31. Bölüm

28. SUÇLAR VE YASAK DOKUNUŞLAR

Kardelen T
k_blackfire

 

Biz geldiiiik.

 

 

Bölüme başlamadan önce yıldızı parlatmayı unutmayalıımm.

 

 

İnstagram: wattyblackfire

 

Tik Tok: Yılanın Yavrusu Officilall

 

 

Duyurular için WhatsApp kanalı linki:

 

 

https://whatsapp.com/channel/0029VbBEiMk7YSd237yMat28

 

 

Keyifli okumalar.

 

 

 

 

 

 

28. BÖLÜM

 

"Suçlar Ve Yasak Dokunuşlar"

 

 

Gülden Karaböcek, Daha Nasıl Sevebilirim? /

 

Saint Avangeline, Lilith /

 

Lana Del Rey, Flipside

 

Belki de bazı delilikler, mantıklı olandan daha çekici geliyordur kulağa.

 

Ama hiç bir delilik, bu kadar tehlikeli olmamalıydı. Şu an bulunduğum durum, tam olarak buydu. Mantıklı olan tek bir tarafı yoktu ve ben onun kolları arasında, ayaklarım yerden kesilmiş şekilde çırpınıyordum.

 

Biz hastane odasından çıktığımız vakit, öfkeli çıkan sesim tüm koridoru inletti o an. "Azer," diye konuştum ve sertçe omzuna vurdum. "Ya herkes bize bakıyor delirdin mi sen?"

 

Azer'in bacaklarımı tutan kolu sıkılaşırken, "Gel dediğimde inat etmeseydin şu an bu durumda olmayacaktık," dedi ve yürümeye devam etti.

 

Şu an tabiri caizse herkes ama herkes bize bakıyordu. Ve onun bu kadar rahat olmasına şu an hiçbir anlam veremiyordum. Onun kucağında olmam tam bir delilikti. Bu yaptığı tam bir delilikti çünkü bunu insanlara nasıl açıklayacaktık hiç bilmiyordum.

 

"Manyaksın sen," diye çıkıştım bir kez daha. "Dengesiz manyak!"

 

İkinci katta olduğumuz için asansöre binmek yerine direkt olarak merdivenlere yöneldi ve ben daha ne olduğunu anlamadan zemin kata indik beraber. Hızlıca etrafıma bakındığımda, bir kaç çalışanın ve girişte bekleyen sekreterlerin gözleri hızlıca bizim üzerimize dönmüştü. Benim şansım mıydı yoksa Azer özellikle mi buradan çıkmayı seçmişti bilmiyorum ama, ama ana girişin burası olmadığını biliyordum. O yüzden tek tük insanlar dışında başka kimse yoktu. Ama sadece bu insanların görmüş olması bile, yarına kalmadan tüm Midyat'ın duyacağı gerçeğini değiştirmiyordu çünkü tabiri caizse biz çıkana kadar şok olmuş şekilde bize bakmışlardı.

 

Hastanenin arka tarafından çıktığımızda, Azer'in arabasının bizim olduğumuz tarafa doğru ilerlediğini gördüm. Arabayı Güven kullanıyordu. Azer'in adımları duraksarken, araba gelip tam önümüzde durmuştu. Bu sırada az ötede buraya nazaran daha kalabalık bir yerde bulunan kantinden bir kaç kişinin çıktığını farkettim.

 

Orkun, Ruken ve Helin bulunduğumuz yere doğru ilerlerlerken, hepsinin gözleri fal taşı gibi açılmıştı. Gaye ne ara hastaneye gelmişti bilmiyorum ama o da onların hemen arkasındaydı.

 

Beni Azer'in kucağında görmeyi onlarda beklemiyorlardı tabii.

 

Güven arabadan inerek hızlıca ön yolcu kapısını açtığında, Azer beni arabaya bindirdi hızlıca. "Bırak beni ineceğim," diye bağırmama kalmadan, kapıyı üzerime kapattı.

 

Arabanın kapısını açmaya çalıştım ama nafileydi, kapıyı çoktan kilitlenmişti.

 

Cama sertçe vurup, "Azer," diye seslendim defalarca ama onun bakışları benden ayrılmış ve Orkun'ların üzerine dönmüştü.

 

Tam bu sırada, annem ve Şahin'in de bizim çıktığımız kapıdan çıkarak arabaya doğru geldiklerini gördüm.

 

Süper, bir bu eksikti.

 

Annem eliyle beni göstererek, Azer'e bir şey sordu ve Azer kısa bir cevap verdi anneme. Ne konuştuklarını duyamıyordum. Azer çenesiyle beni göstererek bir şeyler anlatmaya devam etti. Yüzü son derece ciddiydi. Onlara ne söyledi bilmiyorum ama, Şahin'de, annemde bir an duraksamışlardı. Annemin bir kaç saniye sonra onu onaylarcasına kafasını hafifçe salladığını gördüm.

 

Azer, annemin bu hareketiyle beraber göz ucuyla Orkun'a doğru baktı ve ona bir şeyler söyledi. Daha çok emir verir gibi bir hali vardı.

 

Orkun tam ağzını açıp bir şey söyleyecekti ki, Azer tekrar konuşarak onu susturdu. Bu sırada Orkun, iyi tamam dercesine ağır ağır kafasını salladı.

 

Pes edercesine geriye doğru yaslanıp, sinirle derin bir nefes aldım. Yine tek bir lafıyla istediğini yaptırıyordu. Buna şaşırmam hataydı zaten.

 

Azer, Güven'den arabanın anahtarını alıp şoför kapısına doğru ilerlerken diğerleri de otoparka doğru yürümeye başladılar. Annem ve Şahin ise az ilerde durmuş arabaya bakıyorlardı. Özellikle annemin bakışları, bir şeyi anlamak istercesine hafifçe kısılmıştı. Azer ona ne söylemişti de ikna olmuştu bilmiyorum ama, hastaneden bu şekilde çıkarılıyor olmamı beklemediği açıktı.

 

Azer kapıyı açıp şoför koltuğuna geçtiğinde, bakışlarım bir ok gibi onun üzerine döndü. "Eğer beni konağa götürürsen, yemin ederim yakarım o konağı Azer."

 

Azer, kapıyı arkasından kapatırken, "Konağa değil, çiftliğe gidiyoruz," diye yanıtladı beni ve ardından gözleri benim üzerime döndü. "Kemerini tak."

 

Sabır dilercesine derin bir nefes aldım. "Ne kemeri ya, sen beni şu anda zorla götürüyorsun farkındasın değil mi?" ters ters ona baktım. "Çiftliğe gelmek istediğimi kim söyledi acaba, ayrıca ben daha taburcu bile olmadım..."

 

"Seni görmeden önce doktorunla konuştum Dilba," dedi Azer itiraz istemeyen bir sesle. "Şimdi uzatma ve kemerini tak."

 

"Takmıyorum," diye çıkıştım, sesim bu sefer daha yüksek çıkmıştı.

 

"Dilba."

 

"Ne Dilba?" diye bağırdım. "Aç şu kapıyı, ineceğim ben."

 

Üzerime doğru eğildi ve elini emniyet kemerine doğru uzatarak, hızlıca kemerimi taktı. Tam geri çıkarmak için yeltendiğimde eli bileğime gitmiş ve beni engellemişti. "Bence hiç deneme," diye konuştuğunda, gözleri dudaklarıma kaydı. "Annen dahil çoğu kişi bizi izlerken, dudaklarına yapışmamı istemezsin."

 

Bunu söyledikten sonra geriye doğru çekilip, arabayı çalıştırdı ve hastanenin önünden uzaklaşmaya başladık. Öfkeyle geriye doğru yaslanıp, elimi yumruk yaptım ve sertçe dizime vurdum. "Kafayı yiyeceğim ya," diye söylendim. "Herkes gördü bizi, herkes... Sen varya, sen çok bencil bir adamsın. Benim insanların gözünde ne konuma düştüğüm umurunda bile değil. İlla kendi istediğin olacak ya__"

 

"Dilba," diye kesti sözümü. "Eğer inat etmeyip benimle gelseydin bende buna mecbur kalmazdım biliyorsun değil mi? Konuyu çarpıtma."

 

Sinirle güldüm ve elimi saçlarıma daldırdım. "Ben mi çarpıtıyorum ya konuyu?" dedim. "Ne bu, böyle mi çıkarıyorsun öfkeni benden? İnsanların gözüne sokarak mı?"

 

Araba ana yola çıkarken, Azer göz ucuyla bana baktı. "Eğer söylediğin gibi bencil bir adam olsaydım, şu an tüm Mardin biliyor olurdu aramızda olanları Dilba," bakışları tekrar yola döndü. "Ben sana bir söz verdim ve sözümün arkasındayım, her şeye rağmen."

 

Son cümleyi söylerken, sesi de canımı yakan bir ciddiyet vardı. Her şeye rağmen derken yaptığım şeyden veya benim hakkımda bildiği çok daha farklı şeylerden bahsediyordu sanki. Ve benim en büyük sınavım, onun hayatımla ilgili ne kadar şey bildiğini bile bilmememdi. O yüzden ona karşı yalan söylerken bile tamamen savunmasız kalmış gibi hissediyordum kendimi. Tüm gerçeklerim onun karşısında çırılçıplak kalmış gibi.

 

Bir süre ikimizde sustuk. Hafiften yağmur çiselemeye başlamıştı. Damlalar arabanın camlarına çarparak tok bir ses çıkarırken, benim bakışlarım ön camdaydı. Dakikalar ezici bir ağırlıkla geçip giderken, parmaklarımı ritmik hareketlerle dizlerime vuruyordum çünkü üzerimdeki bu stresten dolayı delirmek üzereydim.

 

Belki de tüm bunları bir kenara bırakıp kafamı toparlamam gerekiyordu bilmiyordum ama zihnimde öyle büyük bir karmaşa vardı ki asla toparlayamazmışım gibi geliyordu bana. Sessizlik beni boğar gibi olduğunda, "Anneme ne söyledin?" diye sordum, sesim bir buzdan daha soğuktu. Göz ucuyla ona baktım ama bunu ona farkettirmedim. "O böyle emrivakilerden asla hoşlanmaz ama itiraz bile etmedi, fazla saçma."

 

Azer'in bakışları yoldan ayrılmadı. "Şu an öfkelisin diye sana saçma geliyor," dediğinde, yüzünde mimik dahi oynamamıştı. "Çiftlikte olman konusunda herkes hemfikir, senin aksine."

 

"O ne demek ya?" diye sorduğumda, göz ucuyla bana baktı ve ardından tekrar yola çevirdi bakışlarını.

 

Bir kaç saniye sonra eli, torpidoya gitti ve torpidonun kapağını açarak içinden buruşturulmuş küçük bir kağıt parçası çıkardı. O kağıdın ne olduğunu o an anladım ve bu anlık olarak duraksamama sebep oldu. Bir eli hâlâ direksiyondayken diğer eliyle kağıdı açarak hafifçe kaldırdı ve bana gösterdi, yüzü gerilmişti. "Bu demek," dediğinde, bakışları bir kez daha beni buldu. "Konaktan çıkarken kullandığın arabada bulmuşlar."

 

Herhangi bir şey söylemedim. Tamamen aklımdan çıkmıştı bu kağıt. Yüzü öfkeyle kasılırken kağıdı avucunun içinde sıktı ve yumruk yaptığı elini direksiyona vurdu öfkeyle. "O şerefini siktiğim Botan kansızı seni tehdit ediyor, sen bunu bana söyleme gereği bile duymuyorsun öyle mi Dilba?" Sakinleşmek istercesine bir müddet duraksadı, o adamın bahsi bile onu delirtmeye yetiyordu. Direksiyonu tutan parmakları sıkılaşırken, "Nasıl ulaştı bu not senin eline?" diye sordu, sesi az öncekine nazaran daha sakindi ama öfkesi çok net hissediliyordu.

 

Arkama yaslanarak bakışlarımı tekrar yola diktim. Öfkeliydi ve bu öfkesi arabayı gereğinden daha hızlı kullanmasına sebep oluyordu. "Konaktayken küçük bir çocuk geldi yanıma," diye mırıldandığımda, bakışlarının üzerime döndüğünü hissetsemde ona bakmadım. "O verdi kağıdı. Sonra da kaçıp gitti."

 

Elini bir kez daha sertçe direksiyona vurup tekrar yola döndü bakışları. "Ulan Botan," Sakinleşmek adına burnundan sert bir nefes aldı. "Seni Midyat'ın yedi kat dibine gömmezsem benim adım da Azer değil lan."

 

Yolun devamında ikimizde sadece sustuk. Buna rağmen yol boyu onun da en az benim kadar gergin ve öfkeli olduğunu hissedebilmiştim. Kafam çok karışıktı, hiçbir şeyi düzene oturtamıyor ve zihnimi bir türlü toplayamıyordum. O yüzden sadece ve sadece beklemeyi seçtim, en azından biraz olsun düzelene kadar.

 

Yolculuğun geri kalanı ne kadar sürdü bilmiyorum lakin, araba koca çiftlik evinin hemen önünde durduğunda gelebildiğimizi idrak etmiştim. Sanırım uykum vardı. Hastanede sadece bir veya iki saat uyuyabilmiştim, belki de daha az. Bu yüzden tam olarak sersem gibi hissediyordum kendimi.

 

Azer, göz ucuyla bana bakıp kendi kapısını açıp beklemeden indi arabadan. O arabadan inene kadar bakışlarımla takip ettim onu ve ardından bende indim arabadan. Kapıyı gereğinden daha sert bir şekilde kapatıp, ona ters ters baktım ve ardından bakışlarımı etrafta gezdirdim. Yağmur hâlâ çiselemeye devam ediyordu o yüzden kapıya doğru uzanan taş yol hafiften ıslanmıştı.

 

"Ağam hoş geldiniz." Bir kaç adam, Azer'e doğru ilerlerken, onlardan bir kaç adım uzaklaşarak etrafa göz gezdirmeye devam ettim.

 

Gözlerim, uzakta solukça görünen kara ağacı seçtiğinde, buraya geçen seferki gelişimde yaşadığım o şey geldi aklıma. Bir anda tüylerim ürperirken, zorlukla yutkundum ve bakışlarımı oradan ayırdım.

 

Bu sırada, İdil'in babası Reşat Kâhya'nın da Azer'in yanına doğru gittiğini gördüm. "Oo, sen buranın yolunu bilir miydin evlat?"

 

Azer, bakışlarını Reşat Kâhya'ya çevirip belli belirsiz gülümsedi. "Ayıp ediyorsun Kahya."

 

Onlar tokalaşırklarken, bir arabanın daha taş yola girdiğini farkettim. Bu araba Orkun'un arabasından başkası değildi. Onların hemen ardından başka bir araba daha girdi kadrajıma, bu arabayı kullanan kişinin Güven olduğunu da yeni farketmiştim.

 

Orkun, arabasını Azer'in arabasının hemen arkasına parketti. "Onları da mı çağırdın?" diye sordum göz ucuyla Azer'e bakarken. "Etrafa diktiğin adamlar yetmedi herhalde."

 

Azer, elini ceplerine koyarak bakışlarını benim üzerime dikti. Yüzü ifadesizdi. "Konu sen olunca, ordu diksem bile yetersiz kalıyor emin ol."

 

Ona ters bir bakış attığımda, Orkun ve Helin çoktan arabadan inmiş bize doğru geliyorlardı. Onların hemen arkasından, Ruken ve Gaye de indi. Olanlardan haberleri var gibiydi çünkü hiçbiri şaşkın görünmüyordu.

 

Azer'in bakışları Orkun'a doğru dönerken, "Hallettin mi?" diye sordu, detay verme gereği duymadan.

 

Orkun, hafifçe kafasını salladı ve Azer'i onayladı. "Hallettim abi, senden haber bekliyorlar."

 

"Herkese selam," Ruken bakışlarını hepimizin üzerinde tek tek gezdirirken, kaşları hafifçe havalanmıştı. "Diyeceğim de baya gerginiz anlaşılan..."

 

Azer, herhangi bir şey söylemeden az ileride arabaların önünde bekleyen Yusuf'a doğru baktı ve eliyle gelmesini işaret etti. Yusuf, saniyeler içinde yanımıza ulaşırken, Azer'in bakışları hâlâ etrafta geziniyordu. "Sen yanına bir kaç adam alıp etrafı kolaçan et, bir kaç kişiyi de köye yolla."

 

Bakışlarım hızlıca Azer'e döndü. "Madem Yusuf burada o zaman Volki'yi de çağır," dedim ters bir ifadeyle. "Kendisi benim yakın korumam değil mi?"

 

Orkun'un alayla güldüğünü işittim. "Volki ne ya?" diye sorduğunda yüzünü buruşturdu. "Kızım senin isimlerle bir problemin mi var?"

 

"Sana ne ya," diye söylendiğimde Azer'in bakışları Yusuf'a doğru döndü.

 

"Harbiden lan, nereye kayboldu o dangalak?"

 

"Buradayım abi," Nereden çıktığını anlamadığım bir sesle beraber bakışlarım sesin sahibine doğru döndü. Volki, koşarak olduğumuz yöne doğru gelirken, ben nereden çıktığına anlam veremeyerek şaşkınca ona baktım. Bu sırada o çoktan Azer'in yanına varmıştı. "Abi yemin ederim hep bu Yuso yüzünden. Ful işten kaytarıyor ya... Lan diyorum izbandut gibi adamsın ne diye işten kaytarıyorsun, yok efendim sen karışma... Yok efendim___"

 

Azer'in bakışları Volki'yle dönerken, "Lan oğlum bir nefes al," diye söylendi. "Neredesin lan kaç saattir?"

 

Volki, duruşunu dikleştirerek ciddi bir tavır takınmaya çalıştı ama bu üzerinde o kadar eğreti durmuştu ki gülmeden edemedim. "Yani şimdi adamların tüm işini ben yüklendiğimden, bir kontrol edeyim dedim herkes işinin başında mı, kaytaran var mı diye." Eliyle etrafı gösterdi. "E tabii burası da kocaman yer, Güven abi haber verince bende bir önden gelip güvenliği sağlayayım dedim. Valla bende olmasam bu adamların hiçbir şeyden haberi olmayacak. Ayıptır söylemesi, ben Yusuf'tan çok şikayetçiyim. Yedi yirmi dört arabada oturup video kaydırıyor... Yav diyorum kalkta bir işin ucundan tut__"

 

"Atma lan," diye araya girdi Yusuf ve ardından Azer'e bakarak sesini alçalttı. "Abi valla yalan söylüyor."

 

"Tamam lan, kesin didişmeyi," diye araya girdi Azer. "İkinizde, digerleriyle beraber buradan ayrılmıyorsunuz," Bakışları hızlıca Volki'yi buldu. "Bana bak lan, eğer Dilba'nın aklına uyup bir haltlar karıştırmaya kalkarsan kulaklarından tavana asarım seni haberin olsun."

 

Gözlerimi devirdiğimde Volki hafifçe kafasını salladı. "Merak etme abi, kuş uçurtmam etrafta. Sen ne dersen o."

 

Güven, arabanın bagajını açarken, "Yusuf, Volkan," diye seslendi. "Şu bagajdakileri içeriye taşıyın. Dilba Hanım, küçük mavi çantada ilaçlarınız var haberiniz olsun."

 

Tamam dercesine hafifçe kafamı salladım ve ardından bir şey söylemeden içeriye girmek için kapıya yöneldim. Eşyalarımı aldırttığına göre beni buraya getirmeyi daha hastaneye gelmeden kafasına koymuştu beyimiz.

 

Bu sırada Helin'in de koşarak bana yetiştiğini farkettim. Koluma girerek hafifçe bana sokuldu ve "Sen hastaneden Azer'in kucağında mı çıktın yoksa ben mi yanlış gördüm?" diye sordu. "Neler oldu öyle ya?"

 

"Hiç açma konusunu," diye konuştum ve göz ucuyla kapıyı bize açan İdil'e baktım.

 

O ne ara gelmişti buraya hiçbir fikrim yoktu. Biz içeriye girdiğimizde, İdil'in bir hışımla dışarıya fırladığını gördüm. Bununla beraber, bakışlarım onun üzerine doğru döndü. Azer'in olduğu tarafa doğru yürüdüğünü gördüğümde yüzündeki o gülümseme umursayamayacağım cinsten bir şey değildi. O an, bir şey beni ciddi manada rahatsız etti, bunun sebebinin de farkına varmam geç olmamıştı ama bu görüntüden hiç hoşlanmadığımı kesin olarak söyleyebilirdim.

 

O taraftan bir müddet bakışlarımı ayırmadım. İdil, Azer'e bir şeyler söylerken benim bakışlarım ikisi arasında gezinip duruyordu. Gaye ve Ruken önümden geçip İçeriye girdi lakin, Helin'in bakışları hâlâ benim üzerimdeydi. "Dilba, bir şey mi oldu?"

 

Bu sorusuyla beraber bakışlarımı ağır ağır ayırdım onlardan ve Helin'e baktım. "Yok bir şey," dedim ve içeriye doğru yürümeye başladım. "Gel hadi."

 

Biz içeriye, büyük salona geçtiğimizde İdil'in annesi de koşar adımlarla yanımda bitmişti. Kadın, anaç bir tavırla beni baştan aşağı inceledi ve "Çok geçmiş olsun kuzum," diye konuştu. "Bak nasıl da halsiz görünüyorsun. Ama olsun, ben şimdi sana bir çorba yaparım, hiçbir şeyciğin kalmaz."

 

Bu zamana kadar annemden görmediğim merhameti daha yeni tanıdığım bir kadından görmem yeterince trajikomikti.

 

Dudaklarıma belli belirsiz bir tebessüm yayılırken, "Sağol Semra teyze," diye konuştum. "Düşünmen yeter."

 

"Olur mu öyle şey elbette düşüneceğiz," dedi ve omzuna dokundu hafifçe. "Hem benim çorbam meşhurdur biliyor musun, ölüyü diriltir valla."

 

Semra teyze, bunu söylerken benim bakışlarım duvardaki saate takıldı. Saat neredeyse on ikiye geliyordu. Etrafıma bakınıp, "Benim telefonum nerede ya?" diye sordum.

 

Helin, elindeki çantayı açarak içinden telefonumu çıkardı ve bana uzattı. "Al canım, hastane odasında kalmış."

 

Uzanıp Helin'in bana uzattığı telefonumu aldım ve tekli koltuklardan birine oturarak yorgunca arkama yaslandım. Telefonumu açtığımda, ekrana düşen onlarca bildirimle bir an duraksadım.

 

Orkun, 6 cevapsız arama.

 

Helin, 4 cevapsız arama.

 

Berşan Hanım, 2 cevapsız arama.

 

Ve daha bir çok cevapsız arama. Hepside gece konaktan ayrıldığım saatte aitti ama en çok dikkatimi çeken bildirim, en son çıktı karşıma.

 

Azer, 27 cevapsız arama...

 

Beni tam yirmi yedi kez aramıştı. Tüm bu olanlara ve bana kızgın olmasına rağmen defalarca kez aramıştı beni. Kalbimin acıdığını hissettiğimde telefonu kapatıp ters çevirdim ve dizlerimin üzerine koydum.

 

"İdil nereye kayboldu ya?" Ruken'in bu sorusu beni kendime getirirken, Gaye'nin huzursuz bir ifadeyle Ruken'e baktığını gördüm.

 

"Azer abinin yanına gitti," diye konuştu. "Hayır yani insan önce bir hoşgeldiniz falan der."

 

Gaye bunu söylerken, Semra teyze çoktan mutfağa geçmişti. Ruken'in bakışları Gaye'ye döndüğünde, "Abartma istersen Gaye," diye konuştu. "Belki önemli bir şey söyleyecek abime, ondan gitmiştir."

 

"Neyse," dedi Gaye. "Ben bir şey demiyorum."

 

Gaye bunu dediğinde, Ruken'in bakışları yavaşça benim üzerime dönmüştü. "Sen nasılsın Dilba, daha iyi misin?"

 

Belli belirsiz kafamı salladım. "İyiyim," dedim. "Buraya bu şekilde getirilmiş olmasaydım daha iyi olacaktım ama..."

 

Bu söylediğim şeyle beraber Ruken, hafifçe gülümsedi ve eliyle gülüşünü sakladı. Gaye ise, arkasına yaslanarak, "Baya ikonik bir çıkış yaptın hastaneden doğru," diye konuştu. "Gerçi, nasıl o noktaya geldi işler ben hâlâ anlamış değilim ama... Anlatsana sen bir bize ya."

 

"Ya yorma şimdi kızı," dedi Ruken.

 

Oturduğum yerden hafifçe doğrularak, "Ben yukardayım," diye konuştum ve ayağa kalktım. "Uyuyacağım biraz."

 

Helin, "İlaçlarını almayı unutma," diye konuştu. "Ayrıca sakın uyku ilacı falan içeyim deme. Bak Adil hoca kesinlikle içemez dedi, sakın Dilba."

 

Adil Bey'in bahsi geçtiğinde, dudaklarıma yerleşen alaycı gülümsemeye mani olamadım. Herhangi bir şey söyleme gereği duymadan, salondan çıkıp merdivenlere doğru ilerlemeye başladım ama açılan dış kapının sesi adımlarımın duraksamasını sağlamıştı.

 

İdil içeriye girip kapıyı arkasından kapatırken, bakışları hızlıca beni bulmuştu. "Dilba," Belli belirsiz gülümsedi. "Yukarı mı çıkıyordun?"

 

Bana sorduğu soruyu umursamadan, tamamen ona doğru döndüm. "Sen nereden geliyorsun?" diye sordum. "Öyle bir hışımla çıktın, bir şey mi oldu?"

 

Sesim samimiyetten tamamen uzaktı. O da bunu hissetmiş olacakki, bir müddet duraksadı ve ardından, "Azer'i gitmeden yakalayayım dedim," diye konuştu. "Sormam gereken bir kaç şey vardı da. Ha bu arada çok geçmiş olsun, duydum olanları..."

 

Buz gibi bir ifadeyle, "Sağol," diye mırıldandım ve ardından cenemle dışarıyı gösterdim. "Gitti mi Azer?"

 

İdil, "Bahçede sanırım hâlâ," diye konuştu. "Telefonda konuşuyordu ben içeri girerken.."

 

Ağır ağır kafamı salladım. O ise bir kaç saniye bekledi ve ardından, "Neyse ben bir anneme bakayım," diye konuştu. "Sende dinlen biraz canım, daha yeni çıktın hastaneden."

 

Yüzündeki o düşünceli tavır eşliğinde yanımdan uzaklaşırken, benim bakışlarım kapının yanındaki pencereye kaydı. Azer'in arabasını görür görmez, hızlıca kapıya yöneldim ve kapıyı açarak dışarı çıktım.

 

Kapıyı arkamdan kapatma gereği bile duymadan basamaklardan hızlıca indim ve Azer'in arabasına doğru ilerledim.

Hâlâ telefonla konuşuyordu ama ben onun konuşmasını bitirmesini bekleyecek kadar sabırlı hissetmiyordum şu an kendimi.

 

Ona yaklaştığımda bakışları beni buldu. Gece karanlığı gözleri hafifçe kısılıp benim üzerimde gezinmeye başlarken, "Bir iki saate oradayım," diye konuştu telefonun karşısındaki kişiye hitaben. "Sen konağa al, adamları."

 

Daha fazla beklemeden telefona doğru uzandım ve elinden çektiğim gibi sonlandırdım aramayı. Bu hareketimle beraber bakışları yüzüme sabitlendi. "Ne yapıyorsun Dilba?"

 

Telefonu arkama saklayarak dik dik onun yüzüne baktım. "Beni buraya zorla getirdin, şimdi de gidiyorsun öyle mi?"

 

Sabır dilercesine derin bir nefes aldı ve ardından bana doğru yaklaştı. "Ver şu telefonu," O bana yaklaşırken ben geriye doğru adımladım, bu onu daha da sinirlendirdi. "İnan oyunun sırası değil."

 

"Bence tam sırası biliyor musun," diye mırıldandım, sesim alaycı olmasına rağmen yüzüm oldukça ciddiydi. "Öyle kafana estiği gibi çekip gidemezsin. Ha illa gideceğim diyorsan, beni de götüreceksin. Burada kalmak istemiyorum."

 

Azer'in adımları durduğunda, bende olduğum yerde kaldım. Telefonunu avuçlarımın içinde sıkıca tutarken, onun gözleri yavaşça yüzümde gezindi. "Dilba," dedi itiraz istemeyen bir sesle. "Beni zorlama, ver telefonu."

 

"Nereye gideceksin?" diye sordum, son söylediği şeyi duymazdan gelerek.

 

Azer derin bir nefes aldı. "Sana ne Dilba?" diye konuştu, ciddi bir sesle. "Madem bunca şeyi yaparken hiçbir şey umurunda değildi, nereye gittiğimi de merak etme."

 

Dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı. "Beni kucağına alıp herkesin gözü önünde hastaneden çıkarırken de aynı şeyi düşünüyor muydun?" Sinirle soludum. "Beni buraya zorla getirip, sonra da hiçbir şey söylemeden gidemezsin anladın mı beni? En azından nereye gittiğini söylemek zorundasın bana Azer."

 

Azer yüzüme doğru hafifçe eğilip, "Bilmeni gerektirecek bir mevzu değil," diye konuştu. Ardından bir eliyle belimi tutup, diğer eliyle arkamdan telefona doğru uzandı. Telefonu tek hamlede elimden alarak geri çekilirken, "İçeriye gir," dedi buz gibi bir sesle. "Ayrıca kaçmaya çalışıp boşuna kendini yorma, etrafta yeterince adamım var."

 

Ters bir ifadeyle dik dik onun yüzüne baktım. "Ruh hastası," diye söylendim. "Nereye gidersen git. Git ve sakın dönme buraya."

 

Arkamı dönerek kapıya doğru ilerlemeye başladığımda onun arabasının kapısının kapanma sesi dolmuştu kulağıma. Çok geçmeden arabanın çalıştığını duydum ama oraya bakma gereği duymadan içeriye girip kapıyı arkamdan sertçe kapatmıştım.

 

Onun bu hali sinirlerimi bozuyordu.

 

Ciddi anlamda.

 

•••

 

Ertesi sabah tam bir sinir küpü olarak uyandım. Dün Azer'le konuştuktan sonra odama çıkmış ve akşam yemeği dışında daha da aşağıya inmemiştim. Uyku ilacı almam yasak olduğundan, gündüz uyuma çabalarım sonuç vermemiş ve ancak gece olup uykusuzluktan bitap düştüğümde, uyuyabilmiştim. Yani en azından düne nazaran daha iyi sayılırdım ama hâlâ psikolojik olarak iyi değil gibiydim.

 

Saat neredeyse on bire geliyordu. Ilık bir duş aldıktan sonra, konaktan benim için getirilen çantadan bir kaç uygun kıyafet seçip, acele etmeden giyinmiştim. Saçlarımı salık bırakarak, hafifçe dalgalandırdığımda odadaki işim bitmiş sayılırdı. Bir kaç adım geri çekilip, boy aynasındaki son görüntüme baktım.

 

Üzerimde kare yaka, beli tamamen kavrayan siyah bir elbise vardı. Onun üzerine belimin hemen yukarısında biten, kahverengi kısa bir hırka giymiştim. Yüzüme uyguladığım makyajla beraber dünkü yorgun ifademden eser kalmamıştı. En azından fiziken yeterince toparlanmış görünüyordum.

 

Gözlerim aynadaki görüntümde gezinmeye devam ederken, masanın üzerindeki telefonumun titrediğini işittim. Ekranda annemin ismini görünce, ifadesiz bir suratla bir müddet duraksadım. Ardından telefona uzanıp aramayı yanıtladım. "Efendim."

 

"Dilba, kaç defa aradım seni niye açmıyorsun şu telefonu?"

 

Sinirli gelen sesiyle beraber, "Duştaydım," diye yanıtladım onu. "Görmemişim."

 

"Neyse," diye konuştu beklemeden. "İyi misin sen? İlaçlarını alıyorsun değil mi?"

 

Dudaklarıma alaycı bir gülümseme yerleşti. "Bu düşünceli tavrını neye borçluyum? Hayır yani, görende bana o lafları eden sen değildin sanır."

 

Annem, "Bazen beni çok yoruyorsun Dilba," diye konuştu. "Her fırsatta didişebileceğin bir arkadaşın değil de senin annen olduğumu hatırlasaydın senin için endişelenmemin ne kadar doğal bir şey olduğunu bilirdin. Şimdi söyle, ilaçlarını alıyor musun, almıyor musun?"

 

"Merak etme alıyorum," diye yanıtladım annemi. "Delirmeye çokta meraklı değilim."

 

"İyi, sakın aksatayım deme," diye konuştu. "İstersen Suna'yı yanına yollayabilirim, en azından haberim olur durumdan."

 

"Gerek yok," Elimle saçımı düzeltirken, bakışlarım hâlâ aynadaydı. "Hiç çekemem şimdi onu," dediğimde aklıma gelen şeyle duraksadım. "O değilde, sen hiç sorun etmedin çiftliğe gelmemi. Benim bilmediğim bir şey mi var?"

 

Annem bir müddet bir şeylerle uğraştı. Muhtemelen, dergilere bakıyordu. "Burada kalmanı tercih ederdim ama orasının daha güvenli olduğunu düşünüyorum ben de," dedi. "Bir nottan bahsetti Azer, anlaşılan o ki Botan rahat durmayacak. Her ne kadar Boranlı'lardan uzak durmanı istesem de, Berşan'ın oğluna bu konuda güveniyorum."

 

Konu annem olunca, onun birine güveniyor oluşunu duymak asla alışık olduğum bir şey değildi.

 

Herhangi bir şey söylemediğimde, "Neyse," diye devam etti. "Benim bir kaç işim var bugün, o telefonun açık olsun aradığımda ulaşmamazsam fena bozarım seni tamam mı?"

 

"Tamam, görüşürüz."

 

Telefonu kulağımdan çekip aramayı sonlandırdım ve ardından, beklemeden çıktım odadan. Koridora adım atar atmaz, Azer'in odası olduğunu bildiğim odaya doğru kaydı bakışlarım. Gelmediğine adım kadar emindim çünkü, uyuyana kadar sürekli dışarıyı kontrol etmiş ve arabasının çifliğe girdiğini görmemiştim. Tabi ki de gelmeyecekti, ne bekliyordum ki.

 

Aptal.

 

O taraftan bakışlarımı ayırıp, merdivenlere doğru yürümeye başladığımda, aklımdan bir türlü çıkmıyor oluşu beni gerçekten sinir ediyordu. Ne ara bu kadar, işlemişti içime bu adam?

 

Aşağı inip, salona doğru ilerlemeye başladım. Tam bu sırada, Ruken'in de mutfaktan çıktığını farketmiştim. Beni görür görmez, belli belirsiz gülümsedi ve bir kaç adım bana yaklaştı. "Günaydın Dilba."

 

"Günaydın."

 

Beni baştan aşağı inceleyip, "İyi görünüyorsun," diye mırıldandı. "Dinlenebildin mi bari bu gece?"

 

Hafifçe kafamı salladım. "Ben gayet iyiyim," dedim. "Hadi geçelim içeriye."

 

Tam yürüyeceğim sırada, "Dilba," diye seslendi ve beni durdurdu. Ne oldu dercesine ona baktığımda, ilk önce etrafına göz gezdirdi ve kimsenin olmadığına emin olduktan sonra tekrar bana çevirdi bakışlarını. "Ya sormayayım sormayayım diyorum ama dayanamayacağım. Abimle aranızda bir sorun mu var sizin?"

 

Sorduğu bu soruyla beraber anlık olarak duraksadım ama bu çok kısa sürdü. "Yok," diye konuştuğumda, sesim gereğinden fazla sakin çıkmıştı. "Niye sorun olsun ki?"

 

Bu tepkimi bekliyor olacak ki, hafifçe kaşlarını kaldırdı ve gözlerini benim yüzüme dikti. "Bari bana yapma Dilba," diye konuştu. "Neyden bahsettiğimi çok iyi biliyorsun."

 

"Ruken__"

 

"Dilba ben abimi çok iyi tanıyorum," diye kesti sözümü. "O sana deliler gibi aşık, bunu kimse bilmese ben biliyorum. Hem de adım kadar iyi biliyorum," Bunu söylerken sesini alçaltmıştı. "Dün gece burada kalmadı, sana mı kızgın yoksa başka bir şey mi var bilmiyorum ama dün sabah senin hastanede olduğunu öğrendiğinde yüzündeki ifadeyi ben gördüm. Deli gibi korktu sana bir şey olacak diye."

 

Sessiz kaldım çünkü reddedemeyeceğim kadar, iyi biliyordu o da her şeyi. Kabullendiğimi söylemedim ama Ruken, kabullendiğimi ben söylemeden bile anlamış gibiydi.

 

"Ya kızım gelsenize hadi..."

 

Orkun'un içeriden bize seslenmesiyle beraber, ikimizin de bakışları o tarafa doğru döndü. "Neyse, gel hadi, kahvaltıya geçelim. Sonra konuşuruz."

 

Ruken bunu dediğinde ikimiz beraber salona girip, salonun köşesindeki büyük yemek masasına doğru ilerlemeye başlamıştık.

 

"Günaydın herkese," Yarım ağızla söylediğim bu cümleyle beraber geçip yerime oturduğumda, herkesin bakışları benim üzerime dönmüştü.

 

"Ay bizde tam kahvaltıdan sonra at binmeye mi gitsek diyorduk," diye araya girdi hızlıca Gaye, düne nazaran daha keyifli görünüyordu. "Sen de gelirsin değil mi Dilba?"

 

Tabağıma bir kaç tane domates ve salatalık koyarken, "Gelirim," diye konuştum, ifadesiz bir sesle. "Yalnız Orkun'a dikkat edelim de düşmesin, malum bu aralar dengesi şaşmış durumda."

 

Yaptığım imayla beraber, Helin hızlıca bacağıma vurdu. Bu sırada Orkun'un bakışları alayla benim üzerime dönmüştü. "Kızım sen bana laf atmadan güne başlayamıyorsun herhalde," dediğinde göz ucuyla Helin'e baktı. "Gerçi dengemi bozan bazı durumlar var, o konuda haklısın."

 

Orkun'un, Helin'e attığı o ultra aşık bakışı yakaladığımızda, Gaye'yle birbirimize bakıp gülmeye başlamıştık. Bu sırada Helin'in de utangaç bir ifadeyle güldüğü gözümden kaçmamıştı. Anlaşılan o ki, ikisi arasında işler baya ciddiydi.

 

Gaye, "Vay be," diye konuştu ve imayla önce Helin'e sonra Orkun'a baktı. "Bir şeyler seziyorum ama neyse..."

 

Helin, "Börek harika olmuş alsanıza," diye hızlıca konuşup konuyu değiştimeye çalıştı. Yüzündeki gülümsemeyi silmeyi becerememişti hâlâ.

 

"Annem harika bir su böreği yaptı Dilba," diye konuştu İdil, Helin'i onaylayarak. "Kesinlikle tadına bakmalısın."

 

İdil, tabağıma doğru uzanırken elimle tabağı ona uzatıp, "Az koy lütfen," diye konuştum. "Kahvaltıda fazla bir şey yiyemiyorum."

 

"Sıfır beden olacağım diye öleceksin açlıktan," diye konuştu Orkun ve çenesiyle İdil'in bana geri uzattığı tabağı gösterdi. "Bana bak, bitireceksin o tabağı yoksa tüm gün fena uğraşırım seninle haberin olsun. Merak etme, bir dilim börekle kilo almazsın. Şuna bak ya, daha dün hastaneden çıkmış, gelmiş diyor ki, kihviltidi fizli bir şiy yiyimiyirim."

 

Yüzünü buruşturarak beni taklit ettiğinde, ona fırlatmak için bir şey aradım lakin bulamadım. "Ben öyle mi konuşuyorum ya?" diye söylendiğimde, ters ters ona bakıp arkama yaslandım. "Dangalak."

 

"Bir şey diyeceğim, keşke Azer abi de kalsaydı," diye konuştu Gaye, ortaya alakasız bir laf atarak. "Hem Harun ve Mercan'da gelirdi. Mercan geçen sefer çok istemişti gelmeyi."

 

"Harbiden ya," diye konuştu Orkun. "Azer, beni dört tane kızın başına nöbetçi diye dikip gitti. En azından Barış'ı falan yollasaydı iki muhabbet çevirirdik."

 

Ruken hafifçe gülümsedi. "Merak etme sen, Barış iki saate kalmaz belirir şurada. Ona eğlence olsun, duyduğu an hiç üşenmez kalkar gelir."

 

Kahvaltı faslı bittikten sonra ben ve Gaye, atların olduğu yere önden gelmiştik. Diğerleri ise, henüz evden çıkamamışlardı. Orkun muhtemelen hâlâ çizmelerini arıyordu.

 

Gece baya yağmur yağdığı için yerler kaygandı. İki seyis, atların koşturduğu alanı temizlemekle uğraşırlarken, iki tanesi de bizim için atları ahırlarından dışarı çıkarmakla uğraşıyordu. Atları gördüğümde aklıma örgülü gelmişti.

 

Azer'in bana hediye ettiği kıymetli atı.

 

Gözlerimin sürekli onu araması ve her gördüğüm şeyin bana Azer'i hatırlatması alışık olduğum bir şey değildi lakin, şu an burada olmaması canımı epey bir sıkıyordu. Bana kızgın olduğunu bilmeme rağmen yine de etrafımda olması, bana güven veren bir şeydi ve şimdi onu dünden beri göremiyor oluşum büyük bir boşluğa düşmeme sebep olmuştu.

 

"Baksana Fırat Can'ın babamı düşürdüğü at şu at," Gaye'nin sesini duymamla daldığım andan sıyrılıp, gösterdiği ata baktım. Bembeyaz yeleleri olan, güzel bir attı ama Cenap Ağayı atın üzerinden düşerken hayal edince istemsizce gülesim gelmişti.

 

Gaye de bir an kahkahasını tutamayıp gülmeye başladığında, "Ay bak yine aklıma geldi, adam o günden beri ata binemiyor ya. Tramva kaldı herhalde. Gerçi böyle söyleyip bizde düşmesek iyi..."

 

Atı şöyle bir inceleyip, "Düşmeyiz herhalde ya," diye mırıldandım ama Gaye'nin söylediği şeyden sonra bu at hiç güven vermiyordu. "Düşer miyiz ki?"

 

Gaye de bir an duraksadı. "Ay midilli falan yok mu burada acaba?"

 

"Midilliye binmeyi mi düşünüyorsunuz?" Orkun'un sesi aramıza girdiğinde ikimizinde bakışları sesin geldiği tarafa doğru döndü. Helin, Orkun ve Ruken bizim olduğumuz yere girerlerken, İdil de hemen arkalarındaydı. Orkun göz ucuyla önce Gaye'ye sonra da bana baktı. "Korkuyoruz demiyorlarda..."

 

"Ya baksana şu ata," diye konuştum Cenap Ağayı düşüren atı göstererek. "Her an üstümüzde tepinecekmiş gibi bakıyor. Buna bence sen bin, yani tepinecekse de senin üzerinde tepinsin bari."

 

Orkun hayret edercesine bana dikti bakışlarını. "Lan ne demek tepinecekse senin üzerinde tepinsin?" İşaret parmağını bana doğrultarak diğerlerine baktı. "Gördünüz mü resmen cinayete teşvik bu. Bu ben atın üzerindeyken, ne yapar eder düşürür beni. Gözünüz üzerinde olsun."

 

"Abartma," diye konuştum ona ters ters bakarak. "Zaten senin attan düşmen için benim bir şey yapmama gerek yok. Kesin kendin düşersin sen."

 

"Sen düşme de..."

 

"Ben düşemem zaten," diye konuştum. "Çünkü binmeyeceğim ata falan."

 

"Ya Dilba bin işte, hem seyisler var merak etme bir şey olmaz," dedi Ruken, beyaz atın yelelerini okşarken. "Hem baksana şuna, bu hiç düşürecek gibi bakıyor mu?"

 

Gözlerimi kısarak ata dikkatlice baktım. "Valla, tam da öyle bakıyor gibi ama..."

 

Tam olarak on dakika sonra, sırıtarak atın üzerinde geziniyor halde buldum kendimi.

 

Çitlerle çevrili alanın içinde onlarca at varken, Orkun ne yapıp ne edip beni bu ata bildirmişti. Kendisi ise siyah bir atın üzerinde şov yapmakla meşguldü. Ruken, gayet profesyonel bir şekilde at binebiliyordi lakin Gaye için aynı şeyi söyleyemezdim. Kendisi hâlâ atın üzerine çıkmak için çabalıyordu ama başaramamıştı.

 

Gerçi benim de pek başarabildiğim söylenemezdi ama atın üzerinde bir kaç dakika geçirince tek başına Ata binmenin o kadar da korkunç bir şey olmadığına kanaat getirmiştim. En son bindiğimde, benimle beraber Azer'de atın üzerindeydi o yüzden o kadar da korkmamıştım ama şu an arada bir yine düşecek gibi oluyordum.

 

"Rahat mısın Dilba?" diye sordu Helin, az öteden bana bağırarak. O da başka bir atın üzerindeydi.

 

Elimle her şey yolunda işareti yaparak, "Mükemmel," diye konuştum. "Bence bu ata iftira atıyorlar, hiçte öyle bir at değil halbuki."

 

Ben birden yüksek sesle konuşunca at ürkmüş olacak ki, bir anda gereğinden fazla hızlı hareket etmeye başlamıştı. "Ay," diye bağırıp, seyise baktım. "Valla düşecek gibiyim."

 

Seyis atın ipini sıkıca tutarken, "Bir şey olmaz merak etme bacım," diye konuştu. "Bu at çok usludur, sen bağırınca korktu demek ki."

 

"Ben bağırmıyorum ki?" Bunu söylerken bile bağırdığımın farkında değildim.

 

Seyis, bir an atın ipini elinden bırakıp, bir kaç adım bana doğru yaklaştı. "Af buyur, duyamadım?"

 

"Ben diyorum, bağırmadım diyorum..."

 

Bunu dememle, atın aniden kişnemesi bir olmuştu. Seyis atın iplerini bıraktığı için, at aniden koşmaya başladığında seyise doğru bakarak, "Ya niye bırakıyorsun ipi?" diye çığlık attım, gözlerim kocaman açılmıştı.

 

Seyis, atın peşinden koşmaya başlarken, "Ay bakamayacağım," diye konuşup gözlerimi ellerimle kapattım ama at hızla koşmaya başladığı için tekrar ata tutunmak zorunda kalmıştım.

 

At çitlerden geri dönerek, tekrar dört nala koşmaya başladı ama bu sefer Orkun'un bindiği ata doğru ilerlemeye başlamıştı. Orkun, kendisine doğru gelen atı görünce, "Lan," diye konuştu. "Kızım durdursana şu atı..."

 

"Durdurabilsem durdururum herhalde gerizekalı," diye bağırdığımda, at daha çok korktu ve Orkun'un atının hemen yanından geçerek, açık olan tahta kapıdan dışarı çıktı. Bu sırada Orkun'un atı da ürkmüş ve şaha kalkarak, Orkun'u sırtından atmıştı.

Orkun, yere düşerken, diğerleri de şok olmuş bir şekilde bir bana bir Orkun'a bakıyorlardı.

 

Bu sırada ben atın üzerinde, dört nala gidiyordum.

 

"Ya durdursanıza şu atı..." Helin, arkamdan bağırırken, arkada çok büyük bir kargaşaya sebep olduğumun farkındaydım. "Dilba? Ya Orkun kalksana kız gitti."

 

Orkun sanırım bir süre kalkamayacaktı.

 

Benim atım hiç duracakmış gibi değildi ve son hızla ağaçlık arazilere doğru ilerliyordu. "Ya dursana be," diye konuşup telaşla etrafıma baktım. Seyisler arkamdan koşsalarda, çok uzağımda kalmışlardı.

 

At, o kadar hızlı gidiyordu ki üzerinde tutunmak bile çok güçtü. Düşersem muhtemelen bir yerimi sakatlayacaktım ama bir an atın tepesinde olmak beni o kadar korkuttu ki kendim atlamayı bile düşündüm. Bunu yapmaktan son anda vazgeçip, ata sıkıca tutunduğumda, "Salak Orkun," diye söylendim. "Hep senin yüzünden..."

 

Ne yapacağım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Bir at nasıl sakinleştirilir zerre kadar bilmiyordum ve bu at her an beni sırtından atabilirdi. Her an.

 

Cenap ağaya gülmemeliydim.

 

Kaç dakika geçti bilmiyorum ama, hiç bilmediğim bir yerde olduğumu farkettiğimde işin ciddiyetini daha iyi anlamıştım. Kaybolmuştum. At az öncekine nazaran daha yavaştı ama hâlâ koşuyordu. Bulunduğum yerde o kadar fazla ağaç vardı ki, nerede olduğuma dair en ufak bir iz dahi görememiştim.

 

Bu böyle ne kadar devam edecekti hiçbir fikrim yoktu ama, buna artık daha fazla dayanamayacaktım. Yere atlamayı aklıma koymuştum, çünkü böyle giderse bu at beni Diyarbakır'a kadar götürecekti. Tek temennim bir yerimi sakatlamamaktı, o yüzden at daha yumuşak bir zemine kavuştuğunda atlamayı düşünüyordum.

 

Neyse ki, otların bol olduğu bir yerdeydik ve zaten her yer çamurdu. Derin bir nefes alarak cesaretimi topladım ve yavaşça bir ayağımı kendime doğru çektim. Bu hareketimle beraber at şaha mı kalktı, yoksa beni mi atmaya çalıştı bilmiyorum ama saniyeler içinde kendimi otların arasında bulmuştum.

 

Şanslıydım ki, yumuşak bir yere düşmüştüm. Bedenim tamamen otların arasına gömülmüşken at koşarak gözden kaybolmuştu. Hemen yanı başımdaki ağaca tutunarak, zorlukla doğruldum ve oturur pozisyona geldim. Gözlerim etrafta gezinirken, ağaçlardan başka hiçbir şey olmayışı tedirgin olmama sebep olmuştu. Çünkü o kadar çok dolaşmıştık ki, nereden geldiğimizi bile bilmiyordum.

 

"Allah kahretsin ya," diye bağırıp ayağa kalktım ve üzerimi silkelemeye başladım.

 

Konakta ortalığı birbirine katıp, üstüne üstlük daha dün hastaneden taburcu olmuşken bugünde atı kızdırıp kaybolmak artık beni bile şaşırtıyordu. Ellerimi belime yerleştirip tam tur döndüm etrafımda. Çiftlikten çok uzakta olduğumu biliyordum, mantıklı olan beklemek miydi yoksa yolumu bulmaya mı çalışmalıydım emin değildim ama en azından şu an atın sırtında olmadığım için biraz daha iyi sayılırdım.

 

Ve kahretsin ki, telefonum da yanımda değildi.

 

Ağır adımlarla ağaçların arasında ilerlemeye başladım ve yaklaşık yirmi dakika boyunca etrafta öylece gezindim. Düştüğüm yeri kaybetmek istemediğimden fazla uzaklaşmamıştım çünkü atın ayak izlerinden en azından beni bulacaklarını düşünüyordum lakin aynı izi ben takip etmeye çalışınca hiçbir sonuca ulaşamamıştım. Her şey birbirine karışmıştı ve hangi izin ata ait olduğunu çözememiştim.

 

En iyisi beklemekti.

 

En az on dakika daha orada öylece bekledim. En son sıkıntıdan patlayacak gibi olduğumda, ne olacaksa olsun moduna girerek öylece yürümeye başlamıştım.

 

En azından bir patika aradı gözlerim ama yoktu.

 

Daha taşlık bir alana doğru yürümeye başladım, gelirken buradan geçtiğimi hatırlıyordum. Büyük taşların hemen arka tarafında küçük bir göl vardı. Etrafında bir kaç büyük ağaç ve irice taşların olduğu göle doğru yaklaştığımda, duyduğum seslerle beraber adımlarım aniden donmuştu.

 

Nal sesleri.

 

Bakışlarımı etrafta gezdirerek, sesin nereden geldiğini anlamaya çalışırken, on metre ötede bir hareketlilik hissettim. Bu arada seslerde baya yaklaşmıştı. Bir kaç saniye sonra, kızıl bir at girdi kadrajıma ama dikkatimi asıl çeken şey at değil, atın sırtındaki kişiydi.

 

Azer.

 

Şaşkın bir şekilde, gözlerimi onun üzerine diktiğimde onun bakışlarının beni bulması iki saniye bile sürmemişti.

 

Ne zaman gelmişti buraya?

 

"Dilba?"

 

Sesini duyduğumda adımlarım ona doğru hareket etti. O attan inip, atı hızlıca yanındaki ağaca bağlamış ve benim olduğum yere doğru yürümeye başlamıştı.

 

Dün söylediğim şeyler aklıma gelince adımlarım olduğu yerde durdu. "Ben sana gelme demedim mi ya?" diye çıkıştığımda, ayağımın çamura battığından habersizdim. "Niye geldin sen?"

 

Azer, bana doğru yaklaşmaya devam ederken, "İyi misin?" diye sordu.

 

Bakışlarımı yere indirdiğimde, çamura battığımı görüp yüzümü buruşturdum. "Hiç iyi değilim," diye konuştum ve ardından elimle ağaca tutunarak, taşların üzerine çıkmaya çalıştım. "Sayende."

 

Çamurdan dolayı ayağım kaydığında, kendimi tutamayıp tamamen çamurun içine düşmüştüm. Düştüğüm yere baktım. Yağmur yağdığı için zemin yumuşaktı o yüzden canım yanmamıştı lakin, kıyafetlerim çamura bulanmıştı. Bundan hiç hoşlanmadığım için anlık bir öfkeyle iki elimide hızlıca yere vurdum ve kalkmak için yeltendim lakin yerdeki ıslak toprak ayağımın kaymasına sebep olmuştu. Gerisin geri tekrar yere düştüğümde, adım seslerinin yaklaştığını hissettim.

 

"Neden şaşırmadım acaba?"

 

Dönüp ona bakmadan, bir kez daha kalkmak için ellerimi yere bastırdım ve zorlukla da olsa ayağa kalktım. Ayağım hâlâ kaysada, hemen yanıbaşımda duran küçük ağaca tutunmayı başarmıştım. Sinirle soluyarak ellerimi ağaçtan çektim ve birbirine vurarak ellerime bulaşan toprağı silkelemeye çalıştım. Bu sırada o, taşların üzerine basarak bir kaç adım ötemde durmuştu. Sağ ayağını hemen önünde duran büyük taşın üzerine koyarak bir elini tutunduğum ağaca yasladı ve diğer elini bana doğru uzattı. "Gel hadi."

 

Uzattığı eline bakarak, bakışlarımı yüzüne doğru kaldırdım ve "Kendim çıkabilirim," diye konuştum. "İlk defa düşmüyorum."

 

Dudaklarına belli belirsiz, alaycı bir tebessüm yerleşti. "İyi," diye konuştu elini geri çekerken. "Çıkta görelim."

 

Tutunduğum ağacı daha sıkı kavrayarak, gözlerimi ondan ayırdım ve ayağımı kaldırarak önümdeki taşa doğru attım adımımı lakin adımım kısa kalmış ve ayağım tekrardan çamura batmıştı. "Ne biçim bir yer ya burası," diye söylenip bir kez daha aynı şeyi denediğimde, bu sefer iki ayağım birden kaymış ve tam su birikintisine doğru düşecekken Azer tutmuştu beni.

 

Refleks olarak ellerim onun omzuna tutunurken, onun kolları ise belime sıkıca sarılmış ve düşmemi engellemişti. Kafamı hafifçe çevirip ona doğru baktığımda, yüzlerimiz birbirine o kadar yakındı ki dudaklarımız arasında milimetrik bir fark vardı neredeyse. Mesafeyi açma gereği duymadan, belli belirsiz tebessüm ettiğinde hafifçe kulağıma doğru yaklaştı. "Hem suçlusun, hem de inatçı."

 

Herhangi bir harekette bulunmadan, "Kes sesini," diye mırıldandım. "İnatçı falan değilim ben."

 

Bir kez daha gözlerimi buldu gece karanlığı bakışları. "Bence sen bunu biraz daha düşün," Gözleri dudaklarıma indi saniyelik olarak. "Şimdi söylenmeyi bırak, çıkalım şuradan."

 

Dediği şeyi yapmamakta kararlıydım. Şu an mantıklı olan oydu ama inadım mantıklı olanı kabul etmemekte ısrarcıydı. Meydan okurcasına, "Hadi ya?" diye söylendim ve dudaklarıma belirsiz ve soluk bir tebessüm yayıldı. "Çıkarsana hadi..."

 

Bunu söylememle beraber, omuzlarında duran ellerimi sıkılaştırarak ayağının altındaki taşa sertçe vurdum. Zemin kaygan olduğundan taş ayağının altından sıyrılarak su birikintisine düştü ve bunu fırsat bilerek onu sertçe kendime doğru çektim ve o an ikimizde aynı anda ıslak toprağın üzerine düştük. Amacım kendimle beraber onu da düşürmekti ve başarmıştım. Eğer yerler kaygan olmasaydı bunu asla yapamazdım çünkü bu hamlem Azer gibi bir adama asla etki etmezdi.

 

O küçük çukurun tümsek olan kenarına sırtüstü yaslanmışken ben tabiri caizse tam olarak onun kucağındaydım. Ben çamura bulandıysam, oda bulanacaktı. Bir şey söylemesini bekledim lakin o kafasını geriye doğru yaslayarak gülmeye başladı. Dudaklarına yayılan o serseri gülüşle beraber, saçındaki ufak bir kaç tutam hafifçe alnına dökülmüştü. "Bravo sana," diye konuşurken hafifçe kolunu kaldırarak gömleğine bulaşan toprağa baktı. "Harbiden bravo."

 

Ters ters ona baktım. "Madem düştüğüme şaşırmadın, seni düşürmemede şaşırma."

 

Beni baştan aşağı incelerken, dudaklarında yaramaz bir tebessüm peyda oldu. "Çocuk gibi inatçısın Dilba."

 

"Hmm," diye mırıldanıp bakışlarımı onun gözlerine diktim, sinirlenmiştim. "Daha da çocuklaşmamı ister misin?"

 

Azer rahat bir ifadeyle, "Ne yapacaksın?" diye sordu. "Bu sefer de göle mi atacaksın ikimizide..."

 

Zaten ayak bileklerim sudaydı. Biraz daha ileriye düşseydik tamamen gölün içine düşmüş olacaktık. Ama niyetim bu değildi. Ani bir hareketle avuçlarımı suya doğru uzattım ve elimi suyun yüzeyinde hızla hareket ettirerek suyun onun üzerine sıçramasını sağladım. Bu hareketimle beraber kolunu önüne siper ederken, gömleğinin bir kısmı tamamen ıslanmıştı. Bir kez daha aynı şeyi yaptığımda, kafasını geriye doğru yaslayarak keyifle gülmeye başladı ama bu gülüşün ardından beni başka bir şeyin beklediğini hissedebiliyordum. Çünkü söz konusu inat olunca onunda benden arta kalır yanı yoktu.

 

Geriye doğru çekilerek onun üzerinden kaydım ve ayağa kalkmak için tutunacak bir yer aradı gözlerim. Bu sırada o, hafifçe doğrulup, "Demek öyle," diye mırıldandı ve benim aksime gayet rahat bir şekilde ayağa kalktı.

 

Bakışlarım ona doğru dönerken, o hafifçe eğilerek bir kez daha elini uzattı. Herhangi bir şey söylemeden, uzattığı elini tuttum sıkıca ve ondan güç alarak hızlıca ayağa kalktım. İkimizin kıyafetleri de toz toprak içindeydi. Azer'le göz göze gelirken o hâlâ elimi bırakmamıştı. Boşta olan eliyle cebinden telefonunu çıkardığını gördüğümde, ne yapacağını anlamak için bakışlarımı telefona indirdim ama o hafifçe uzanarak telefonunu az ilerideki büyük taşın üzerine bıraktı. Ardından belindeki silahı da çıkartarak telefonunun yanına attı.

 

O an ne yapacağını anladım. "Aklından bile geçirme," diye konuştum hemen yanımızdaki göle doğru bakarak.

 

Belli belirsiz güldü. "Geçirdim bile."

 

Belimden tutarak beni kendine çektiğinde ben daha ne olduğunu anlamadan ikimizin bedeni de suya gömülmüştü. Bir de bana inatçı diyordu. İkimizde tamamen suyun içindeydik ama o kollarını bir an bile bedenimden ayırmamış ve beni saniyeler içinde tekrar suyun yüzeyine çıkarmıştı. Su boyumuzu aşıyordu lakin fazla derin sayılmazdı. Yüzümü buruşturarak, elimle yüzümdeki suları silmeye çalıştım. Saçlarım sırılsıklam olmuş bir şekilde yüzüme düşmüştü.

 

Elimle saçlarımı geriye doğru iterek sinirle onun yüzüne baktığımda onun yüzünde keyifli bir tebessüm vardı. "Nasılmış ıslanmak?"

 

Saçlarındaki ıslak tutamlar alnına dökülmüş ve üzerindeki gömleği tenine yapışarak yapılı bedenini gözler önüne sermişti. Sular saçlarından boynuna, oradanda gömleğinin açıkta bıraktığı göğsüne doğru akarken, benim bedenim onun kolları arasındaydı.

 

Sinirle ellerimi suya vurup, "Beğendin mi yaptığını?" diye sordum. "Sırılsıklam olduk ikimizde, asıl sana bravo..."

 

Azer'in bakışları yüzümde gezindi yavaşça. "Anladığın dilden konuşmak lazımmış demek ki," dedi. "İnatlaşmak hoşuna gidiyor."

 

Alayla gülerek, "Sen niye geldin ki peşimden?" diye sordum. "Zaten buraya da senin yüzünden düştüm. Ayrıca sen niye benimle inatlaşıyorsun ya?"

 

Azer'in gözleri dudaklarıma kaydı çok kısa bir an. "Peşinden gelmeseydim düşmeyecektin sanki buraya," Bakışları tekrar gözlerime tırmandı. "Ayrıca dün seni yalnız bıraktım diye bana nasıl baktığını gördüm."

 

"Beni kendinle karıştırma," dedim, bakışlarım yavaşça dudaklarına doğru indi. Saçlarımdan boynuma doğru akan sular tenimi ürpertiyordu. "Benden uzak duramayan sensin," Ben bunu söylerken, onun gözleri de aynı şekilde benim dudaklarıma indi. "Bana deli gibi kızgın olmana rağmen."

 

"Sana kızgın olduğum konusunda haklısın," dedi gözleri hâlâ dudaklarımdayken. "Ama sana kızgın olduğumu hazmedebildiğini hiç zannetmiyorum," Yutkundu. "Çünkü delirtiyor bu seni."

 

Dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrılırken, "Bana kızgın olup olmamanla ilgilenmiyorum," dedim meydan okurcasına, sesim kışkırtıcıydı. "İstersen ölesiye nefret et benden, yine de karşı koyamayacağın şeyler var."

 

Bilerek geriye doğru yüzmeye kalktım ama amacım ondan uzaklaşmak değil, meydan okumaktı. Bu hareketimle beraber belimde duran kollarının sıkılaştığını hissettiğimde dudaklarımın kenarı belli belirsiz kıvrıldı. Hızlı bir hareketle beni kendine sertçe çekip, sırtımı yarısı suya gömülü büyük kayaya yasladı ve sağ elini belimden çekerek boynumun hemen hizasındaki yere yasladı. Göğsümüm altından itibaren tamamen suyun içindeydim, o ise beni kaya ile kendi bedeni arasına hapsetmişti.

 

Gözleri, gözlerime sabitlenirken, "Neymiş o karşı koyamayacağım şeyler?" diye sordu, boğuk bir sesle. "Söyle."

 

Güldüm ama bu gülüşüm tamamen meydan okumanın verdiği keyiftendi. "Sence?"

 

Ateşle oynadığımı bile bile, yakasından tutarak onu sertçe kendime çektim ve dudaklarımı dudaklarına sıkıca bastırdım. Bana karşı koyamayacağını ona göstermekti amacım. Ama onunda tam olarak bu düşündüğünü biliyordum. Bana karşı koyamayakcaktı ama bende ona karşı koyamayacaktım çünkü dudaklarım dudaklarına temas eder etmez kalbimin deli gibi atmasına engel olamamıştım.

 

Sanki zihnimi okumuş gibi, öpüşüme sert bir karşılık vererek üst dudağımı dudakları arasına ald8 ve hafifçe çekiştirdi. Bu sırada eli boynumda, hemen çenemin altındaydı. Asla yumuşak bir öpüş değildi bu. İkimizde yeterince sert ve hatta, öfkeli öpüşüyorduk.

 

Alt dudağını hafifçe çekiştirerek, ellerimi ıslak saçlarının arasına daldırdım. Bununla beraber onun dudaklarının baskısı arttı ve tutkunun en yoğun haliyle dudaklarımı keşfetti. Saniyelik olarak dudaklarımız birbirinden ayrılırken, "Bence gayet iyi anladın ha?" diye mırıldandım ve dudaklarına baktım istekle.

 

Bunu söyler söylemez tekrar dudakları dudaklarımın üzerine kapandı. Sert bir öpücükle dudaklarımda iz bırakırken, "Bence senin de anlaman lazım," diye fısıldadı nefeslerimin arasından. Ardından bir kez daha sertçe öptü beni.

 

Dudaklarım öpüşünün etkisiyle hafifçe kızarmaya başlarken, onun dudakları bir kez daha ayrıldı dudaklarımdan. Bu sırada ellerimi yakalarına doğru indirip iki yakasınıda sıkıca kavradım ve dudaklarına doğru fısıldadım. "Fazla emin olma bence Boranlı."

 

Çenemin altında duran eliyle boynuma nazikçe baskı uyguladı ve kafamın hafifçe geriye doğru yaslamamı sağladı. Yüzüme doğru eğilerek boynumda ki elini hafifçe yukarı doğru kaldırdı ve baş parmağını alt dudağımın üzerinde ağırca gezdirdi. Bu hareketiyle beraber bedenimdeki ateşin harlandığını hissettim. Dudaklarımızın arasındaki mesafe yeterince azalırken, "Kandırma kendini," diye mırıldandı. "Herkese yalan söyleyebilirsin, ama kendin hariç."

Herkese yalan söyleyebilirsin.

 

Yutkundum. "Deliriyorsun değil mi öfkeden?" diye göğsüm hızlıca inip kalkarken. "Bana kızgın olmanı hazmedemiyorum, doğru. Ama sende sana yalan söylememi hazmedemiyorsun."

 

Parmağı alt dudağımın üzerinde yavaşça gezinmeye devam ederken, diğer eliyle belimden sıkıca kavrayarak bedenimi bedenine hapsetti. "Yalan söylemek bile üzerinde eğreti durmuyor biliyor musun, Dilba?" dudakları hafifçe kıvrıldı. "Bana yalan söylerken dahi, seni deli gibi istiyor oluşum beni bile hayrete düşürüyor ve emin ol, bundan ben bile korkmaya başladım."

 

Belli belirsiz tebessüm ettim. Bununla beraber bakışları dudaklarıma kaydığında, yutkunduğunu gördüm. "Sana bir şey itiraf edeyim mi?" diye mırıldandığımda, gözleri tekrar gözlerime tırmandı ve o an göz göze geldik. Omzunda ki elimi hafifçe kaydırarak, gömleğinin açıkta bıraktığı göğsüne dokundum. "Bana her dokunduğunda, seni bu dünyadaki her şeyden daha çok istiyorum. İşte benim korktuğum şeyde tam olarak bu," Yutkundum. "Bana ait olmadığını bile bile, sadece benim olmanı istemek."

 

Bakışları tekrar dudaklarıma indi, bunu yaparken nefes alış verişlerinin hızlandığını hissedebiliyordum çünkü şu an kendini çok zor tutuyordu. "Dilba," diye konuştuğunda, bana o kadar yakındı ki, nefesi dudaklarıma çarpıyordu. "Beni tahrik etme."

 

Dudaklarımdaki o tahrik edici tebessümün dozunu daha da arttırdım ve "Neden?" diye sordum. "Kendini tutamamaktan mı korkuyorsun?"

 

Belimdeki eli biraz daha sıkılaşırken, üzerimdeki elbisenin hafifçe yukarıya doğru toplandığını hissettim. Yüzüme doğru eğildiğinde kafam arkamda duran kayaya doğru yaslandı. "Kendimi tutmak istediğimi kim söyledi?"

 

Bakışları dudaklarıma kaydığı anda, dudaklarını önce daha yumuşak bir şekilde dudaklarıma bastırdı. Elini boynumdan yukarıya doğru ilerleterek saçlarımın arasına daldırdığında, öpüşüne karşılık verdim ve ellerimle onun boynunu kavradım. Öpüşü sertleşmeye başlarken, dudaklarının dudaklarımda bıraktığı darbeler hızlanıyordu.

 

Alt dudağını dişlerimin arasına alarak hafifçe çekiştirdiğimde, bu onu tahrik etmiş olacakki, saçlarımdaki elini boynuma doğru kaydırarak çenemi kavradı ve üst dudağımı dudakları arasına alarak beni kendine doğru çekti. Belimdeki eliyle beni biraz daha yukarıya kaldırdı. Bu hareketiyle beraber içinde bulunduğumuz gölün içindeki sular hareketlenirken, elbisemin kasıklarıma kadar toplandığını farkettim ama umursamadım. Bacağı, çıplak bacağıma temas ederken, dudakları dudaklarımdan bir an olsun ayrılmamıştı.

 

Parmaklarım, onun boynundan göğsüne doğru ağır ağır kaydı. Boynumdan aşağıya doğru inen eli bacağıma temas ettiğinde, belimden beni tutarak biraz daha kaldırdı ve bacağımı kendine doğru çekti. Bu hareketiyle beraber, bacaklarımı onun beline dolayarak ona uyum sağladım. Nefeslenmek için dudakları dudaklarımdan ayrılırken, "Nasıl bir şeysin sen Dilba?" diye fısıldadı.

 

"Bilmem," diye mırıldandım ve bakışlarım dudaklarına doğru kaydı. "Sen karar ver__"

 

Cümlemi tamamlamamı bile beklemeden dudaklarını dudaklarıma bastırdı ve kelimeler dudaklarımda hapsoldu. Tenimin üzerinde yanan alevlerin üzerine benzinler atılırken, kollarımı boynuna dolayarak onu kendime daha çok çektim.

 

Onu bu denli arzulamak, beni delirtecek raddeye getiriyordu.

 

Dudakları, dudaklarımdan ayrıldı ama tek bir santim bile uzaklaşmadı benden. Bakışları omuzlarıma doğru inerken, elbisemin omuzumdan düşmek üzere olan sol askısına doğru uzandı eli. Parmaklarıyla askıyı kavrayarak omuzumdan aşağıya doğru itti yavaşça. Göğsüm onun göğsüne yaslı olduğu için belirginleşen göğüslerim bu hareketiyle beraber, daha da dikkat çekmeye başlamıştı.

 

Dudakları önce çeneme ufak dokunuşlar bıraktı ve ardından yavaşça boynuma doğru inmeye başladı öpücükleri. Boynumdaki bir noktaya dudaklarını bastırdığında, belimdeki eliyle beni kendine hafifçe bastırdı. Kasıklarımda biriken ateş, gözlerimin ağır ağır kapanmasını sağlarken dudaklarımı ısırmak zorunda kalmıştım.

 

Az önce askıyı kavrayan eli, göğüslerimin hemen altından hafifçe tenime baskı uygularken, bedenim bir yay gibi gerildi. Eli, omuzlarımdan aşağıya indi. Suyun altında, eliyle bacağımı kavradı ve elini bacağımın üzerinden yukarıya doğru kaydırarak, elbisemin toplandığı noktaya kadar ilerledi. Dudakları boynumdan ayrılırken, alnını alnıma yasladı. Gözleri, dudaklarımdan gözlerime doğru tırmanırken, "Dilba," diye fısıldadı dudaklarıma doğru. "Sen benim en büyük zaafım olmayı nasıl başardın be kızım?"

 

Göğsüm hızla inip kalkarken, diğer eliyle tekrar çenemi tuttu ve baş parmağını dudağımın üzerinde gezdirdi. Bu hareketiyle beraber, gözlerim kapandığında, "Bunu çok iyi yapıyorsun," diye fısıldadım.

 

Gözleri dudaklarıma indi. "Neyi?"

 

Yutkundum. "Bana kızgınken bile, öyle cümleler kuruyorsun ki bazen o cümleleri duymak benim için bir ihtiyaç haline geliyor," dedim, gözlerim onun gözlerinden ayrılmazken. "Yapma bunu. Çünkü sen bunu yaptıkça sana daha çok çekiliyorum ve ben eğer bir adama çekiliyorsam," Ellerim boynuna tırmanırken, gözlerim anlık olarak dudaklarına indi. "O zaman geri adım atmam."

 

Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldığında, bu tebessüm dudaklarına o kadar çok yakıştı ki, bir an kalbim duracak zannettim. Kafasını hafifçe yana eğerek, çenemin hemen altına nazikçe bastırdı dudaklarını. Geri çekildi, lakin uzaklaşmadı. Yüzünü yüzüme yaklaştırarak, "Geri adım atma Dilba," diye mırıldandı. Dudaklarını dudaklarıma bir kez daha bastırdı ve geri çekilirken dudaklarımızın arasındaki mesafeyi en aza indirdi. "Benden bir adım uzaklaşma ihtimalin bile beni öldürür, biliyorsun değil mi?"

 

"Bazen aynı şeyi sen bana yapıyorsun," diye fısıldadım, gözlerinin içine bakarak. "Benden onlarca adım uzaklaşıyorsun ve benim canımın yanmadığını düşünüyorsun."

 

Bakışları, dudaklarımdan gözlerime doğru tırmandı. "Yanıyor mu canın Dilba?"

 

Zorlukla yutkundum. "Sence?" diye fısıldadığımda, sesimde herhangi bir tereddüt yoktu. "Sanırım sana kendimi biraz fazla kaptırdım Boranlı."

 

Gözleri, yüzümün her zerresinde gezinirken hareket eden adem elmasından yutkunduğunu anladım. Beni öpmek için yaklaştığı anla, az ötede taşların üzerine bıraktığı telefonunun çalması bir olmuştu.

 

Bunu zerre kadar umursamadı. Dudaklarının dudaklarıma temas edeceği sırada, "Telefonun çalıyor," diye mırıldandım.

 

"Bırak çalsın," diye konuştu beklemeden. Ellerini saçlarımın arasına daldırıp, beni kendine çekti ve dudaklarımdan sertçe öptü.

 

Ama telefon susmak bilmiyordu.

 

Bir kaç saniye sonra geri çekildiğinde, sabır dilercesine derin bir nefes aldı. Bakışları telefonu bıraktığı yere doğru dönerken, sinirlendiği belliydi. "Ulan, bilerek mi yapıyorsunuz?" diye söylendiğinde, elini sertçe suya vurdu ve ardından arkasını dönüp kısa bir küfür savurdu.

 

Gözlerimi onun üzerine diktiğimde o, tekrar bana doğru döndü. Telefonun susmayacağını anlamış olacak ki, beni belimden tutarak kaldırdı ve büyük taşın üzerine oturttu. Sudan çıkar çıkmaz, elbisemin kayan askısını düzelttim ve bu sefer kaymamaya dikkat ederek ayağa kalktım. Bu sırada Azer, kollarıyla taşa tutunarak tek hamlede sudan çıkmıştı. Ayağa kalkar kalkmaz büyük taşın üzerinden indi ve elini bana uzattı. Ona tutunarak, taşın üzerinden toprağa indiğimde, bu alan fazla kaygan olmadığından rahatça yürüyebilirdim.

 

Az önce olanlardan dolayı kalbim hâlâ deli gibi atıyordu.

 

Azer, bir kaç adım ilerleyerek telefonunu koyduğu yerden aldı ve aramayı cevaplayarak telefonu kulağına götürdü. "Söyle Orkun, söyle."

 

Sesi o kadar sitemkar çıkmıştı ki, dudaklarım istemsizce kıvrılmıştı. Orkun, muhtemelen beni sormuş olacakki, Azer göz ucuyla bana bakarak, "Yanımda," diye konuştu. "Bir sorun yok, iyi."

 

Orkun, bir şeyler daha söyledikten sonra Azer, "Tamam dönün siz çiftliğe," diye yanıtladı onu. "Geliyoruz biz."

 

Azer bunu söyledikten sonra beklemeden aramayı sonlandırdı. Elimle saçlarımdaki suyu sıkmaya çalışırken, "Sen ne zaman geldin çiftliğe?" diye sordum. "Ve nasıl buldun beni?"

 

Azer'in bakışları benim üzerime dönerken, "Zor olmadı," diye konuştu. "Bakma buranın böyle karışık göründüğüne, çiftlikten kaçan atlar çoğu zaman bu tarafa saparlar. Bu civarda olduğunu tahmin ettim yani."

 

"Hep o Orkun'un yüzünden," diye konuştum, şikayet edercesine. "Ayrıca ne biçim bir at ya bu? Üzerine binen herkesi düşürüyor?"

 

Azer'in dudaklarına belli belirsiz, keyifli bir tebessüm yerleşti. "Sen Cenap Ağa'nın düştüğü ata mı bindin Dilba?"

 

Sinirlerim bozulmuşcasına derin bir iç çektim. "Hâlbuki en başta gayet sakindi," dedim. "Niye böyle oldu hiç anlamadım, at bozuk herhalde." Bu söylediğim şeyle beraber gülmeye başladığında, "Ya gülme," diye çıkıştım. "Zaten sinirlerim bozuk."

 

"Seni geçen defa at binmeye zar zor ikna etmiştim," Azer gülmeye devam ederken, bir kaç adım ilerleyerek atın yularına astığı ceketini aldı ve bana yaklaşarak ceketi omuzlarıma bıraktı. Ardından silahınıda yerden alarak tekrar beline yerleştirdi. "Ve kötü bir haberim var, geri dönmek içinde ata binmemiz gerekiyor güzelim."

 

Bakışlarım ata doğru dönerken, "Ne?" diye söylendim. "Hayatta olmaz, yürüyerek gidelim."

 

Azer, göz ucuyla etrafa baktı. "Sanırım çiftlikten ne kadar uzakta olduğumuzun farkında değilsin," dediğinde bakışları tekrar bana döndü. "Yürüyerek gidersek akşama kadar varamayız."

 

Reddedercesine omuz silktim. "Ya ben burada attan düşmüşüm, sen tekrar ata bineceğiz diyorsun," Çenemle atı gösterdim. "Çok istiyorsan sen git, ben yürüyerek geleceğim."

 

"Dilba..."

 

"Binmeyeceğim diyorum ya," diye söylendim, o ata binmeye hiç niyetim yoktu. "Yok yani, olmaz."

 

Azer, bir kaç saniye bekledi. Gece karanlığı bakışları, yüzümün her zerresinde gezinirken, "Şu an ne söylesem de ikna olmayacaksın değil mi?" diye sordu. Kafamı olumsuz anlamda sağa sola salladığımda hafifçe tebessüm etti ve pes edercesine kafasını salladı.

 

Atı bağladığı yerden çözüp, ipi eline sardı ve ardından diğer elini bana uzattı. "Gel hadi."

 

Ona istediğimi yaptırmanın verdiği keyifle, uzattığı elini tuttum ve beraber yürümeye başladık. Ona bu kadar yakın olmama rağmen dünden beri süregelen aramızda ki o mesafe garip bir şekilde kapanmıyordu. Hâlâ bana kızgındı ve benim de, onun bana kızgın olduğunu bildiğimi biliyordu. Belki ağzımdan çıkacak en ufak bir cümle, küçücük bir pişmanlık belirtisi, aramızdaki tüm buzları eritebilirdi ama benim iradem bunu yapmama asla izin vermiyordu.

Elimde olmayan sebeplerden dolayı pişman olamazdım.

 

Bir kaç dakika boyunca ikimizde konuşmadan sadece yürüdük. Engebeli bir arazi olduğu için, sık sık arkamızdan ilerleyen atı kontrol ediyordu. Bense düşmemek için onun koluna sıkıca tutunmuştum.

 

Dün o notu bana gösterirken, öfkeden delirecek gibi görünüyordu. Dün beni buraya bırakır bırakmaz, çıkıp gitmişti ve gitmesinin bu olayla alakalı olup olmadığını bilmiyordum.

 

Gözlerim onun üzerine dönerken, "Botan denen adamdan bir haber mi var?" diye sordum, pat diye. Bakışları benim üzerime dönerken, bir müddet duraksadı. Ben ise devam etmeyi seçtim. "Dün öyle gitmene başka bir açıklama bulamıyorum çünkü ben."

 

Bu konunun onu sinirlendireceğini bilmeme rağmen, sormayı tercih ettim, çünkü gerçekten merak ediyordum. Tahmin ettiğim gibi de oldu, bakışları tekrar önüne dönerken, "Açma şu şerefsizin bahsini," diye konuştu. "Emin ol, bu konuda sana hâlâ kızgınım Dilba."

 

Bakışlarımı ondan ayırıp, yürümeye devam ettim. "O hengamenin arasında sana nasıl haber verebilirdim?" diye sordum, sesimde herhangi bir suçluluk yoktu. "Ayrıca olanları biliyorsun, sen gösterene kadar o kağıt aklımda bile değildi."

 

Bakışları benim üzerime döndüğünde, "Bu böyle basite alabileceğin bir mesele değil," dedi. "O herifin de, ailesinin de niyeti belli. Ve ben Allah'ın her günü o herifin hangi deliğe girdiğini bulmaya çalışırken, senin böyle umursamaz davranmanı anlayamıyorum."

 

Ters ters ona baktım. "Umursamaz falan davranmıyorum ben," diye konuştum. "Sen konu onlar olunca fazla öfkeli davranıyorsun sadece. Hatta o kadar öfkelisin ki, sana o kağıdı gösterememe sebebimi bilmene rağmen, beni anlamak istemiyorsun."

 

"Lan herif küçücük çocuğu kullanıp benim sevdiğim kadına tehdit mesajı yolluyor ve buna rağmen sen bana fazla öfkeli davrandığımı mı söylüyorsun?" Sinirle güldü. "Söz konusu, senin canın Dilba. Benim için bundan daha ilerisi yok, sen bilmiyor musun bunu?"

 

Herhangi bir şey söylemeden, yürümeye devam ettim ama bakışlarımla ara sıra onu yokluyordum. En sonunda konuyu değiştirme ihtiyacı duyarak, "Tamam kapattım konuyu," diye mırıldandım ve ardından göz ucuyla ona baktım. "Kalacaksın değil mi bu gece?"

 

Azer, "Belli değil," diye konuştu, sesi az öncekine nazaran daha yumuşaktı. "Çok fazla işim var, Midyat'a dönmem gerekebilir."

 

Durgun bir ifadeyle, "Güven halledemez mi?" diye sordum.

 

"Benim orada olmam lazım," diye mırıldandı, göz ucuyla bana bakarak. "Bu onun halledemeyeceği kadar büyük bir mesele."

 

"Ben de bilmek istiyorum," diye konuştum, net bir sesle ardından adımlarım duraksadı ve bedenim ona doğru döndü. Bunu yapmamla beraber onun adımları da duraksamıştı. "Bana bile söylemek istemediğin o mesele neyse, bilmek istiyorum."

 

Dudaklarında histerik bir tebessüm peyda oldu. Bu o kadar belirsizdi ki çok kısa sürmüştü. Bilmemi istemiyordu. Bu bakış, gizli bir şeyi saklama çabasından çok, karşısındaki kişinin bunu bilip incinmesinden çekiniyormuş kadar hassas bir bakıştı. Gözleri yüzümün her zerresinde gezinirken, "Olmaz gülüm," diye mırıldandı. "Çünkü bunu sana anlatsam dahi, beni anlamak istemeyeceğini biliyorum."

 

Gözlerimi gözlerinden bir saniye bile ayırmadım. "Söylemeyeceksin yani?" diye sordum, ama bunu sorarken bile bir şeyleri sezebiliyordum.

 

Bahsettiği mesele her neyse hoşuma gitmeyecek bir şeydi.

 

Sessiz kaldığında daha fazla üstelemedim ama zihnime sızan o istek beynimi çoktan ele geçirmişti. Öğrenmek istediğim bir şey varsa, o bunu bana söylemese dahi ne yapar eder öğrenirdim. Bunu da öğrenecektim.

 

Bir şeyler dönüyordu ve nedense bu şeyin bana ciddi anlamda dokunacağını hissedebiliyordum. Bana bunu açıkça söylemiyor oluşuna sinirlensemde bunu ona asla belli etmedim. Evet, deli gibi merak ediyordum ama bunu bilmesine gerek yoktu.

 

Konuşmadan yürümeye devam ettik. Yarım saatten fazla süren yürüyüş beni epey bir yormuştu ama çiftliğe daha çok vardı. Azer defalarca kez ata binmem konusunda ısrar etse de inadım galip gelmiş ve yolun geri kalanını da yaklaşık bir buçuk saatte gelmiştik.

 

Onu iki saat boyunca yürütmeyi başarmıştım ve yorgunluktan ölmek üzereydim.

 

Çiftliğe vardığımızda Azer atı seyislerden birine vermiş ve beraber çiftlik evine dönmüştük. İkimizin kıyafetleri de toz toprak içindeydi. Yolda kıyafetler kurusada suya düştüğümüz açıkça anlaşılıyordu.

 

Tek temennim, kimseye görünmeden direkt odaya çıkmaktı ama hiçte beklediğim gibi olmadı. Biz, evin önünde vardığımızda, herkesi kapının önünde bizi bekler halde bulduk.

 

Bakışlarım ilk olarak Orkun'u buldu. Kapının girişindeki merdivenlere çökmüş ve bakışlarını bizim üzerimize dikmişti. Ayak bileğindeki sargıyı gördüğümde, attan düşünce yaralandığını anlayabilmiştim. Diğerleri ise yan yana dizilmiş ve merakla bizi inceliyorlardı, sadece İdil yoktu. Asıl şaşırdığım şey Barış'ın da onların arasında olmasıydı. Muhtemelen o da Azer'le beraber gelmişti.

 

Helin koşar adımlarla bana yaklaşıp, "İyi misin Dilba?" diye sordu ve ardından beni baştan aşağı inceledi. "Bir yerini sakatlamadın umarım. At öyle kaçınca biz ne yapacağımızı bilemedik..."

 

"İyiyim," diye mırıldandım ve ardından bakışlarımı Orkun'a doğru çevirerek ona ters bir bakış attım. "Ben bunun hesabını sana soracağım bekle sen... Senin yüzünden attan düştüm."

 

Orkun hafifçe gözlerini kıstı ve "Ben düşmedim sanki," diye konuştu. "Şu ayağımın haline bak."

 

"Beş dakika çiftliğe uğrayalım dedik olanlara bak," diye konuştu Barış, önce bana sonra da Azer'e doğru bakararak. "Hem niye bu kadar geç geldiniz siz ve bu haliniz ne?"

 

Göz ucuyla Barış'a bakarak, "Göle düştüm çünkü," diye konuştum. "Ben düşünce o da mecburen..."

 

"Oo," dedi Barış, kaşları hafifçe havalanırken ve ardından dudaklarının arasında, sadece bizim duyabileceğimiz şekilde geveledi. "Romantik komedi tadında ha?"

 

Azer, Barış'a ters ters bakıp, "Sen susacak mısın lan?" diye söylendi.

 

Orkun arka taraftan, "Kesin ata binmeyeceğim diye o kadar yolu yürüdü bu değil mi?" diye sordu beni kastederek ve ardından göz ucuyla bana baktı ve ayağındaki sargıyı gösterdi. "Gerçi şu halime bakılırsa senin bir daha ata binmemen hepimiz için daha hayırlı olacak gibi."

 

Azer, "Oğlum siz niye Dilba'nın o ata binmesine izin veriyorsunuz lan?" diye sordu ve eliyle atların olduğu yeri gösterdi. "Bin tane at var şurada, bula bula onu mu buldunuz?"

 

Orkun gülerek önce bana, sonra da Azer'e baktı. "Abi emin ol, bu olayda atın hiçbir suçu yok," dedi. "Bu Dilba atın tepesinde bana car car bağırmasaydı bunların hiçbiri olmayacaktı. Bu bağırınca at korkup kaçtı tabi, biz ne yapalım?"

 

"Şuna bak bir de pişkin pişkin gülüyor," diye söylendim ve ardından yere bakındım. "Taş yok mu ya?"

 

Yerden gözüme kestirdiğim ufak taşı elime alarak, Orkun'un ayağına doğru fırlattığımda, hızlı bir hamle yaparak taştan kurtuldu ve kınarcasına dilini damağına vurdu bir kaç kez. "Oldu olacak kafamı da yarsaydın."

 

Ona ters ters bakıp, yanından geçtim ve beklemeden içeriye girdim. Diğerlerinin arkamdan baktıklarını bilsemde, içeriye girene kadar kimseyle göz teması kurmamıştım.

 

Berbat bir haldeydim ve derhal duş almam gerekiyordu.

 

"Aa, Dilba döndünüz mü?" İdil'in sesini duymamla bakışlarım mutfaktan çıkan İdil'i buldu. Gözleri merakla benim üzerimde gezinirken, "İyi misin bari?" diye sordu. "Attan düşmedin inşallah..."

 

Gözlerimi kısarak, "Sence düşmemiş gibi mi duruyorum?" diye sordum ve ardından derin bir nefes aldım. "Neyse ben duş almaya çıkıyorum. Ayrıca o Orkun'a söyle önümüzdeki yirmi dört saat boyunca gözüme gözükmesin yoksa valla elimde kalacak."

 

Bu söylediğim şey İdil'i güldürürken ben daha fazla bir şey söylemeden merdivenlere yöneldim ve yukarıya, odama çıktım. Aklımda hâlâ Azer'in söylediği şey vardı. Bana, söylesemde beni anlayacağını düşünmüyorum demişti ve bu cümle o andan beri zihnimde yüzlerce kez tekrarlanmıştı.

 

Ne demek istiyordu?

 

Bunu bir şekilde öğrenecektim ama daha önemlisi, onun bana bunu neden söylemek istemediğiydi.

 

Sorular zihnimi meşgul etmeye devam ederken, üzerimdeki toz toprak içinde kalmış kıyafetlerden kurtulup ılık bir duşun altına girdim ve yaklaşık yarım saat kaldım o suyun altında. Yürümek için inat etmiştim ve bu beni yorgun düşürmüştü. Aldığım duş üzerimdeki yorguluğu atmamı bir nebzede olsa sağladığında, üzerime bornozumu geçirip çıktım duştan.

 

Üzerime beyaz, salaş bir kazak ve altıma yüksek bel kot bir pantolon giydim. Aslında niyetim pijamalarımı giyip, yatıp uyumaktı lakin saat erken olduğundan ve gece uyuyamayacağımı bildiğimden bu fikrimden vazgeçmiştim.

 

Hem Azer hâlâ buradayken, uyumak biraz saçma geliyordu.

 

Saçlarım hâlâ yeterince nemliydi. Omzuma dökülen tutamları geriye doğru iterek, makyaj masasının üzerindeki tarağı aldım ve tarağı saçlarımın üzerinde yavaşça kaydırdım.

 

Tam bu sırada kapının iki kere tıklatıldığını işittim. Bakışlarım kapıya doğru dönerken, "Gel," diye konuştum sadece ve bakışlarımı tekrar aynaya çevirdim.

 

Kapı aralanır aralanmaz orada kimin olduğunu anlamıştım. Göz ucuyla bir kez daha kapıya baktığımda bu düşüncem onaylanmış oldu.

 

Azer.

 

Üzerindeki kıyafetleri değiştirmişti. Üzerinde simsiyah bir takım elbise vardı. Gömleğinin üstteki düğmeleri her zamanki gibi açıktı. Saçlarının hafiften nemli olduğunu gördüm, duş aldığı belliydi.

 

Kapıyı arkasından kapattı ama ilerlemek yerine orada dikilmeyi tercih etti. Bir kaç saniye boyunca sadece beni inceledi ve "Saçlarını ıslak bırakma," dedi bakışları saçlarımda yavaşça gezinirken. "Hasta olacaksın."

 

Bakışlarımı aynaya doğru çevirerek elimdeki tarağı, masanın üzerine gelişigüzel bıraktım. "Ben böyle kalsın istiyorum," dedim sinir bozucu bir sesle. "Ve merak etme, böyle şeyler beni hasta etmez."

 

Kapı eşiğine hafifçe omzunu yasladı ve ellerini ceplerine koyarak, "Öyle mi?" diye sordu. "Ne hasta eder peki seni?"

 

Dudaklarına yerleşen tebessümü hissetsemde dönüp ona bakmadım. "Genel olarak hepiniz," diye konuştum nemlendirici kutusunun kapağını açmaya çalışırken. "Sinir hastası oldum sayenizde."

 

Kremin kapağını açarak ellerimin üzerine hafifçe damlattım ve kutunun kapağını kapatarak masanın üzerine gereğinden fazla sert bir şekilde koydum. Ellerimi birbirine sürterek, kremi dağıtırken onun bakışlarının hâlâ üzerimde olduğunu hissedebiliyordum.

 

"Yine de dikkat etsen iyi olur," dediğinde, bakışlarım yavaşça onun üzerine döndü. Tam bu sırada çenesiyle saçlarımı işaret etti. "Konağa benzemez buranın havası, serttir."

 

Alayla güldüm. "Oldu, önce ikimizide göle düşür sonra da hasta olacaksın de," Dik dik onun yüzüne baktım. "Dengesizsin işte."

 

Bu sefer kısık bir şekilde güldü. "Bana hiçte şikayetçiymişsin gibi gelmedi," dediğinde, sesi öncekine nazaran daha yumuşaktı. Bakışlarım ona doğru dönmedi ama bana doğru hareketlendiğini hissettim. Saniyeler ardı ardına yok olurken, bana yaklaştığını kalbimin deli gibi çarpmaya başlamasından anlayabiliyordum. Bedenini tam arkamda hissettiğimde, son söylediği cümleyle beraber sıcak nefesi saçlarıma değdi usulca. "Özellikle de beni öperken."

 

Bu hisle beraber gözlerimi kapama ihtiyacı hissetsemde bunu yapmadım. Arkamdaki varlığıyla aramızdaki mesafeleri adım adım ezip geçtiğinde, bakışlarım aynaya doğru tırmandı.

 

Onu ben öpmüştüm değil mi?

 

Evet Dilba.

 

Onun siyah gözleriyle benim elalarım aynanın yansıması eşliğinde birbirine değdiğinde, nefesi bir rüzgar gibi esti saçlarıma.

 

"Seni öptüm," dedim söylediği şeyi tekrar edercesine. "Sen de," Üzerine basa basa devam ettim. "Sen de beni öptün."

 

Gözleri gözlerimden bir an olsun ayrılmazken, "Çünkü karşı koyamadığım tek kadınsın," diye mırıldandı, bir saniye bile beklemeden. "Sana ne kadar kızarsam kızayım, bu asla değişmiyor. Nasıl oluyor bilmiyorum ama benim gibi bir adamı bile bazen kontrol etmeyi başarıyorsun."

 

Elleri saçlarımın arasına sızdı. İncitmek istemediği bir şeyi avuçlarında tutuyormuşcasına nazikti hareketleri. Saçlarımı yavaşça sol omzumun üzerine doğru toplarken, gözleri omuzlarımdan, boynuma doğru yavaşça ilerledi. Yakınlığı nefesimi kesmeye yeterken zorlukla yutkundum. "Kabullenmen iyi bir şey," diye mırıldandım, sesim sakin olsa da kalbim hiçte öyle söylemiyordu.

 

"Gerçek olan hiçbir şeyi reddetme huyum yoktur," dedi kendinden emin bir tavırla. Parmakları tam olarak dövmemin üzerine temas ettiğinde, gözlerim istemsizce kapandı. "Sen bu dünyadaki tüm yalanları doğru kılacak kadar güzelsin, Dilba."

 

Dokunuşu bedenimi hipnoz edecek kadar beni uyuştururken, gözlerim yavaşça aralandı. Söylediği cümlenin bir sarmaşık gibi kalbime dolanıp orada büyüdüğünü hissettim. "Niye yapıyorsun bunu?" Gözlerim aynada onun yansımasıyla buluştu bir kez daha. "Öfkelisin bana. Buna rağmen bana bu sözleri söyleyebiliyorsun."

 

Gözleri, gözlerimi buldu. "Çünkü sevgimden bir an bile şüphe etmeni istemiyorum," dedi beklemeden. "Her ne olursa olsun. Reddedemeyeceğim tek gerçek bu. Sende bil."

 

Sende bil.

 

Bedenimi ağırca ona doğru çevirdiğimde, omuzlarım onun sert göğsüne sürtündü. Kafamı kaldırdım ve yüzüne baktım. Göz göze geldiğimizde, siyahları az önce söylediği cümleyi eksiksiz iletiyordu zihnime. "Dün gece sana gitme dememe rağmen gittin," dedim sakin bir sesle. "O zaman korkmadın mı aşkından şüphe edip etmeyeceğimden?"

 

"Eğer kalsaydım, kalbini kıracaktım," dedi kelimelerinin üzerinde en ufak bir tereddüt barındırmadan. "Ve emin ol senin kalbini kırmak bu hayatta isteyeceğim son şey bile değil."

 

Dudaklarıma belli belirsiz, alaycı bir tebessüm yerleşirken, "Benim kalbimi kıramazsın sen," diye mırıldandım ve ardından kafamı biraz daha kaldırarak gözlerinin içine baktım. "Ha, olur da başarırsan, ki çok zor... O zaman dönüşeceğim kişiyi tanımak bile istemezsin Azer."

 

Dürüsttüm. Karşımdaki kişi aşık olduğum adam bile olsa, canım yandığında, dünyanın en kötü insanına dönüşebilirdim. Ve bu, bu dünyada isteyeceğim en son şeydi. Böyle bir ihtimali hayal ettiğim o an ben bile ürktüm hislerimden.

 

"Ve evet," diye devam ettim soğuk bir sesle. "Gitmeni istemiyordum ama bu bana zerre kadar dokunmadı biliyor musun? Çünkü beni burada bırakıp giderken bile, aklının hâlâ burada olduğunu adım kadar iyi biliyorum."

 

"Bu kadar eminsin yani buna?" diye sordu.

 

"Sen değil misin?" diye sordum hızlıca. Şu an tamamen ona meydan okuyordum. "Bana öfkeli olduğunu söylüyorsun ama öfken bile seni benden uzak tutmaya yetmiyor. Bunu kendi ağzınla söyledin."

 

"Bu konuda sana yeterince dürüst davrandığımı düşünüyorum," dedi, beklemeden. Gözleri saniyelik bir hızla dudaklarıma kaydı ve ardından tekrar gözlerimi buldu. "Ama sen kendine bile dürüst olamıyorsun Dilba. Dün gözlerindeki o ifadeyi saklama çabası bile duymazken, şimdi beni zerre kadar etkilemedi diyorsun. Üstelik bunu her defasında o kadar iyi yapıyorsun ki, görmemiş olsam beni bile inandıracaksın."

 

Gözlerimi gözlerinden bir saniye bile ayırmadan, "Seni merak ediyor veya kıslanıyor olabilirim," diye konuştum. "Ama daha sevgilim bile olmayan adama bunu açıkça söylemek huyum değildir."

 

"Sevgilin bile olmayan adamla sevişmek mi senin huyun?" Parmaklarıyla çenemi kavrayarak, kafamı kendi yüzüne doğru kaldırdı. "Çünkü eğer o telefon çalmasaydı, ne ben duracaktım, ne de sen."

 

"Duramayacak olan sendin," diye kestim sözünü ve ardından belli belirsiz tebessüm ettim. Bakışlarım onun üzerinde uzun uzun gezindi. Evde olunca genellikle takım elbisesinin ceketini çıkarıyordu.

 

Şu an ceketi üzerindeydi, bu da tek bir anlama geliyordu.

 

Bakışlarım tekrar gözlerini bulurken, "Sende buna rağmen yine beni yalnız bırakıp gideceksin," diye konuştum, belli etmemeye çalışsamda bu hiç hoşuma gitmemişti. "Ve emin ol bu sefer nereye gittiğini sormayacağım."

 

Gitmeyeceğim demesini bekledim ama o, uzun uzun gözlerime baktı. Bakışları yüzümün her zerresinde ağır ağır gezinmeye başladığında, "Sormana gerek yok zaten," diye mırıldandı, bu söz ağzından bir özür gibi dökülmüştü. "Duyunca hoşuna gitmeyecek bir yere gittiğimi ben söylemesem bile anladığını biliyorum. Bu gözler başka türlü bakmaz böyle."

 

Yutkundum. "Elvan'la mı ilgili?" diye sordum sadece, sesim bir buzdan farksızdı.

 

Tam bu sırada telefonu çaldı. Dudaklarıma, alaycı bir tebessümün ardına gizlenen öfkeli bir gülüş yerleştiğinde, gözlerimi gözlerimden ayırmadım. Telefonu açmadı ama ben, arayan kişinin ismini görmeden dahi kim olduğunu anlamıştım.

 

Ve o an, bedenimdeki öfkenin adım sesleri doldu kulağıma.

 

•••

 

BÖLÜM SONU

 

Azer'e kızdığınızı biliyorum ama arka planda neler döndüğünü bilseniz çok daha fazla şaşıracaksınız hazırlıklı olun.

 

Olaylar, olaylar...🤭

 

Bölüm kısa gelmiş olabilir ama tam olarak 11.000 kelimeden oluşuyor. Yani benim için yazması baya uzun sürdü.

 

Gelecek bölümde yine herzamanki gibi entrika ve kaosun hüküm süreceğini anladınız. Onun için gelecek bölüme k

adar bol bol yorum yapıp heyecanı zirvede tutalım çünkü önümüzdeki bölümlerde bomba şeyler olacak, şimdiden çıtlatayım size.🥳

 

Yeni bölümde görüşmek üzere, çok çok seviliyorsunuz 🤍

 

Bölüm : 16.02.2026 20:23 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...