devam ediyor 3g önce güncellendi
Kayıp Aetheria
@hayatbosbenimlecos
Okuma
0
Oy
0
Takip
0
Yorum
0
Bölüm
1
Kayıp Aetheria: Gölgelerin Uyanışı I. BÖLÜM: RÜZGÂRIN GETİRDİĞİ MÜHÜR
Gecenin karanlığı, Sisli Kayalıklar kasabasının üzerine ağır bir yorgan gibi çökmüştü. Fırtına, Kadim Deniz’in dev dalgalarını falezlere çarpıyor, tuzlu su damlalarını gökyüzüne fırlatıyordu. Rüzgâr, kütüphanenin yüksek tavanlı ahşap kulesinde esip geçerken, kırık panjurlar ritmik bir gıcırtıyla duvarları dövüyordu.
Sahra, önündeki masaya serilmiş devasa parşömenin üzerine eğilmişti. Elindeki pirinç mercekle haritanın üzerindeki parlayan ince gümüş hatları inceliyordu. Bu alelade bir harita değildi. Yüzeyindeki çizgiler, Sahra parmağını dokundurduğunda cıva gibi akıyor, şekil değiştiriyordu. Üzerindeki runik yazılar, dünyadan binlerce yıl önce silindiği düşünülen Aetheria dilindeydi.
Aetheria... Büyünün ve gökyüzü adalarının çağı.
Sahra, henüz beş yaşındayken bu kütüphanenin kapısına bırakılmıştı. Kim olduğunu, nereden geldiğini bilmiyordu; bildiği tek şey, zihninde yankılanan tuhaf fısıltılar ve sol bileğinde doğuştan var olan, parlayan bir pusulayı andıran morumsu lekeydi.
Aniden haritadaki gümüş çizgiler kızıla döndü.
Masa şiddetle titredi. Mürekkep hokkaları devrildi, siyah sıvı ahşaba yayıldı ama haritaya dokunduğu anda buharlaşıp kayboldu. Kütüphanenin alt katından, ağır demir kapının zorlandığını hissettiren tok bir darbe sesi geldi.
Güm.
Sahra nefesini tuttu. Merceğini masaya bıraktı. Kasaba halkı gece çöktükten sonra kütüphanenin yakınından bile geçmezdi. Bu saatte gelen bir ziyaretçi, iyiye işaret olamazdı.
Güm!
İkinci darbeyle birlikte kulenin vitray camları çatırdadı. Sahra hızla hareket etti. Masadaki canlı haritayı özel deri kılıfına sokup sırt çantasına attı. Belindeki küçük gümüş hançeri kınından çıkardı. Bu hançer, kabzasında küçük bir Köz Taşı barındıran, basit ama büyülü bir silahtı.
Aşağı giden döner merdivenlere doğru adım attığı sırada, kütüphanenin devasa meşe kapısı büyük bir gürültüyle patladı. Ahşap kıymıkları havada uçuştu.
İçeriye fırtınayla birlikte siyah, dumanı andıran kütleler süzüldü. Bunlar insan değildi. Gölgelerden beslenen, Kül Avcıları olarak bilinen kadim yaratıklardı. Yüzleri yoktu; dumanlı bedenlerinin ortasında sadece kor gibi yanan iki kırmızılık göze çarpıyordu.
"Kız..." dedi yaratıklardan biri. Sesi, birbirine sürtünen kuru kemiklerin çıkardığı sese benziyordu. "Mühürlü kanı taşıyan kız... Haritayı ver."
Sahra merdivenlerin başında durdu, hançerini sıktı. "Bu kütüphaneye girmek yasaktır," dedi, sesinin titrememesine gayret ederek. "Ve aradığınız şey burada değil!"
Yaratıklar sinsi bir kahkaha attı. Gölgeler merdivenlere doğru süzülmeye başladı. Sahra tam hançerindeki Köz Taşını tetikleyip bir ateş dalgası püskürtmeye hazırlanıyordu ki kütüphanenin kırık kapısından içeri mavi bir şimşek çaktı.
Görkemli bir ışık huzmesi ilk Kül Avcısı’nı delip geçti. Yaratık, çığlık bile atamadan çatırdayan mavi kıvılcımlar arasında küle dönüştü.
Işığın arkasından uzun bir pelerin giymiş, sırtında devasa bir runik kılıç taşıyan genç bir adam içeri daldı. Yüzünde eski savaşlardan kalma küçük bir yara izi vardı, gözleri ise fırtınalı denizler gibi masmavi parlıyordu.
"Yine geç kaldın Aron!" diye bağırdı Sahra, şaşkınlığını gizleyemeyerek.
Aron, kılıcını kınından çıkarırken sırıttı. Kılıcın üzerindeki oymalar mavi bir alevle parlamaya başladı. "Girişte biraz trafik vardı diyelim Sahra! Şimdilik çeneni kapalı tut ve arkama geç!"
Kalan iki Kül Avcısı aynı anda Aron’a saldırdı. Aron, kılıcını ustaca bir dairesel hareketle savurdu. Büyülü çelik, havadaki nemi anında buza dönüştürerek yaratıklardan birinin kolunu dondurdu ve ardından tek bir tekmeyle kırıp attı.
Ancak diğer yaratık Aron’un savunmasını aştı ve doğrudan yukarıya, Sahra’ya doğru fırladı. Dumanlı pençeleri Sahra’nın boğazına yaklaşırken Sahra geri adım atmadı. Hançerini ileri uzattı ve içindeki Köz Taşına tüm iradesiyle odaklandı.
"Geri çekil!" diye haykırdı Sahra.
Hançerin ucundan fırlayan koni şeklindeki kızgın ateş dalgası, gölge yaratığı tam göğsünden vurdu. Yaratık tiz bir çığlıkla geriye doğru savruldu ve kütüphanenin raf dolu duvarlarına çarparak yok oldu. Yüzlerce yıllık kitaplar tutuşmaya başlamıştı.
Aron hızla merdivenleri tırmandı, Sahra’nın kolundan tuttu. "Burası yanacak! Haritayı aldın mı?"
"Sırtımda!" dedi Sahra. "Ama bunlar da neydi böyle? Kül Avcıları burayı nasıl buldu?"
"Haritanın uyanışı gökyüzünde bir mana dalgalanması yarattı," dedi Aron, kütüphanenin arka penceresine doğru koşarken. "Karanlık Lord Astral’ın gözcüleri her yerde. Aetheria’nın kapısı açılmak üzere ve sen... Sen o kapının tek anahtarısın."
Aron, sırtındaki kılıcı kınına soktu ve kütüphanenin deniz kayalıklarına bakan büyük vitray penceresine doğru koştu.
"Ne yapıyorsun?" diye bağırdı Sahra. "Orası elli metre yükseklikteki uçurum!"
Aron dönüp Sahra’ya elini uzattı, gözlerinde tehlikeli ama güven veren bir tebessüm vardı. "Aetheria’ya giden yol, yürüyerek aşılmaz Sahra. Bize güvenmeyi öğrenmelisin!"
Sahra arkasına baktı. Kütüphane alevler içindeydi ve kapıdan onlarca yeni gölge silueti süzülüyordu. Başka seçeneği yoktu. Aron’un elini tuttu.
İkili, chatan camları parçalayarak kendilerini fırtınalı gecenin ve elli metrelik uçurumun karanlığına bıraktılar.
Tam dalgalara çakılmak üzerelerken, Aron cebinden çıkardığı gümüş bir ıslığı çaldı. Karanlık gökyüzünden, kanat açıklığı on metreyi bulan, tüyleri fırtına bulutları gibi parlayan devasa bir Gök-Gryphon’u süzülerek aşağı daldı.
İkili, yaratığın geniş sırtına tam zamanında düştü. Yaratık, güçlü kanat çırpışlarıyla dev dalgaların sıçrayan sularını sıyırarak bulutlara doğru tırmanmaya başladı.
Sahra, arkasında alevler içinde kalan kütüphaneye ve küçülen kasabaya baktı. Yıllardır sığındığı güvenli liman artık yoktu. Şimdi önlerinde; gökyüzünün ötesinde saklanan yüzen adalar, kadim canavarlar ve unuttuğu geçmişiyle dolu bir macera duruyordu.
Bileğindeki mühür, gökyüzüne yükseldikçe daha da parlak bir mor ışık saçmaya başladı.