devam ediyor 1g önce güncellendi
ZAMANIN ÖTESİNDE BİR BEN
@fatma.dlc
Okuma
334
Oy
187
Takip
13
Yorum
115
Bölüm
12
Geniş bir akasya ağacının gölgesine sığındığımda, hemen ilerideki fıskiyeli havuzun başında dikilen o karaltıyı fark ettim. Prens Asil Valtor. Sırtı bana dönüktü ama duruşundaki o kibirli asalet, metrelerce öteden bile "Burası benim mülküm," diye bağırıyordu.
Tam arkamı dönüp sessizce uzaklaşacaktım ki, o buz gibi ses havayı yardı:
"Bahçemin çiçekleri genellikle bu saatlerde yabancılar tarafından çiğnenmezdi. Senin türünün daha çok kapalı odalarda fısıldaşmayı sevdiğini sanıyordum."
Duraksadım. Omuzlarımı dikleştirip yavaşça ona döndüm. "Çiçeklerinize zarar vermiyorum, Bayım. Sadece biraz temiz hava... Malum, içerideki hava biraz `kraliyet kibriyle` ağırlaşmış durumda."
Asil, yavaşça bana doğru döndü. Gözlerinde, az önceki sabah yemeği davetinde gördüğüm o delici bakış vardı. "Diline hakim olamayan bir misafir," dedi bir adım yaklaşarak. "Hükümdarımın sofrasında o kadar pervasızca konuştun ki, ya çok cesursun ya da neyle karşı karşıya olduğun hakkında en ufak bir fikrin yok."
"Belki de her ikisidir," dedim kayıtsızca. "Şimdi izninizle, sessizliğin tadını çıkarmak istiyorum. Gidebilir misiniz?" Masa hakkında şu an konuşmak istemiyordum.
Asil, duyduklarına inanamıyormuş gibi kaşlarını kaldırdı. Hafif bir gülüş dudaklarına yayıldı ama bu hiç de dostça bir gülüş değildi. "Gidebilir miyim? Sen... az önce beni, kendi sarayımın bahçesinden mi kovdun?"
"Bahçe büyük, Siz`de oldukça meşgul birine benziyorsunuz. Eminim başka bir köşede kendinize hayran kalacağınız bir ayna bulabilirsiniz."
"Senin bu sivri dilin, Kayla`nın bile başını yakacak kadar uzun," dedi, aramızdaki mesafeyi iyice kapatarak. "Onun seni neden dizginlemeye çalıştığını şimdi daha iyi anlıyorum," Kayla bana ondan uzak dur diyor her fırsatta ama adamı kendi bahçesinden kovuyorum yine gitmiyor. Benim suçum ne?
"Kayla sizinle konuşmamamı söylemişti, görüyorum ki haklıymış," dedim gözlerimi devirerek. "Sizinle geçen her saniye, insanın IQ seviyesini biraz daha aşağı çekiyor gibi." Söylediğim şeyle dilimi ısırdım. Haddimi aşıyordum.
Asil bir an duraksadı, "IQ mu? O da ne?" diye sordu, kafası karışmış bir şekilde.
"Boşverin, sizin anlayacağınız bir dilden konuşmuyorum zaten," dedim arkamı dönerek. Neyse ki bazı terimlere oldukça yabancılardı.
"Kaçıyor musun?" diye seslendi arkamdan, sesinde muzip bir tını vardı.
"Hayır, Bayım. Sadece sizinle konuşmak yerine, bir taşla sohbet etmenin daha verimli olacağına karar verdim. Taşlar en azından cevap vermiyor ve sizin kadar ukala değiller."
Asil arkamdan kısa bir kahkaha attı. "Bu akşamki yemekte karşımda oturmanı bizzat ben isteyeceğim. Bakalım o zaman da bu kadar cesur olabilecek misin?"
Cevap vermedim ama yürürken kendi kendime mırıldandım: "Zevkle bekliyorum, ekselansları. Umarım hazımsızlık haplarınız yanınızdadır."
Asil, "IQ" kelimesinin yarattığı kısa süreli kafa karışıklığını çabuk atlattı ve birkaç uzun adımla önüme geçip yolumu kesti. Boyu o kadar uzundu ki, ona bakmak için çenemi iyice yukarı kaldırmak zorunda kalmıştım.
"Bakın Bayım," dedim nefesimi dışarı vererek. "Yolumu kapatmanız, size karşı olan sempatimi—ki zaten sıfırın altındaydı—artırmıyor. Kayla sizinle konuşmamam konusunda beni uyardığında haklıydı; sanırım yaydığınız o kibir bulutu etraftaki oksijeni bitiriyor."
Asil, elini çenesine götürüp beni bir tabloyu inceler gibi süzdü. "Kayla seni sadece konuşmaman için değil, muhtemelen hayatta kalman için uyarmıştır. Bu krallıkta bana `Bayım` diyen veya yerimi terk etmemi söyleyen son kişi, şu an bahçıvanın gübrelerini taşıyor."
Hafifçe gülümsedim, hiç istifimi bozmadım. "O zaman bahçıvanınıza selam söyleyin, çünkü ben gübre taşımak için fazla zarif, sizin emirlerinizi dinlemek içinse fazla akıllıyım. Şimdi, çekilir misiniz?"
"Çekilmezsem ne olur?" dedi, ses tonu bir meydan okuma gibi kısılarak. "Bana o meşhur `sivri dilinle` bir büyü mü yaparsın? Yoksa beni o bilinmeyen kelimelerinle mi döversin?"
"Hayır," dedim, ona bir adım daha yaklaşıp gözlerinin tam içine bakarak. "Sadece sizi görmezden gelirim. Ki bir prens için, yok sayılmak her türlü hakaretten daha acı vericidir, değil mi?"
Asil’in gözlerinde bir parıltı çaktı. Sinirlenmek yerine eğleniyor gibiydi. "Sen gerçekten... tuhafsın. Diğerleri gibi titreyip diz çökmüyorsun. Hatta şu an beni kovduğun bu bahçe, babamın bana doğum günü hediyesiydi. Yani teknik olarak, benim yatağımın ucunda oturup bana `git` diyorsun."
"Öyle mi? O zaman yatağınızın ucu çok havadar ve çiçek kokuluymuş," dedim omzumu silkerek. "Ayrıca siz de teknik olarak, dinlenmeye çalışan bir kadını taciz ediyorsunuz. Kraliyet etiği bunu mu gerektiriyor?" Uzaklaşması için çirkin bir yakıştırma yaptım. Çünkü gidecek gibi değildi.
"Taciz mi?" Asil hafifçe irkilerek geri çekildi. "Ben sadece... misafirimin neden bu kadar huysuz olduğunu anlamaya çalışıyordum."
"Huysuz değilim, sadece seçiciyim. Ve şu anki seçimim yalnız kalmak," dedim ve yanından sıyrılıp geçmeye yeltendim. Ama gitmeden durup omzumun üzerinden ona baktım. "Bu arada, o akşam yemeği meselesi... Eğer menüde sadece sizin egonuz varsa, ben tokum."
Asil arkamdan gür bir kahkaha attı. Bu seferki samimiydi. "Ego değil ama çok güzel bir geyik eti olacak. Yanında da senin o bitmek bilmeyen laf sokmalarını bastıracak kadar sert bir şarap ikram edeceğim."
"Şarabınızı kendinize saklayın Bayım, benim zihnim zaten yeterince keskin," dedim ve arkama bile bakmadan, kalçalarımı hafifçe sallayarak uzaklaştım.
Arkadan mırıldandığını duydum: "Babam haklıymış... Bu kız tam bir baş belası."
Sırıtmamı engelleyemedim. Baş belası olmak, en sevdiğim özelliğimdi. Ama kralın hakkımda böyle düşünmesi, çok onur kırıcıydı.