak, yanında nefes alırken omuzlarındaki yükü düşürebilmek... Ama güven dediğimiz şey, insanın karşısındakine verdiği küçük bir hediye değildir. Kendinden koparıp kendi etiyle birlikte sunduğu bir parçadır. Ve o parça yanlış bir avuca düştüğünde, geri aldığında asla aynı yere ait olmaz. Boşluk kalır. Soğuk kalır.Kırıklık kalır.Bazı insanlar bunu erkenden öğrenir. Hayatın adaletini, kuralını, acımasızlığını o küçük yaşlarda ezberlerler.Bazılarıysa tekrardan öğrenmemek için ruhlarına zırhlar kuşanır. Duvarlar örer. Mesafe koyar. Kimseyi, ama hiç kimseyi o tehlikeli çizginin içeriğine sokmaz. Çünkü bir kere kırılan kalp, ikinci kez kırılmaktan korkmaz; ikinci kez aynı adrese güvenmekten korkar.
Arya da o zırhın içindeydi.
Kimseye güvenmiyordu.Özellikle karşı cinse.Onların o her şeyi bilen, her şeyi kontrol etmeye çalışan o kibirli edalarına zerre inancı yoktu. Bunun için kimseye bir açıklama borçlu olduğunu da düşünmüyordu. Kendi gerçeği buydu ve dışarıdan nasıl göründüğü umurunda bile değildi. Ailesinin içinde büyüdüğü o sert, keskin dinamikler, korumacı görünürken insanı boğan o zehirli gölgeler, yıllar içinde zihnine kazınan hayal kırıklıkları...ve şahit olduğu gerçekler.Hepsi ona yeterince şey öğretmişti. İnsanları tanımadan yargılamıyordu belki ama tanımayada çalışmıyordu.Kapıları sımsıkı kapatmış, o demir sürgüyü çekip anahtarı okyanusun en karanlık dibine fırlatmıştı sanki.
Ta ki o yaz, o inatçı ve nefes kesen sıcağın ortasında, hayatına hiç istemediği kadar gürültülü bir kalabalık doluşana kadar...
Kuzenler, yeni yüzler, her köşeden fırlayan sesler, bilmediği ritimler ve bütün o korunaklı, buzdan dengelerini tek bir bakışla yerle bir edecek o adam: Ateş Akkaya.
İlk başta ondan hoşlanmadı.
Belki de daha dürüst bir ifade şuydu: Ondan hoşlanmamak, ona karşı içindeki o asi dikkati bastırmak için ruhundaki bütün barikatları ayağa kaldırdı.Çünkü bazı insanlardan uzak durmak kolaydır; sırtınızı dönersiniz,biter.Ama bazıları...Siz onlardan kaçtıkça hayatınızın daha fazla yerine dokunur.Bir bakışın ağırlığıyla, zekice kurulmuş kışkırtıcı bir cümleyle, inat kokan o çarpık gülümsemeyle... Bazen de hiçbir şey söylemeden, sadece yakınınızda durarak ruhunuzdaki bütün dengeli tahtaları yerinden oynatırlar.Ateş öyle bir adamdı. Karşısındaki kadının zırhını görüp uzaklaşmak yerine, o zırhı inceleyip, kendi elleriyle parçalamaktan zevk alan türdendi.
Peki, insan yıllardır kendisine öğretilen bütün hayatta kalma reflekslerinin, o demir duvarların karşısında, tek bir adama karşı erimeye başladığını fark ederse ne olur?Ya nefret ettiğini, her kelimesiyle inatlaştığını sandığı o adamın yanında ilk kez gerçekten nefes alabildiğini hissederse? Ya içindeki o “asla” kelimeleri, Ateş’in o keskin, karanlık bakışlarında anlam bulmaya başlarsa? Veya insan, kalbinin kapısını sımsıkı kilitleyip mührü bastığını sanırken, o kapıyı çalan o cüretkâr parmakların içeri sızmasına engel olamayacağını anlarsa?
Belki de aşk, tam olarak buydu.
Birini hayatına almak değildi mesele... Onu hayatından çekip çıkardığında bile göğüs kafesinde yaşamaya devam etmesiydi. Çünkü bazı insanlarla yollar ayrılır; yanınızda kalmazlar, ama sizden de gitmezler.
Bir yaz başlar.
Kahkahalarla, gece yarısı fısıltılarıyla, küçük sırlarla, büyüyen ama bir o kadar da sağlam dostluklarla ve kimsenin sonunu kestiremeyeceği olaylarla dolu bir yaz... Her şey dışarıdan olması gerektiği gibi, güneşli ve kusursuz görünürken; aslında herkesin kendi iç dünyasında, en çok da Arya ile Ateş’in o görünmez savaş alanında taşlar yerinden oynamaktadır.Kimi insanları tanımaya başlar, kimi kendi karanlık yüzünü. Kimi ise ruhunun en derin köşesinde, o brikenlerin altına sakladığı gerçeklerle ilk kez göz göze gelir.Ve bazen bir insanın dünyasını altüst etmek için büyük bir kıyamete gerek yoktur.Küçük bir kare yeter. Bir fotoğraf. Bir cümle. Kulaktan kulağa yayılan zehirli bir yalan. Yanlış zamanda güvenilmiş bir kişi, belki de yalnızca yanlış anlaşılsın diye kurgulanmış tek bir iftira.Bütün bunların ortasında korkulardan ortaya çıkmış o suskunluk...Çünkü insanın kalbini paramparça eden şey her zaman o acı gerçeğin kendisi değildir; bazen gerçeğin yerine konulan o sessiz, inandırıcı yalandır.
Peki ya bir gün, gözünün içine bakarak güvendiğin kadın susarak seni paramparça ettiyse.Yıllar sonra sana anlattığı hikâyenin tamamının koca bir illüzyondan ibaret olduğunu öğrenirsen? O zaman affeder misin?
Gözlerinin ortasında parlayan o kadına mı inanırsın, yoksa karanlıkta kulaklarına fısıldanan o zehirli seslere mi? Yoksa kalbin, grurunun "bitti" dediği o saniyelerde bile hâlâ inadına onun adını sayıklamasına boyun mu eğer?
Bazı seçimlerin doğru cevabı yoktur. Bazı ayrılıkların faturası tek bir insana kesilemez.Bazı hikâyeler ise iki insan birbirini yeterince sevmediği için değil; hayatın, o kırık aynaların ve geçmişin gölgelerinin onlara aynı yolda yürüme şansı tanıması yüzünden yarım kalır.Ve belki de en acı gerçeğin ta kendisi şudur:
Bir insanı hayatının en unutulmaz anısına dönüştüren şey, onunla yaşadığın o deli dolu günler değil... O günlerin, o kahkahaların ve o dokunuşların bu evrende bir daha asla geri gelmeyeceğini fark ettiğin o ağır, nefessiz andır.
O yaz herkes bir şey bırakacaktı geride.
Kimi sarsılmaz olduğunu sandığı güvenini, kimi ömrü boyunca taşıdığı bir dostluğu, kimi de kendi ruhundan bile sakladığı o büyük sırrı... Kimi ise hayatının en gerçek, en büyük aşkını...Ve birisi belkide hepsini birden kaybeden bir kişi olacaktı.Ama henüz kimse bilmiyordu.Çünkü bazı hikâyelerin sonu, defterin kapandığı yerde değil; daha ilk sayfadaki o inatçı, meydan okuyan bakışta gizlidir.
Ve bazı yazlar, takvimden silindiği gün değil... insanın kalbinde kanamaya devam ettiği sürece **“SON YAZ”**dır.