
𓆙
Aytekin Ataş, Gitsen de
27. BÖLÜM
"Sadakatin Şeytanı"
Affetmek erdemdir.
İntikam ise, gösteriş.
Gösteriş ise, en büyük zararı verir insana.
Ve insanoğlu bu zamana kadar hep kendine zarar vereni seçmiştir. Çünkü bazı insanlar acıyı daha yakın bulur kendine. Kafasından derdi tasayı atıp, sadece iyiyi düşünmez. Parmağına taş değse, o taşı atanın üzerine dünyaları yıkmak ister. Affetmek istemez, bu en mühimidir çünkü onun için affetmek zaten savaşmadan kaybetmek demektir.
Bende savaşmadan kaybetmek istemeyen öfkeli bir esiriydim artık o duygunun.
Ve artık geri adım atmak demek, ölmek demekti.
"Hanımlar..."
"Dilba," diye konuştu Azer, sesinde uyarı dolu bir tını vardı. "Yeter bu kadar."
Artık durabileceğim bir noktada değildim. Durmazdım. Azer'le saniyelik olarak göz göze geldiğimde onun gözlerinde gördüğüm şey bir hayal kırıklığı mıydı bilmiyorum ama bunu görmek bile beni yolumdan döndürmeye yetmedi. Çünkü ben o yolun tam ortasındaydım. Geriye dönsem de, ileriye yürüsem de hep aynı dozda yanacaktı canım.
O yüzden gözlerimizin o görünmez temasını keserek, tüm kadınların buraya doğru dönmesini izledim. Lebriz Hanım, ne oluyor dercesine ayağa kalkıp bulunduğumuz yere doğru yürümeye başladığında, diğerleri de bir bir onun peşine takılmıştı.
Orkun sadece benim duyabileceğim bir şekilde, "Yapma," diye konuştu. "Yapma Dilba."
Adil Bey'in oturduğu yerden yavaşça ayağa kalktığını gördüm. Gözlerinde belirgin bir kabulleniş hüküm sürerken, "Hiç kimse karışmasın," diye konuştu kesin bir sesle. Ardından bakışları beni buldu ve bir süre sadece bana baktı. Belki de buraya geldiğim günden beri ilk defa bu kadar uzun bakabilmişti yüzüme. "Söyle," dedi kafasını ağır ağır sallayarak. "Madem vakti geldi, söyle."
"Neyi söyleyecekmiş ya?" diye sordu Arzu, adeta koşarcasına yanımıza geldiğinde. Sesinde bariz bir telaş hakimdi. "Adil, ne oluyor?"
Onun bu telaşını fırsat bilerek, "Ne olduğunu ben söyleyeyim Arzu'cuğum," diye mırıldandım ve ardından bakışlarımı gelen misafirlerin üzerinde tek tek gezdirdim. "Hem böylelikle, herkes öğrenmiş olur. Gizli saklı kalmaz ha ne dersin?"
"Baba..."
"Orkun," diye sertçe çıkıştı bu sefer Adil Bey. "Karışma."
Arzu anlam veremiyormuş gibi ikisine baktı. "Ne oluyor ben hiçbir şey anlamadım," dedi. "Ne saçmalıyor bu kız?"
Alayla güldüğümde, tüm bakışlar birer birer benim üzerime döndü. "Ben ne saçmaladığımı sana açıkça anlatayım o zaman," Bakışlarım bir an Adil Bey'e dokundu, ardından da Arzu'ya. "Hani Adil Bey annemi bu konaktan karnında bebeğiyle bir başına yollamış, bence çoğunuz hatırlarsınız." İşaret parmağımı Adil Bey'e doğrulttum. "İşte Adil Bey beni yıllar evvel nasıl hayatından çıkarıp yok saydıysa, Adil Bey'in bizzat öz babası da ona, onun bana yaptığı şeyin aynısını yapmış."
Arzu, bilinmemesi gereken bir sırrın açığa çıkmasının verdiği o çaresizlik eşliğinde hızlıca Adil Bey'e döndüğünde, misafirler kendi aralarında fısır fısır konuşmaya başlamıştı.
Tam bu sırada Lebriz Hanım'ın bakışlarının öfkeyle bana döndüğünü gördüm. Bu sefer saklamayı başaramamıştı ve yüzündeki öfkenin dozu baya bir yüksekti. Dikkati üzerine çekmek için bastonunu bir kez, sertçe taş zemine vurdu. "Yeter bu kadar küçük hanım," dedi, sesi adeta emir verir gibiydi. "Derhal yukarı çık."
"Ah, yok," dedim oldukça alaycı bir sesle. "Madem Adil Bey kendi öz kızını terkederken bir an bile tereddüt etmedi, o zaman ben de bildiklerimi söylemekten çekinmem. Herkes duysun, Adil Bey, Hasan Boranlı'nın öz oğlu değil."
Hep bir ağızdan çıkan şaşkınlık nidaları avlunun içini doldururken, Azer'in elini ensesine götürüp sinirle arkasını döndüğünü ve bir kaç adım uzaklaştığını gördüm. Olanlara mani olmak gibi bir niyetinin olmadığını biliyordum ama bu durumdan asla memnun değildi. Gözleri tekrar beni bulurken, gözlerinde gördüğüm ifade yaptığımı onaylamayan cinstendi.
Bir yandan misafirler, "Nasıl ya?" diye sormaya başladıklarında bakışlarım bir kez daha Adil Bey'e döndü.
İnkar etmiyordu. Beni yalanlamıyordu. Ve bu benim de garibime gitse de herhangi bir şeyin beni bir an bile duraksatmasına izin vermeden, Lebriz Hanım'a çevirdim bakışlarımı. "Bunca zaman özenle saklamaya çalışmışsınız bu sırrı ama o kutunun kapağı açıldı Büyük Hanım," dedim. Ardından gözlerimi misafirlerin üzerinde tek tek gezdirdim. "Hasan Boranlı'nın erkek çocuğu olmadığı için, aynı aşiretteki başka bir adamdan para karşılığı adamın oğlunu evlatlık aldığını, hatta ve hatta adam sonra gidip ötmesin diye adamı da öldürtüğünü kimse size söylememiştir, hatta ve hatta karısıyla zorla evlendiğini de," Belli belirsiz gülümsedim. "Adil Bey'in annesi oğlundan ayrılmamak için el mecbur kabul etmiş Hasan Boranlı'yla evlenmeyi. Evlendikten sonra da, Adil Bey'i, Hasan Boranlı'nın oğlu diye yutturmuşlar herkese. Şeytanın bile aklına gelmez öyle değil mi?"
Orkun'un burnundan sinirle sert bir nefes aldığını işittim ama herhangi bir şey söylemedi bu sefer. Engel olmanın bir işe yaramayacağını anlamış gibiydi bu yüzden sadece izlemekle yetinmeyi seçti. Lakin Arzu'nun susmaya hiç niyeti yoktu. Öyle ki, gözlerinden adeta alev saçıyordu bana. "Bu kız yalan söylüyor," dediğinde işaret parmağını bana doğrultmuştu. "Utanmadan herkesin içinde düpedüz yalan söylüyor. Sen ne istiyorsun ya Adil'den? Niye yapıyorsun bunu bize?"
O inkar etmeye devam ederken, "Doğru mu bu Adil Ağa?" diye sordu, adamlardan biri. "Bu kız ne söylüyor böyle?"
Bu soruyla beraber bir çok kişinin bakışları Adil Bey'e döndü. Herkes onun ağzından duymak istiyordu doğru olanı lakin onun ortaya attığım bu gerçeği reddedeceğini hiç zannetmiyordum. Ve beklediğim gibi de oldu, ayağa kalktı ve bir yanlışı kabullenmiş edasıyla ağır ağır kafasını salladı. "Söyledikleri kelimesi kelimesine doğrudur," dedi ve o an ortam aniden buz kesti. Tüm sesler bir anda susarken, Adil Bey bakışlarını avludaki herkesin üzerinde gezdirdi yavaşça. "İnkar edecek değilim. Hasan Boranlı'nın tek öz evladı kardeşim Dilcan'dır."
"Adil..." diye konuştu Dilcan Hanım ama Adil Bey elini kaldırarak onu susturdu.
"Ama," diye devam etti Adil Bey ve göz ucuyla bana baktı. "Gerçek bir Boranlı olmadığım doğru değil," Bakışları tekrar misafirlerin üzerine döndü. "Öz babam bizzat Boranlı aşiretine mensuptu. Evet ağa değildi ama o da bu aşiretin kanını taşıyordu," dedi ve elini yavaşça havaya kaldırarak parmaklarının arasındaki tespihi avuclarının içine aldı. "Ben de, ailemde bu avludaki herkes kadar Boranlı kanını taşıyoruz."
Lebriz Hanım'ın bakışları Adil Bey'e döndü. "Açıklama yapmak mecburiyetinde değilsin," dedi ve ardından bakışları beni buldu tekrardan. "Küçük Hanım öfkesinden dolayı ailemiz arasındaki şeyleri ortalığa saçma derdinde. Onun öfkesine veriyorum ama başka kimsenin bu durumu sorgulama cürettinde bulunacağını düşünmüyorum."
Bu son cümleyi misafirlere bakarak söylemişti. Sesindeki o bariz tehditkar tını, misafirlerin suspus kesilmesine sebep olurken Berşan Hanım'ın, Lebriz Hanım'a doğru yaklaştığını gördüm. Sadece Lebriz Hanım'ın duyabileceği şekilde bir şeyler söylediğinde Lebriz Hanım'ın bakışları tekrar benim üzerime dönmüştü.
Tam bu sırada Arzu'nun, Adil Bey'e bakarak, "Bu kızın şu an ne yapmaya çalıştığının farkında mısın sen Adil?" diye sorduğunu gördüm. Gözlerinde anlam veremiyormuş gibi bir ifade vardı. "Ya bir de açıklama yapıyorsun. Hayır ben kafayı yiyeceğim artık..." Bakışları bu sefer bana döndü. "Sen gideceksin bu konaktan, anladın mı beni? Değil bu konaktan, bu şehirden de gideceksin."
"Sen kimi kimin evinden kovuyorsun?" diye araya girdi Berşan Hanım. "Sen bu konaktan birini kovacak son insan bile değilsin. Haddini bil."
"Yeter bu kadar saçmalık," dedi Şahin, sabrı taşmış gibi ve ardından bana doğru baktı. "Dilba, bizimle geliyorsun kızım."
Adil Bey'in bakışları bir yıldırım gibi Şahin'in üzerine döndü o an. "O senin kızın değil," dedi oldukça sert bir sesle. "Hiçbir yere gelmeyecek."
Bu tepkisini beklemediğim için bir anda bakışlarım ona doğru döndü. Bu kadar sert bir tepkiyi sadece ben değil, burada ki hiç kimse beklemiyordu. Bir an afallar gibi olduğumda, annemin bir adım ileri çıktığını gördüm bu sefer. "Ama benim kızım," dedi Adil Bey'e dik dik bakarak. "Ve ben de kızımı burada bırakmayacağım."
Arzu'nun bakışları bir ok gibi annemin üzerine saplandı. "Kızın da aynen senin gibi yılanın önde gideni biliyorsun değil mi bunu?" Kafasını hızlıca salladı ve o an hızlı bir hareketle Orkun'un belindeki silahı çekti. Ben daha ne olduğunu anlamadan Arzu hızlıca bana doğrulttu namluyu. "Yeter artık, mahvettin hayatımızı..."
Üzerime doğrultulan silaha doğru indirdim bakışlarımı. Bu sırada avludaki herkes hareketlenmişti. Orkun, "Anne saçmalama," diye bağırdığında, benim dudaklarıma alaycı bir gülümseme indi.
Ama o an Azer'in, "Yenge," diye sertçe bağırdığını duydum.
"Arzu indir o silahı," dedi Adil Bey Arzu'ya doğru dönerek.
Ve daha bir kaç saniye geçmemişti ki Azer'in, Arzu'nun elinden silahı sertçe çektiğini gördüm. Azer, silahı Orkun'a doğru uzattığında, Orkun beklemeden silahı aldı ve tekrar beline yerleştirdi. Bu sırada Azer'in bakışlarına yerleşen öfkenin arttığını gördüm. Bakışlarını misafirlerin üzerinde tek tek gezdirdi ve "Herkes evlerine dağılsın," diye konuştu, sakin tutmaya çalıştığı bir sesle. Bir müddet kısa bir sessizlik olduğunda, sesi bu sefer oldukça sert çıktı. "Herkes evlerine dağılsın dedim."
Bu son emirle beraber herkes birbirlerine bakarak, hareketlenmeye başlamıştı. Misafirler birer birer kapıya doğru ilerlemeye başladıklarında, onlar çıkana kadar kimse tek kelime etmemişti. Lakin Elvan'ın ailesi hâlâ daha avludaydılar ve gitmek gibi bir niyetleri yoktu anlaşılan. Özellikle annesinin bana olan bakışları gözümden kaçmamıştı, sebebini az çok tahmin edebiliyordum.
En sonunda avlu boşaldığında, Adil Bey'in bakışları yavaşça Azer'in üzerine döndü. "Neden çıkarttın misafirleri?" diye sordu belli belirsiz, histerik bir tebessüm eşliğinde. "Neyin ne olduğunu herkes öğrendi zaten. Yıllardır saklamaya çalıştığımız her şey bir kaç dakika içinde döküldü ortaya," Kafasını ağır ağır salladı. "Ağalığı haketmediğim tescillenmiş oldu, tam da senin yıllardır istediğin gibi."
Azer'in bakışları, Adil Bey'in üzerine saplandı. "Eğer böyle bir şey istiyor olsaydım, bu sır bu zamana kadar gizli kalmazdı emin ol," dedi oldukça kesin bir tavırla. Ardından gözlerinde, öfkenin ardına gizlenmiş soluk bir meydan okuma yerleşti. "Mevzu ağalıksa, senin ağalığı haketmediğin bu sır ortaya çıkmadan önce de belliydi. Sen bunu gayet iyi biliyorsun."
Adil Bey kabullenmişcesine belli belirsiz gülümsedi. Tam bir şey söyleyecekti ki, Arzu'nun araya girdiğini işittim. "Ama bu sırrın bu kız tarafından ifşa edildiğini değiştirmiyor," dedi ve Lebriz Hanım'a döndü. "Bir şey demeyecek misiniz Büyük Hanım. Her şeyi mahvetti bu kız, sizin yıllardır sakladığınız sırrı cümle alem biliyor artık."
"İşinize karışmak gibi olmasın ama Arzu Hanım haklı," dedi Elvan'ın annesi. Lebriz Hanım, onların gitmediğini yeni farkediyor olacak ki, ters ters Elvan'ın annesine baktı. Ama kadın cümlesini tamamlamakta kararlı gibiydi. "Zaten kızımın düğününde de gelip aynı şeyi yapmamış mıydı? Hepimiz şahidiz, bizzatta ben."
Elvan annesinin koluna dokunarak ona susmasını işaret ettiğinde, buz gibi bakışlarım kadının üzerine çevrildi hızlıca. "Sen kimsin tam olarak?"
Bu sırada, Berşan Hanım'ın bakışları Elvan'ın annesi ve babasının üzerine döndü. "Siz bu konuya karışmasanız çok iyi olur, zaten herkes yeterince gergin, bilmem anlatabiliyor muyum?"
"Bize yedi yabancıymış gibi davrandığınızın farkındasınızdır umarım Berşan Hanım," dedi bu sefer Elvan'ın babası olduğunu tahmin ettiğim adam. Oldukça sert birine benziyordu. "Biz de bir aile sayılırız artık."
Lebriz Hanım, sinirlendiğini belli eden bir ifade yerleştirdi suratına. "Bu sizin dahil olabileceğiniz bir durum değil Yılmaz Bey," dedi ve ardından bakışları Elvan'a doğru döndü. "Elvan sen annenle babanı yolcu et kızım. Münasip bir vakitte tekrar ağırlarız."
Adının Yılmaz olduğunu öğrendiğim adamın bakışları benim üzerime çevrildi kısa bir an ve ardından imayla bakışlarını Lebriz Hanım'a çevirdi. "Gidelim madem," dedi, hafiften öfkeli bir sesle. "Mardin'in diline doladığı bir kız için dünürlerimizin konağından da kovulacakmışız demek ki..."
Onlar tam arkalarını dönüp gidecekleri sırada Azer'in bakışlarına tarifi mümkün olmayan bir öfkenin yerleştiğini gördüm. "Ne dedin lan sen?"
Azer'in bu cümlesi onları duraksattı. Böyle sert bir tepki Azer'den beklenilecek bir şeydi elbette ama onlar, bu cümleden dolayı böyle bir tepkiyle karşılaşmayı beklemiyorlardı.
Elvan'ın babası Azer'e doğru dönerek anlam veremeyen bir ifadeyle Azer'in yüzüne baktığında, Elvan'ın telaşlı bir tavırla babasına doğru yaklaştığını gördüm. Tam ağzını açıp babasına bir şey söyleyecekti ki, Azer'in o tarafa doğru yürümesiyle tekrar susmak zorunda kalmıştı.
Azer'in bu hareketiyle beraber, diğerleri de hareketlenmişti. Lebriz Hanım, Harun ve Orkun'a göz işareti yaparak Azer'in arkasından gitmelerini söylediğinde Harun ve Orkun direktmen Azer'in peşine takılmışlardı. Ama bu sırada beni şaşırtan şey Adil Bey'in de o tarafa doğru yürümesi olmuştu. Üstelik yüzündeki ifade hiçte sakin görünmüyordu.
Azer, Elvan'ın babası Yılmaz Bey'in tam karşısında durduğunda, bir an bile düşünmeden adamın iki yakasını kavrayarak adamın sırtını sertçe arkasındaki duvara yasladı. "Ne dedin lan sen?" diye tekrar etti sorusunu ama bu sefer sesi tüm konağı inletmişti.
Kimse araya girmeye cesaret edemedi. En azından Orkun ve Harun'un bir şey yapmasını bekledim ama onlar Yılmaz Bey'in adamlarının Azer'e yaklaşmasına dahi izin vermediler.
Elvan'ın, "Azer," diye bağırdığını işittim ama bu sözü havada kalmıştı.
O sırada Yılmaz denen adam, neye uğradığını şaşırmış gibi Azer'e doğru kaldırdı bakışlarını. "Ne yapıyorsun Azer Ağa?" diye çıkıştı öfkeli bir sesle. "Yalan mı ulan söylediklerim?"
Azer, adamın bedenini duvara sertçe bastırdı. "Sen kimsin lan?" diye çıkıştı. "Ulan benim çatımın altında bu lafları söyleyecek adamın dilini boğazından söker alırım ben, sen kimsin?"
Bu son iki kelimeyi o kadar sert bir sesle söylemişti ki, Yılmaz denen adamın gözlerine o an yerleşen tedirginliği görmem uzun sürmedi. Azer, adamın bedenini bir çuval gibi yere attığında, belindeki silahı çıkararak hızlıca sürgüyü çekti ve namluyu adama doğrulttu. Bununla beraber, Azer'in adamları ve Yılmaz Bey'in adamları aynı anda birbirlerine silah çektiler.
Bir kaç kişi telaşla bir şeyler söyledi ama kimin konuştuğunu idrak edemeyecek kadar bulanıktı zihnim. Sadece Azer'in, Yılmaz Bey'in üzerine doğru yürüdüğünü gördüm. "Sıkayım mı lan kafana şimdi?"
Adamlardan biri silahını Azer'e doğrulttuğunda, Adil Bey'in silahını çekerek adama doğru çevirdi namluyu. Bu hareketi o an ciddi anlamda beni şaşırtmıştı. Harun ve Orkun ise tetikte bekliyorlardı. Her an bir silah patlayabilirdi.
Ayakta durmakta zorlukla direniyordum ve biraz daha zorlasam düşüp bayılacaktım şuraya. Bu kaosa sebep olduğum için suçluluk duymam gerekiyordu ama tamamen hissizdim. Hatta o kadar hissizdim ki, kendi varlığımı bile unutmak üzereydim.
Yılmaz Bey'in, düştüğü durumdan dolayı derin bir utanç duyuyor olacak ki, zorlukla yerden kalkarak Azer'e doğru baktı ve, "Ayıp ettim kabul," dedi sanki bunu söylemek bir mecburiyetmiş gibi. "Ama sende ayıp ediyorsun Azer Ağa," Bakışları silaha doğru indi. "Kendi konağında başka bir ağaya, üstelik karının babasına silah çekiyorsan, bilki büyük ayıp ediyorsun."
Azer, "Lan sen ne ayıbından bahsediyorsun," diye sertçe çıkıştı. Ardından öfkesine hakim olmaya çalışarak burnundan sert bir nefes aldı ve dudaklarından kısık bir küfür duyuldu. "Yaşına hürmeten susuyorum," dedi bakışları tekrar Yılmaz Bey'e dönerken. Bu sefer gözlerinde tehditkar bir ifade belirdi. "Ama eğer senin ağzından buna benzer tek bir laf daha duyarsam, büyüğümsün demem keserim cezanı."
Azer'in bu sözüyle beraber silahlar teker teker inmeye başladığında, daha fazla dayanamayarak arkamı döndüm ve kapıya doğru yürümeye başladım. Tam bu sırada annemin benim peşimden geldiğini biliyordum ama bana seslenmesine rağmen dönüp ona bakmadım bile. Eğer burada bir dakika daha durursam ciddi anlamda kafayı oynatacaktım.
Avlu kapısından geçerek konağın önündeki sokağa çıktığımda, bakışlarımı iki tarafta da gezdirdim. Şahin'in adamları en az üç arabayla konağın önünde bekliyorlardı. "Dilba," annem bir kez daha bana seslendiğinde onu umursamayıp en öndeki arabaya doğru ilerledim ve arabanın yanı başında bekleyen adamın elinden anahtarı kapıp, hızlıca şoför koltuğuna geçtim.
Adamlar şaşkın bir şekilde bana bakarken ben çoktan kapıları kilitlemiş ve arabayı çalıştırmıştım. Annemin sokağa çıktığını gördüm. O, ne yapıyorsun dercesine kafasını sağa sola salladığında beklemeden gaza bastım. Arabayı oldukça hızlı bir şekilde konağın olduğu sokaktan çıkardığımda, bakışlarım adeta donmuş gibi ön camdan ayrılmıyordu.
Daha bir kaç saniye geçmeden telefonumun çalmaya başladığını duydum. Annemin şu an öfkeden delirdiğini adım kadar iyi biliyordum. Biraz sonra bir mesaj bildirimi duydum, telefonumu elime alarak ekranı açtım.
Annem: Her nereye gidiyorsan geri dön ve hemen bizim eve geç.
Bedenime yüklenen o yoğun öfke ve anlamlandıramadığım karmakarışık duygular nefesimi keser gibi olduğunda, telefonumu kökten kapatarak yan koltuğa doğru attım ve bakışlarım tekrar yola döndü.
Arkama yaslanarak gaza daha çok yüklendim. Öyle hızlıydım ki, ana yola çıkmam üç dakika bile sürmemişti. Saat geç olduğu için yollar sakin sayılırdı. Ana yolda araba gitgide hızlanırken, boğazıma oturan yumru gitgide büyüyordu. Ne yaptığım hakkında en ufak bir fikrim yoktu. Kafamın içindekiler ise asla susmuyordu. Bir elimle duraksiyonu kavrayıp, diğer elimi saçlarımın arasına daldırdım ve derin bir nefes aldım.
Sus.
Sus.
Sus.
Susmuyordu. Kafamdaki o ses, Yaren'in sesi. Asla susmuyordu.
Parmaklarım hızlıca teybin tuşlarına dokundu. Çıkan ilk müziğin sesini yükselttim. Sanki müziğin sesi yüksek olursa kafamdaki sesleri susturabilirmişim gibi. Yüksek müzik sesi arabanın içini doldururken, araba ana yolda hızla ilerliyordu.
Arabanın yarıya kadar açık olan camından içeri sızan rüzgar bir bıçak gibi saplanıyordu tenime. Nereye gittiğim hakkında hiçbir fikrim yoktu. Araba olması gerekenden çok daha hızlı bir şekilde, ilerliyordu. Şehir merkezinden yeterince uzaklaşmıştım. Yaklaşık on dakikadır, nereye gittiğimi bilmeden ilerliyordum ve sanki bir rüyadaymışcasına dalgın ve kontrolsüzdüm.
O an, beni art arda çalan korna sesleri kendime getirdi. Bakışlarımı dikiz aynasına çevirerek arkamdaki yola baktığımda, yolda sadece bir araba olduğunu farkettim. Ve bu araba gayet tanıdıktı. Siyah Range Rover'ın farları, arabanın içindeki kişiyi görmemi engellese de tahmin etmek zor değildi. Peşimdeki araba, Azer'in arabasıydı.
Bakışlarımı dikiz aynasından ayırarak gaza biraz daha yüklendim. Durmak gibi bir niyetim yoktu ama o da en az benim kadar ısrarcıydı çünkü arabası gitgide daha çok yaklaşıyordu bana. Artık kornaya basmıyordu. Arabası sessizce benim arabama yaklaşırken, dikiz aynasından bir kez daha ona baktım. Ve tam o anda onun arabası, kullandığım arabaya yetişti ve sağ tarafımdan ilerleyerek beni geçti. Arabamdan yaklaşık yirmi-otuz metre ötede durup önüme kırdı ve yolu kapattı.
Durmaktan başka çarem kalmayınca, hızlıca frene bastım ve bakışlarımı onun arabasına diktim. Bir saniye bile beklemeden arabadan inip kapısını sertçe kapattı ve benim bulunduğum arabaya doğru yürümeye başladı. O an karanlığa rağmen gözlerinde ki o ifadeyi görebildim. Öfkeyi, ve ardına gizlenmiş ciddi bir kırgınlığı...
Arabanın kapısını açtım ve acele etmeden indim arabadan. Tam bu sırada o çoktan yanıma gelmişti bile. Gece karanlığı gözleri, gözlerime saplandığında açık bıraktığım araba kapısını ayağıyla iterek sertçe kapattı ve bana bir adım yaklaştı. "Neydi bu?" dedi gözlerimin içine bakarak. "Sen ne yapıyorsun Dilba?"
Derin bir nefes alma ihtiyacı hissettim. "Arabanı çek," dedim zorlukla. "Gideceğim, yalnız kalmak istiyorum."
Dediğim şeyi umursamadı bile. "Sen az önce nasıl bir şey yaptığının farkında mısın Dilba?" diye sordu, öfkenin en koyu tonunu sığdırdığı gözlerini benim üzerimden bir saniye bile ayırmayarak. "Sen az önce koca bir sırrı tüm Mardin'in önüne serdin ve tek kelime etmeden çıkıp gitmeye çalışıyorsun. Ne bu, çocuk oyuncağı mı?"
Gözlerim onun gözlerine doğru uzun bir yol aldığında, gözlerimde ki hissizlik içimde cayır cayır yanan her duyguya meydan okumaya yeminliydi. Sinirlenmedim veya üzülmedim, sadece öylece gözlerine baktım. "Biliyordun," diye mırıldandım yorgun bir sesle. "İsteseydin eğer, engel olurdun bana ama sen izlemeyi seçtin."
Dudağının kenarı hafifçe yukarı kıvrıldı ama bu keyiften tamamen uzak bir ifadeydi. "Eğer engel olsaydım, bunu gerçekten yapıp yapmayacağını hiçbir zaman bilemeyecektim," derken sesi bir beton kadar soğuktu. "Bana yalan söyleyip, söylemeyeceğini de."
Sustum. Çünkü karşımdaki adam bu sefer çok haklıydı. Ben yalancıydım. Yalancı, bencil ve kindardım. Sadece bunlardan ibarettim.
Dilba, sadece bunlardan ibaretti.
Bir müddet sessizliğin ardından, tekrar konuşmak için birikti kelimeler dilimin ucunda. Çünkü susmaya devam edersem kendime yenilirdim. Boğazımın yanmaya başladığını hissederken, "Seni haklı çıkardığım için kendimi suçlamayacağım," diye mırıldandım. "Çünkü sana yalan söylerken bile, bana inanmadığını gözlerinde gördüm Azer."
Azer, "Yanılıyorsun Dilba," diye konuştu beklemeden. Ardından işaret parmağını bana doğrulttu. "Bu sefer gerçekten yanılıyorsun çünkü eğer bunu bana kendin gelip anlatsaydın," duraksadı ve bakışları yüzümün her zerresinde ağır ağır gezindi. "Sana engel olmazdım."
Kafamı salladım, "Olurdun Azer."
"Olmazdım," dedi bu sefer, sesi oldukça kendinden emin çıkmıştı. "Sana yemin ediyorum, engel olmazdım Dilba."
"Ben__"
"Sen," diye kesti lafımı. "Sen yalan söylemeyi seçtin," Bu sefer bana bir adım yaklaşarak tam gözlerimin içine baktı. "Sen, her şeyin farkında olduğumu bile bile, bana yalan söylemeyi seçtin."
Kelimeleri bedenime bir bıçak gibi saplandığında, gözlerimi onun gözlerinden çekmedim bir süre. "Çünkü yalan söylemek işime geldi," Ağır ağır kafamı salladım. "Hani dün gece bana terasta demiştin ya, ben öyle arkadan sinsi planlar yaparak savaşmam diye," Zorlukla yutkundum. "İşte ben yaptım Azer. O adama karşı o kadar çok nefret doluyum ki, ne yaparsam yapayım içim soğumuyor. Ve haklısın ben ona zarar vereceğim diye sana yalan söylemeyi bile göze aldım."
Azer, anlam veremiyormuş gibi hafifçe arkasını döndü ve bir kaç adım ilerledi. Sakinleşmek adına derin bir nefes aldığında, kafasını hafifçe yukarıya kaldırdı ve bir kaç saniye sonra tekrar bana döndü bakışları. "Neden lan, neden?" diye sordu, sesi az öncekine nazaran daha yüksek çıkmıştı. Gözleri yüzüme doğru tırmanırken, yüzünde sorgulayıcı bir ifade vardı. "Adil Bey'e olan öfkenin sebebi sadece sana babalık yapmamış olması mı Dilba?" Kafasını belli belirsiz salladı. "Benim buna artık hiç inanasım gelmiyor."
Güldüm. Ona yalan söylediğim için tüm bunları işitirken, başka bir yalanım daha ayağıma bir sarmaşık misali dolanıyordu. Gözlerimi ondan ayırıp bir süre sadece güldüm ama bu gülüşüm tamamen öfkedendi. "Bence gayet inandırıcı biliyor musun," dediğimde bakışlarım yavaşça karşımdaki karanlığa doğru ilerledi. "Bana babalık yapmamış bir adamı, kendi silahıyla vurmanın nesi yanlış söylesene? Yirmi yıldır bir kızı olduğunu unutmuş bir adamı, kendi gerçeğiyle yüzleştirmek istememin nesi yanlış? Bu konuda yanılıyorsun Azer," Gözlerim tekrar onun gözlerini buldu. "Çünkü benim yaşadığım şeyi hiçbir zaman yaşamadın sen."
Kelimeler dudaklarımdan o kadar sitemli çıkmıştı ki, o an Yaren'in yaşadıklarını ne kadar fazla sahiplendiğimi kendim bile idrak edemedim. Nefret ediyordum bu duruma düşmekten. Söylediklerimden de, yaptıklarımdan da nefret ediyordum.
Azer'in gözlerine o an öyle bir ifade indi ki, ilk defa gözlerinde suçlayıcı bir ifade gördüm bana karşı. Onun yüzünde mimik dahi oynamasa da bunu iliklerime kadar hissetmiştim. "Adil Bey'i bir kenara bırak," dediğinde işaret parmağını göğsüne vurdu. "Beni de bir kenara bırak," Çenesiyle beni işaret etti "Bence senin önce kendinle yüzleşmen gerekiyor. Çünkü hırsın gözünü o kadar karartmışki, uğruna her şeyi heba edebileceğini düşünüyorsun. Aşkını bile."
Gözlerimde biriken gözyaşlarına aldırış etmeden, "Ben heba ettim öyle mi?" diye sordum. O an gözlerimden tek damla yaş akmasına izin vermedim ve bunu alaycı bir tebessümün ardına gizleyerek ondan bir saniye olsun ayırmadım bakışlarımı. "Evet ben babasından nefret eden, ona her fırsatta zarar veren bir kız olarak bilineceğim doğru. Senden sakladığım için de ben suçluyum, tamam." Gözlerime suçlayıcı bir ifade indirdim. "Ama ben Mardin'de metres olmak gibi aşağılık bir şeyle anılıyorsam, bununda tek suçlusu sensin Azer. Eğer ben bu gün o adam tarafından o hakaretlere maruz kaldıysam..."
"Dilba," diye kesti sözümü, devamını duymaya tahammül edemeyecek gibiydi. "Yeter."
"Ne oldu?" diye sordum. "Şimdi söylesene kim heba etmiş oluyor bu aşkı ha?"
Gözlerime baktı sadece. Ama bu gözler canımı yakmaya yetti ilk kez. Çünkü, her zaman beni anlıyormuş gibi bakan adam, ilk defa söylediklerime yabancıymış gibi bakıyordu. Bana bir adım yaklaşarak, "Bunu bana sen mi söylüyorsun?" diye sordu. "Ona olan güvenimi bir gecede paramparça eden kız mı söylüyor?"
Paramparça.
Sadece güvenini değil, kendi kalbimi de paramparça ettiğimden haberi var mıydı?
Bedenime yoğun bir güçsüzlük yüklendiğinde, yine de kaçırmadım gözlerimi ondan. "Bana olan güvenin bir gecede mi paramparça oldu, yoksa kendini mi avutuyorsun bu sözlerinle?" Kafamı hafifçe sağa sola salladım. "Ben güvenilemeyecek bir kadınım ve sen bana güvenmeyecek kadar zeki bir adamsın. Ben güvenilemeyecek biri olduğumu çoktan kabul ettim."
"Ben de kabul ettim," dedi bir an bile beklemeden. "Bunu söylemek yerine kafama sıkmayı tercih ederdim ama, bu gece yaptığın şeyle bana bunu kabul ettirdin sen."
İstesem çok şey söylerdim ama o an her şeyden çok susmayı tercih ettim. Hiç kimseye karşı olmasada, ona karşı suçlu olduğumu biliyordum. Şu an bana böyle bakmasının da sebebi bendim. Ben ve yapmak zorunda olduklarım.
O da benimle beraber bir müddet sustu. Sakinleşmek mi istiyordu yoksa, kafasında bir şeyleri netleştirmek miydi niyeti bilmiyordum ama konuşsa bile iyi şeyler duymayacağım kesindi. Izdırap gibi geçen o saniyelerin ardından hafifçe bana döndü ama yüzüme bakmadı. "İdil'le beraber çiftliğe gideceksin," diye konuştu mesafeli bir sesle. "Bir kaç gün konaktan uzaklaşman daha iyi olacak."
Başım dönmeye başlarken, herhangi bir şey söylemedim ve ona son kez bakarak arabaya doğru dönüp kapıyı açtım.
Tam arabaya bineceğim sırada, "Nereye?" diye sordu.
Ona bakmadan, "Annemin konağına," diye konuştum ve arabaya bindim. "Sen istiyorsan gidebilirsin çiftliğe."
Arabanın kapısını kapatıp, arabayı çalıştırdım ve dikiz aynasından arka tarafı kontrol ederek geri geri sürmeye başladım. Yolun kenarında ki geniş toprak alana doğru gerileyerek, arabayı geldiğim yola doğru çevirdim ve gaza basarak uzaklaşmaya başladım oradan. Dikiz aynasından gördüğüm son görüntü, Azer'in arabasının tekerine sinirle iki defa tekme atması olmuştu.
Başım deli gibi ağrıyor ve dönüyordu lakin hâlâ kontrollüydüm. En azından annemin konağına varana kadar idare edebilecek haldeydim. İyi olmadığımın farkındaydım. Muhtemelen bedenime bu yük fazla gelmişti çünkü tüm gün bir bomba gibi gezinmiştim ve sinirlerim epey bir gergindi.
Direksiyonu tutan parmaklarımın titrediğini farkettiğimde, elimle direksiyonu daha sıkı kavradım ve titremeyi en aza indirmeye çalıştım. Daha doğrusu gizlemeye. Yanımda kimse yokken bile bu kadar güçsüz görünmeye tahammülüm yoktu. Hiçbir şeyin, beni bu hale getirebileceğine ihtimal vermemiştim daha önce. Lakin şu an tam olarak bitik bir vaziyetteydim ve bunu kendime yediremiyordum.
Bir savaşta aynı anda hem kazanan, hem de kaybeden olunabilir miydi?
Benim savaşım henüz yeni başlıyordu ama bu gece kendimi hiç olmamış kadar yenilmiş hissediyordum. Hem de ilk galibiyetimi almama rağmen...
Yaklaşık yirmi dakika sonra annemin konağının önünde arabayı durdurduğumda, kapıda duran silahlı adamların bakışları bir bir benim üzerime dönmüştü. Arabanın üzerinden anahtarı alma gereği bile duymadan kapıyı açıp arabadan indiğimde, açık kalan kapıyı umursamadan sadece kapıya doğru ilerledim. Adamlardan biri avlu kapısını benim için açıp geçmem için geriye çekildiğinde, beklemeden avluya girip rastgele yürümeye başladım.
Şahin ve annemin avluda olduklarını da o an farketmiştim ve onları görür görmez adımlarım bir çivi gibi çakıldı olduğu yere. Önce Şahin'in, sonra da annemin bakışları beni bulduğunda annemin hızlıca oturduğu yerden kalktığını gördüm. Koşar adımlarla bana doğru yaklaşırken, Şahin'de hemen onun arkasından ayaklanmıştı.
"Sen bana kafayı mı yedirteceksin Dilba?" Annem gelip tam karşımda durduğunda, bakışlarıyla beni baştan aşağı uzunca inceledi. Oldukça sinirlenmişe benziyordu. "Yine bir skandala imza attın tebrik ederim seni kızım."
"Anlaşılan o ki bu sevgili kızımızın ilk skandalı da değil," diye lafa girdi Şahin annemin hemen arkasından. "Kim bilir bilmediğimiz daha ne rezillikler var..."
Tahammülsüz bir ifadeyle derin bir nefes aldım ve "Gel dediniz geldim," diye mırıldandım. "Eğer çocuk gibi azarlamaya devam edecekseniz baştan söyleyin defolup gideyim buradan."
Annem, "Hiçbir yere gidemezsin," diye çıkıştı. "Kabahatini bilip oturmak yerine hâlâ üste çıkmaya çalışıyorsun ya pes."
Elalarıma yoğun bir alay yerleşirken, bakışlarımı annemin yüzüne diktim. "Adil Bey'in sırrını ifşa etmek sizin için bir kabahat mi?" Dudaklarımın kenarı hafifçe kıvrıldı. "Ne oldu, yoksa acıyor musun ona?"
Annem sabır dilercesine derin bir nefes aldı ve ardından gözlerine o herzamanki küçümseyici ifadesini yerleştirdi. "Senin kabahatin ne biliyor musun?" dedi kollarını göğsünde bağlayarak. "Senin kabahatin, intikam hırsıyla kendi kendini ucuzlaştırmak. Yaptığın tek şey bu. O adama zarar verirken, en büyük zararı da kendine veriyorsun çünkü nefret gözünü kör etmiş senin."
"Aynı nefretten sende de yok mu?" diye sordum. "O adam yüzünden senin hayatın mahvoldu. O adam yüzünden senin kızın öldü," İşaret parmağımı anneme doğrulttum ve üzerine basa basa tekrar ettim son cümleyi. "Senin kızın öldü anne."
"Dilba, yeter."
"Yetmez," dedim daha öfkeli bir sesle. "Sen duygusuz, vicdansız bir anne olabilirsin ama ben, ablama sebep olanları unutmadım anladın mı beni?"
Annemin o an gözlerine belirgin bir öfkenin oturduğunu gördüm. Birazdan kelimelerinin acımasızlaşacağını, bir zehir gibi ruhuma işleyeceğini biliyordum çünkü Feraye Sonay böyle anlarda tam olarak bunu yapardı. Savaş bıçaklarını çıkarır ve seni yaralamadan asla çekmezdi.
Dudaklarına belli belirsiz, alaycı bir tebessüm yerleştiği sırada, "Hiçbir zaman Yeren gibi bir kız olamayacağı bilmek senin için epey bir acı verici değil mi?" diye konuşmaya başladı, sesi bir buzdan daha soğuktu. Canım yandı ama tek bir mimik dahi oynamadı yüzümde. "Hiçbir zaman onun kadar anlayışlı, onun kadar kalbi temiz bir kız olamadın. Senin gibi bencil ve nankör bir kıza kıyasla Yaren tam bir melek sayılırdı biliyor musun kızım? Böyle aptalca oyunlara kalkışıp, kendi kafana göre hareket edince Yaren'e karşı vicdanın mı rahatlıyor senin?" Kafasını sağa sola salladı yavaşça. "Emin ol ablan hayatta olsaydı, bu yaptıklarından dolayı utanırdı."
"Feraye," diye araya girdi Şahin. "Tamam, lütfen."
Annem onu duymazdan gelerek, "Sen busun işte," diye devam etti. "Tıp okumana rağmen, sırf ailesine inat olsun diye saçma sapan mekanlarda şarkı söyleyen, belalı serserilerle takılıp başını her türlü belanın içine sokan bir kızdın sen Dilba. Yaren hayatı boyunca senin arkanı toplamakla uğraştı," Güldü, bu gülüşü tamamen öfkedendi. "Beni suçlamadan önce dönde kendi yaptıklarına bak. Ben vicdansızsam eğer sen benden çok daha vicdansızsın. Yaren'n yerine geçip, herkesi kandırmayı başarmışsın ama sen asla Yaren olamayacaksın. Sok bunu kafana."
Söyledikleri bir mermi misali beynine saplanırken, vücuduma hücum eden o öfke rüzgarıyla baş edemedim çünkü sözleri fazla acımasızdı. Sözleri bir anneye göre fazla acımasızdı. Lakin söz konusu annem olunca hiçbir şey garip gelmiyordu artık çünkü o hep böyleydi ve böyle kalacaktı. Kendi öz kızını, düşmanını ezercesine ezip geçiyordu.
Gözlerimin yandığını hissettim. Bu öfkeden miydi yoksa, söyledikleri fazla mı ağır gelmişti bilmiyorum ama şu an ellerim bile zangır zangır titriyordu. Başıma saniyelik olarak keskin bir ağrı saplanırken, ellerimi arkamda birleştirip annemin yüzüne baktım. "Ben ne yaparsam yapayım, senden daha kötü bir kadın olamayacağım biliyor musun?" dediğimde gözlerimde saf bir öfke vardı. "Çünkü sen sadece kötü bir kadın değilsin," Bu sözlerim onu duraksatırken, devamını duymak istemiyormuş gibi bakışlarını kaçırdı ama ben cümlemi tamamlamaya niyetliydim. "Sen hem kötü bir kadın, hem de berbat bir annesin."
Annem sakinleşmek istercesine derin bir nefes aldı ve ardından, "Yukarı çık Dilba," diye konuştu dişlerinin arasından. "Yoksa elimden bir kaza çıkacak."
Ona ters bir bakış atarak ağır adımlarla merdivenlere doğru yürümeye başladım. Tam o anda Şahin'le göz göze geldik. Annemin söyledikleri ona bile ağır gelmiş olacak ki, arada kalmış gibi bir ona bir de bana bakıyordu. Demek ki Şahin gibi bir adamı bile afallatacak sözlerdi annemin sözleri. Bazen, Şahin'den çok daha acımasız oluyordu ve ben hangisi daha vicdansız, ayırt edemiyordum.
Merdivenlerden yukarıya çıkıp ikinci kata vardığımda, taş korkuluklara tutunmuş aşağıya doğru merakla bakan Suna'yı görmem bir olmuştu. Beni görür görmez aniden kendini toparlayıp, korkuluklardan bir kaç adım uzaklaştı ve ne yapacağını şaşırmış bir şekilde hafifçe gülümsedi. "Ben acil bir şey olur diye..." geveledi ağzında ardından kafasıyla içeriyi gösterdi. "Ben size odanızı göstereyim o zaman. Hemen şu sağ taraftaki ikinci oda."
Herhangi bir şey söylemeden, gösterdiği odaya doğru yürümeye başladığımda, ensemden beni üşüten garip bir sıcaklık yayılıyordu bedenime. Hem üşüyordum, hem de ateşim var gibiydi ve bu his o kadar rahatsız ediciydi ki, ayakta durmakta bile zorlanmaya başlamıştım. Odanın önüne geldiğimde, parmaklarım kapı kulpuna baskı uyguladı ve ayağımla kapıyı iterek sonuna kadar aralanmasını sağladım. İçeriye doğru adımlayıp, lambayı açtım ve ardından kapıyı arkamdan sertçe kapattım.
Konaktan öyle hızlı çıkmıştım ki, telefonumdan başka hiçbir şey yoktu yanımda; ne çantam, ne de eşyalarım. Ama annem ben burada yaşamasam bile bana bu odayı çoktan hazırlattığını, içinde ihtiyacım olacak her şeyi yerleştirdiğini adım kadar iyi biliyordum. Bu beni önemsediğinden değildi. Sadece fazla mükemmelliyetçi ve her şeye hazırlıklı olma takıntısı yüzündendi.
Odanın içinde ilerlemeye başladığımda, artık dayanılamayacak raddede dolmuştum. Dudaklarımı zorlukla birbirine bastırdığımda, gözlerimin ağlama isteğiyle delicesine yandığını hissedebiliyordum. Nefesim boğazıma dizilirken, sanki boğazımda bir el varmışcasına nefessiz kaldım. Boğuluyormuş gibi bir kaç kez derin nefes almaya çalışırken, bacaklarımdaki güç tükenmiş ve dizlerimin üzerinde yere çökmüştüm. Artık karşı koyacak gücüm olmadığından, gözyaşlarımın kirpiklerinin arasından firar etmesine izin verdim.
Tıranklarımı avuç içlerime batırırken, iki elimi de kaldırıp üç kez art arda kafama vurdum. Dudaklarımın arasından dökülen o sessiz hıçkırıklar, boğazımı paramparça edecek kadar şiddetlenmeye başladığında, kafamı eğerek iki elimi de yerdeki soğuk parkeye yasladım. Saçlarım yüzümün önüne bir perde misali döküldü.
Belki de ablamın öldüğü günden beri ilk kez, sarsıla sarsıla ağlıyordum.
•••
Kalbim yanıyor.
Benzini ben döktüm, kibriti sen attın.
Üşüyorum. Dört yanım alevlerle çevrili sanki ama ben çok üşüyorum. Ateş ışık saçmaz mı? Ben karanlıkta kaldım. Sessiz her taraf ama kalabalıktan kulaklarım acıyor.
Deliriyor muyum?
Bileklerime zincirler geçirdiler sanki. Ellerimi oynattıkça acıyor bileklerim. Zemin çok sert, sırtıma dikenler batıyor. Bir kaç saniye hiçbir şey hissetmiyorum. Bedenim boşlukta süzülüyormuş gibi hafifliyor. Sonra tekrar tekrar gömülüyorum dikenden tellerin içine. Uyuşuyor ayaklarım, açamıyorum gözlerimi. Susuz kalmış gibiyim, acıyor dudaklarım.
Bir ışık sızıyor kirpiklerimin arasından. Sarı, ateş gibi bir ışık. Aynı anda onlarca insan bağırıyor sanki kafamın üzerinde. Kızgın cümleler duyuyorum. Öfkeli çığlıklar. Sesler büyüyor kulaklarımda, ben küçülüyorum. Anlık olarak açıyorum gözlerimi, dudaklarımdan belli belirsiz bir cümle duyuluyor. Oda bomboş, hiç kimse yok. Göz kapaklarım ağırlaşırken ve tekrar kapanırken bas bas bağırıyor biri, sıçrıyorum dalacağım o ağır uykudan.
Sonra bir kez daha ve bir kez daha.
Hep aynı döngünün içerisindeyim.
En sonunda pes ediyorum. Sesler ne kadar yükselirse yükselsin açmıyorum gözlerimi. Nefesleri çarpıyor suratıma, aldırış etmiyorum ama bir ses, bir ses diğerlerinden çok daha farklı. Azer'in sesi.
Yanıbaşımda.
Ne dediğini anlayamıyorum. Sesi fazla öfkeli. Sonra bir ses daha giriyor araya. Bu sesle beraber gözlerimi hızlıca açıyorum ve yavaşça doğruluyorum uzandığım yerden. Kesik kesik soluyorum, boğazıma bir bıçak gibi batan oksijeni. Etrafta geziniyor gözlerim ama görüntü çok bulanık. Başım dönüyor. Midem deli gibi bulanıyor ama buna rağmen kafamı yastığa geri koyamıyorum.
Yaren'in sesi doluyor kulaklarıma.
"Dilba."
"Dilba."
"Dilba."
Karanlığın içinde yüzünü görüyorum ama bir saniye bile sürmeden kaybolup gidiyor. Lakin sesi hep burada. Gözlerim odanın içinde geziniyor yavaşça. Azer'in sesi tam arkamda. Arkamı dönmek istiyorum, yapamıyorum. Sesler bulanıklaşıyor yavaş yavaş. Ne Yaren'in sesi kalıyor, ne de Azer'i duyabiliyorum. Sadece kime ait olduğunu bilmediğim çığlıklar var.
"Sus," diye bağırıyorum.
O an kendi sesim bir çığ gibi büyüyor odanın içinde. Canım yanıyor.
Çok canım yanıyor.
"Dilba?" Annemin sesiyle zihnim anlık olarak gerçeği ayırt ettiğinde, başımın dönmesi o kadar artmıştı ki, hiçbir şey söyleyemedim. Algılayabildiğim tek şey, annemin sesinin gerçek olmasıydı.
Odanın ışıklarının hızlıca yanıp söndüğünü hissettim. Ya da zihnim o an yine bir oyun oynadı bana. Annemin yüzünü gördüm ama görüntü asla net değildi. Yatağımın üzerinde değildim, yerde parke zemine çökmüş ve sırtımı duvara yaslamıştım. Son hatırladığım şey, duş alıp yatağa girmemdi. Sonrası yoktu.
"Söyle arabayı hazırlasınlar çabuk," diye bir ses daha duydum. Kime ait olduğunu kavrayamayacak kadar bulanıktı zihnim.
"Ne oluyor?"
"Kriz geçiriyor galiba..."
"Suna, dolaptan bir mont ver çabuk."
Görüntü kararmaya başlarken, "Dilba," diye seslendiğini duydum annemin, elleriyle saçlarımı yüzümden çekti. "Dilba, hastaneye gidiyoruz kızım. Sakın kapatma gözlerini."
Başıma korkunç bir ağrı saplandı ve ardından garip bir hafiflik çöktü bedenime. Gözlerim yavaşça kapanırken, gerisi tamamen karanlıktı.
•••
Gözlerimi açtığımda hastanedeydim. Bunu kavramam bir kaç dakikamı alsada, zihnimin bana yine büyük bir oyun oynadığını anlamıştım. Kelimenin tam anlamıyla sersem gibiydim. Elimi dahi oynatacak halim yoktu. Bana ne olduğu hakkında en ufak bir fikrim yoktu, tek bir saniyesini bile hatırlamıyordum. Tek hatırladığım bayılmadan önceki bir kaç saniyeydi.
Yanıbaşımdaki hemşire, serumumu değiştirmekle uğraşırken annem ayakta durmuş, dalgın gözlerle beni izliyordu. Yüzünde en ufak bir mimik yoktu lakin oldukça huzursuz olduğu aşikardı. Öyle ki dakikalardır bu şekilde dalıp gitmişti. Şahin ise kapının kenarında durmuş ve sessiz bir şekilde telefonda konuşuyordu ama kimle konuştuğunu düşünecek halde olmadığımdan onu dinlemiyordum bile.
"Yarım saat sonra, tekrar değiştireceğim serumu," dedi hemşire işini bitirdiğinde. "Acil bir durum olursa çağırırsınız, geçmiş olsun."
Hemşire odadan çıkarken, Şahin'in elindeki telefonu kulağından indirip aramayı sonlandırdığını gördüm. Bu sırada bakışları direktmen anneme dönmüştü. "Merkezdeki hastaneye götürseydik keşke," dediğinde, annemin bakışları yavaşça ona doğru döndü.
"O nedenmiş?"
Şahin, huzursuz bir ifadeyle, "Bu hastanenin baş hekiminin kim olduğunu hatırlatmama gerek yok sanırım," diye söylendi. "Çoktan haber gitmiştir şimdi. O adamla yüz yüze gelmekten hoşlanmadığımı biliyorsun."
Annem bıkkın bir ifadeyle Şahin'e baktı. "İnan şu an bunu kafaya takacak halde değilim," dedi ve bakışlarını Şahin'den ayırdı. "Hiç açma konuyu."
Annemin bakışları beni bulurken, gözlerine düşünceli bir ifade yerleşti. "Daha iyi misin kızım?"
Herhangi bir harekette bulunmadan, "Sayılır," diye mırıldandım.
"Uyku ilaçlarına ara vermen gerekiyormuş," dedi annem gelip ayakucuma oturururken. Bakışları ise sorgulayıcı bir tavır eşliğinde benim üzerimde geziniyordu. "Bir daha kullanmak yok Dilba, seni ne hale soktuğunu gördün işte."
Konunun uyku ilaçlarıyla hiçbir alakası yoktu.
Şahin belli belirsiz kafasını salladı ve kollarını önünde bağlayarak kapı eşiğine yaslandı. "Bir de doktor olacaksın," dedi düz bir sesle. "Eğer zamanında hastaneye gelmeseydin, beyin kanaması geçirecektin kızım."
Bedenim yorgunluktan bitap düşmüş bir haldeyken, "Kızım deyip durma," diye konuştum ve kafamı yastığa yasladım. "Biri duyacak."
Şahin sabır dilercesine derin bir nefes aldı. "Bak kızım," dedi kızım kelimesinin üzerine bilerek vurgu yapmıştı. "Senin bu saçma sapan işlere kalkışma isteğin yüzünden biz şu an buradayız. Sen bugün ölebilirdin farkındasın değil mi?"
Annem bunalmış bir ifadeyle Şahin'e çevirdi bakışlarını ve "Bizi yanlız bırakır mısın," diye mırıldandı. "Kızımla konuşacaklarım var."
Şahin belli belirsiz kafasını salladı ve ardından, "İyi konuşun," dedi hafiften alaycı bir sesle. "Ama hatırlatırım, senin baban o Adil denen herif değil. Benim. Ben sabrettiğim için buradasın hâlâ."
Şahin bunu söyledikten sonra arkasını dönüp kapıyı açtı ve dışarıya çıktı. O arkasından kapıyı kapatır kapatmaz annemin bakışları tekrar benim üzerime dönmüştü lakin bu sefer bakışlarında ki ifade az öncekinden farklıydı. En azından bu sefer gözlerinde gerçek bir endişe görebiliyordum. Bir süre beni inceledikten sonra, "Ne oluyor sana Dilba?" diye sordu ve ardından gözlerini gözlerime dikti. "Farkında mısın bilmiyorum ama bu gece yaşadığın şey, çocukken yaşadığın o krizlerin aynısıydı. Doktor tekrar edebileceğini söyledi ve ben seni bu hale ne getirdi gerçekten çok merak ediyorum."
Bu soruya vereceğim her cevap eksik kalacaktı. Ama asıl sebep belliydi ve bu asıl sebebin ağırlığı altında ezilmek üzereydim. Gözlerim tek bir noktaya sabitlenirken, "Bilmiyorum," diye konuştum buz gibi bir sesle. "Hiçbir şey hatırlamıyorum zaten."
Yüzüne histerik bir tebessüm indi. "Konakta olanların seni zerre kadar etkilemediğini adım kadar iyi biliyorum, birbirimizi kandırmayalım şimdi," belli belirsiz kafasını salladı. "Başka bir şey var."
Bakışlarım annemin üzerine dönerken, "Bilmiyorum" diye tekrarladım cevabımı.
Annem sanki ifademi ölçmek istiyormuşcasına yüzüme dikkatlice baktı. "Azer Boranlı," diye konuştu düsünceli bir sesle. "Onunla mı ilgili?"
Duraksadım. Adını duymak bile bedenimi cayır cayır yakmaya yetmişti. Her ne kadar hissettiklerimi anneme belli etmemeye çalışsamda, ondan bir şey saklayamayacağımı çok iyi biliyordum ama yine de içimdeki o küçük kız çocuğu perdelerin arkasına saklanmayı tercih ediyordu.
Feraye Sonay, aşkı zayıflık olarak görürdü.
Zamanında, hayatının en büyük darbesini almasını sağlayan duygudan nefret etmeyi seçmişti her zaman. Benim içinde bir zamanlar aşk tam olarak böyleydi. Zayıflıktı. Ama şimdi kalbimde yanan ve günden güne büyüyen o ateşi hissettikçe aşkın zayıflıktan öte, en büyük çaresizlik olduğunu öğrenmiştim. Kurtulmaya çalıştıkça yakana yapışıp seni o dipsiz kuyuya çeken de aşkın ta kendisiydi. Beton kadar sağlam iraden olsa da, seni bir çocuk kadar aciz hissettirebilen tek şeydi.
Kısa bir sessizliğin ardından, "Neden onunla ilgili olsun ki?" diye sordum. "Bu rahatsızlığı tetikleyecek onlarca sebep sayabilirim sana. Mesela," duraksadım, bu cümleyi kurmak içinden gelmiyordu ama yine de buna mecbur hissettim kendimi. "Mesela, Yaren'in ölümü gibi."
Annem bir süre sessiz kaldı. Bunu duymayı istemediği açıktı ama bir şekilde yüzleşmesi gerekiyordu. Yaren hiç yaşamamış gibi davranmayı bırakmalıydı. Eliyle saçlarını yavaşça kulağının arkasına sıkıştırdığında, "Artık aklından çıkarman gerekiyor," diye mırıldandı. "Tüm hayatını yas tutarak geçirmene izin vermeyeceğim."
Bu cümle ağzından o kadar kolay ve basit bir şeymiş gibi dökülmüştü ki, o an dudaklarıma yerleşen histerik tebessüme engel olamadım ama o tebessümün ardında gizlenen suçlayıcı ifadeyi ondan gizlemek gibi bir niyetim yoktu. "Bir anne olarak tavsiyen bu mu?" diye sordum. "Yaren'i, kendi öz kızını tamamen unutmamızı mı istiyorsun anne?"
"Evet bir anne olarak söylüyorum," diye konuştu beklemeden. "Yaren için ben de en az senin kadar acı çekiyorum ama düşünmem gereken bir kızım daha olduğunun farkındayım," Sorarcasına bana baktı. "İntikam hırsıyla bir oyuna kalkıştın ve farkında olmadan kendine zarar veriyorsun anlamıyor musun hâlâ?"
Yorgunca arkama yaslandım ama içine suçlayıcı bir ifade yerleştirdiğim bakışlarım annemin üzerinden ayrılmadı. "Daha bir kaç saat önce bana söylediklerini unutmuş gibisin," dedim. "Beni suçluyordun ama hatırlatayım eğer sen Yaren için üzerine düşeni yapsaydın ben bu işlere kalkışmaz, kendi hayatıma bakardım."
Eliyle alnını ovuşturdu ve sabır dilercesine derin bir nefes aldı. "O sözler anlık bir öfkeyle çıktı ağzımdan," dedi konuyu tekrar açmak istemiyormuş gibi. "Kabul ediyorum, biraz fazla geldim üzerine ama sende kabul et, bazen gerçekten yanlış hamleler yapıyorsun."
Hiçbir şey söylemedim. Zira eğer böyle bir olay yaşanmasaydı, söylediklerinden dolayı pişman olduğunu bana asla söylemezdi. Hatta belki de, daha fazlasını söyleyip yakardı canımı. O yüzden gerçekten pişman olduğuna inanasım gelmiyordu.
"Birazdan doktorunla konuşacağım, ne zaman taburcu ___"
Annemin sözleri, kapının iki defa tıklatılmasıyla yarıda kesildi. İkimizinde bakışları kapıya doğru dönerken, kapı açıldı ve içeriye Şahin girdi. Lakin yalnız değildi. Onun hemen ardından Adil Bey'in bedeni girdi kadrajıma. Şahin'in suratı epey bir asıktı. Muhtemelen içeriye girmesini istememişti ama Adil Bey'in onu umursar gibi bir hali yoktu. Öyle ki, ona bakmadan direktmen içeri girdi.
Niye gelmişti şimdi?
Annemin bakışları bir müddet dondu kaldı. Bu kadar çabuk gelmesini o da, ben de beklemiyorduk. Kendini hemencecik toparlayarak bakışlarını Adil Bey'den hızlıca ayırdı ve ardından oturduğu yerden kalktı. Bu karşılaşmadan rahatsız olduğu açıkça belliydi. Öyle ki, bakışları Şahin'e döndü ve niye haber vermedin dercesine ters bir bakış attı.
Bir kaç saniyelik kısa sessizliğin ardından, bu odadan çıkmak için büyük bir ihtiyaç duyuyormuşcasına, "Ben doktoruyla konuşacağım," diye mırıldandı ve ardından kapıya doğru ilerlemeye başladı. Çıkmadan son bir cümle daha döküldü ağzından. "Fazla yorma kendini."
O odadan çıkarken, bir hemşire açılan kapıdan içeriye girmişti. Hemşire elinde tuttuğu dosyayı Adil Bey'e doğru uzattırken, Adil Bey herhangi bir şey demeden dosyayı aldı.
"Keşke içeriye girmeden önce bir bize sorsaydınız," dedi Şahin iğnelercesine.
"Bunun için sizden izin almayacağım," dedi Adil Bey ve ardından Şahin'den bakışlarını ayırarak bana doğru döndü.
Beni baştan aşağı inceledikten sonra, koluma takılı olan seruma baktı ve ardından az önce hemşireden aldığı dosyayı açarak bir müddet dosyayı inceledi. Gözleri kağıtların üzerinde gezinirken hafifçe kaşlarını çatmıştı. "Basit bir kriz öyle mi?" diye homurdandı, Şahin'in az önce söylediği şeyi ima ederek. "Şiddetli akut nörovejetatif kriz," diğer sayfayı çevirdi yavaşça, bunu yaparken göz ucuyla Şahin'e bakmıştı. "Bu mu basit?"
Şahin, "İlk defa olan bir şey değil," dedi sesinin altında yatan yoğun bir huzursuzluk eşliğinde. "Küçükkende benzerini yaşadığı olmuştu."
Adil Bey elindeki dosyanın kapağını kapatarak, "Benzerini yaşamış olması bunun basit bir kriz olduğu anlamına gelmez," dedi terslercesine. Ardından Şahin'den bakışlarını ayırarak elindeki dosyayı yanında bekleyen hemşireye uzattı. "Bu dosyanın bir fotokopisini odama gönderin. Ayrıca detaylı bir beyin tomografisi istiyorum. İlk müdahaleyi yapan hangi doktordu?"
"Kenan hoca bakmıştı," diye yanıtladı hemşire, Adil Bey'i.
Adil Bey, hafifçe kafasını salladı. "Kenan Bey'e söyleyin, müsait olunca odama uğrasın."
"Tamam hocam."
Hemşire dosyayı alarak odadan çıkarken, Adil Bey'in bakışları Şahin'e doğru döndü. "Bize müsaade eder misiniz?" diye sordu, burada olmasından rahatsızlık duyduğunu açıkça belli ederek.
"Neden?" diye sordu Şahin aynı şekilde karşılık vererek. "Gerekli muayeneyi doktorlar yaptı, tekrar muayene etmeye ne gerek var?"
Adil Bey, gözlerini hafifçe kısarak Şahin'e dikti bakışlarını. "Muayene etmeyeceğim zaten," dedi kelimelerin üzerine basarak, ardından eliyle kapıyı gösterdi. "Müsaade ederseniz kızımla baş başa konuşmak istiyorum."
Göz ucuyla Şahin'e baktım. Adil Bey'in bu cümlesi, beni bile şaşırtmaya yetmişti lakin Şahin'i daha çok sinirlendirmişe benziyordu. Belli etmemeye çalışsa bile bu çok net hissediliyordu. Lakin onun bu halinin tehlike demek olduğunu bir kaç saniye içinde idrak edebildim. Bu denli öfkelenmesi söylememesi gereken şeyleri söyletebilirdi ona.
Mesela o senin kızın değil deme ihtimali gibi.
Şahin bir müddet sessiz kaldı ama bu sessizliği çok uzun sürmedi. "Bakıyorum da çabuk sahiplenmişsiniz," diye konuştu, imalı bir sesle. "Lakin hatırlatırım, kanun önünde Dilba'nın babası hâlâ benim."
Bu cümleyle beraber Adil Bey'in gözlerinde beliren öfkeyi hissedebildim ama bunu kontrol altında tutmayı çok iyi başarıyordu. Gözleri Şahin'den ayrılırken, "Şimdilik," diye konuştu.
Şimdilik.
Bu cümlesi gerilmeme sebep olmuştu çünkü bu cümlenin anlamını çok iyi biliyordum. Ama anlamadığım bir şey vardı. Yaptığım son şeye rağmen nasıl hiçbir şey olmamış gibi davranabiliyordu? Bana öfkeli olması gerekirken, sanki her şey yolundaymış gibi benimle konuşmak istediğini söylüyordu.
Bu sorular zihnimi gitgide meşgul etmeye başlarken, Şahin önce Adil Bey'e, sonra da kısaca bana baktı ve ardından ağır adımlarla kapıya doğru ilerledi. O odadan çıkarken, Adil Bey'in bakışları tekrar benim üzerime dönmüştü.
Doğrulmak istiyordum ama bedenim o kadar yorgun düşmüştü ki kolumu dahi kıpırdatacak halim yoktu. Adil Bey serum kitine doğru ilerleyerek, serumun akıp akmadığını kontrol etti. Serum kitini biraz daha geriye alıp açıyı düzeltirken, benim bakışlarım karşımdaki duvara döndü. "Bir tür savunma mekanizması mı bu?"
Adil Bey, "Neyden bahsettiğini anlamadım." diye mırıldandı ama neyden bahsettiğimi çok iyi biliyordu.
Alayla güldüm. "Hiçbir şey olmamış gibi davranıyorsun," diye konuştum. "Rol yapmana gerek yok."
Adil Bey duvarın önünde duran sandalyeye doğru yürümeye başladı. Yarası hâlâ tam olarak iyileşmediğinden, yürüyüşü yavaş ve temkinliydi. Sandalyeyi yatağa doğru yaklaştırırken, "Ben rol yapmıyorum," diye konuştu. "Benim nezdimde olması gereken neyse o oldu. Bunun için seni suçlamayacağım merak etme."
Buz gibi bakışlarla bir müddet ona baktım. Ondan beklediğim tepki bu değildi. Öfkelenmesi, gerilmesi gerekiyordu lakin o olması gerekenden çok daha sakindi. Dalga geçercesine tebessüm ettim. "Beni suçlaman işime gelir," dedim. "Çünkü yaptığım şeyden dolayı pişman değilim."
Adil Bey çektiği sandalyeye oturdu yavaşça ve bakışlarını bana dikti. "Onun farkındayım," dedi. "Ama boşuna uğraşıyorsun, böyle şeyler yapınca sana öfkelenmiyorum artık."
Bu konudan daha fazla bahsetmek istemiyormuş gibi bakışlarını pencereye doğru çevirdi ve bir kaç saniye boyunca orada oyalandı bakışları. "Nörovejetatif kriz," dedi kendi kendine konuşuyormuş gibi. Ardından bakışları tekrar bana döndü. "Bunun ne demek olduğunu biliyorsun değil mi?"
Yorgunca mırıldandım. "Bugün olanlarla alakası yoktu."
"Bu denli şiddetli bir kriz varsa tetikleyen bir şeyde olmuştur," dedi oldukça kesin bir sesle. "Bugün olanlar, ya da başka bir şey..."
Buz gibi bir ifadeyle bakışlarımı Adil Bey'in üzerinde gezdirdim. "Böyle yaparak vicdanını mı rahatlatıyorsun?" diye sordum. "Benimle ilgileniyormuş gibi yapıp, sana yaptığım şeyi görmezden gelerek mi?"
"Bana yaptığın şey Adil Boranlı'nın meselesi," dedi iki elini dizlerinin üzerinde kavuştururken. "Şu an senin sağlığınla bir doktor olarak ilgileniyorum. Az önce de söyledim, yaptığın şeyden dolayı öfkeli değilim sana. Buna hakkım da yok zaten."
"Haklısın," dedim, sesim ciddileşmişti. "Buna hakkın yok. Ayrıca sağlığım da seni ilgilendirmiyor."
Dudaklarına histerik bir tebessüm yerleşti ama bu çok kısa sürdü. "Emin ol ilgilendiriyor," dedi. "Öyle olmaz sanmıştım, ama oluyormuş."
Güldüm. Ama bu gülüşümün sebebi sinirlerimin bozulmasıydı çünkü her ne kadar ona inanmak istemesem de sesi samimiydi. Kelimeleri kendinden emin dökülüyordu dudaklarından ve bu beni gerçekten şaşırtıyordu. Vurulduğu zaman ona yardım etmediğim yalanını ona söylediğimde de beni suçlamamıştı. Sanki tüm bu olanların sebebi o değilmiş gibi. Bir kızı olduğunu kabullenmeye mi başlıyordu, yoksa hep mi böyleydi bilmiyordum ama bir şeylerin değiştiği kesindi.
Oturduğu yerden yavaşça kalkarak, "Ben hastanede olacağım," dedi. "Test sonuçlarına göre taburcu olup olmayacağına bakacağım. O zamana kadar kendini fazla yormamaya çalış."
Son bir kez bana bakarak, arkasını döndü ve acele etmeden çıktı odadan. O kapıyı kapatana dek, tek bir tepki dahi vermeden öylece bakakalmıştım arkasından.
•••
Saatler geçti.
Çoktan sabah olmuştu ama ben hâlâ hastanedeydim. Annem az önce gelip, bir saate kadar çıkabileceğimizi söylemişti lakin ben beklemek yerine çoktan kalkıp, üzerimi değiştirmiş ve çıkmak için hazırlanmıştım. Duvarlar üzerime üzerime geliyordu sanki. Bir an önce çıkmak istiyordum bu hastaneden lakin Adil Bey'in izni olmadan çıkamayacağımın da farkındaydım.
Annem ve Şahin beraber kafeye inmişlerdi az önce. Şahin'in, Adil Bey'le olan diyaloğundan sonra öfkeden deliye döndüğüne adım kadar emindim. Annem de pek sakin sayılmazdı. Adil Bey'le aynı çatı altında olmak onu yeterince huzursuz ediyordu lakin Şahin'in başka hastane teklifinide reddetmişti.
Köşedeki tekli koltuğun üzerine koyduğum ceketi elime alırken, gözlerim telefonumu aradı ama etrafta görünmüyordu. Muhtemelen ya arabada, ya da annemin konağında bırakmıştım. Gece olanlardan dolayı hiçbir şey hatırlamıyordum.
Ceketi üzerime giyeceğim sırada, kapının tıklatıldığını duydum. Gel dememe kalmadan kapı hızla açılırken, önce Helin girdi içeriye, onun hemen ardından ise Ruken. Bakışlarım şaşkınca ikisinin üzerine dönerken, Helin telaşlı bir ifadeyle koşup hızlıca bana sarıldı. Ciddi anlamda korkmuş gibi görünüyordu.
"Dilba neden haber vermiyorsun bana?" Geriye çekilirken, gözleri yüzümde gezindi hızlıca. "İyisin değil mi, doğruyu söyle..."
Helin, iki elimi elleri arasına alırken belli belirsiz kafamı salladım. "İyiyim Helo, merak etme."
Ruken, "Çok geçmiş olsun Dilba," diye mırıldandı. "Yeni haberimiz oldu bizim de."
"Yalnız bırakmayacaktım işte seni," dedi Helin. "Hastanede olduğunu duyunca aklım çıkacaktı."
Kapı bir kez daha açıldığımda hepimizin bakışları kapıya doğru dönmüştü lakin kapının arkasındaki her kimse içeriye girmeden durdu. "Müsaade var mı?"
Ruken, "Gelebilirsin," diye konuştuğunda, Orkun'un kapıyı tamamen açarak odaya girdiğini gördüm.
İşte bunu gerçekten beklemiyordum.
O, içeriye girip kapıyı arkasından kapatırken, bakışları önce odanın içinde, sonra da benim üzerimde gezinmeye başlamıştı. "Geçmiş olsun."
Kaşlarım hafifçe havalandı. "Ne oldu?" diye sorduğumda, bakışlarım Orkun'un üzerine döndü yavaş yavaş. "Konakta söyleyemediklerini, burada mı söyleyeceksin? Eğer öyleyse hiç boşuna kendini yorma, ben yeterince hakaret duydum zaten."
Orkun ellerini ceplerine koyarak bir müddet beni inceledi. "Anlaşılan bu sefer sen bile kayıtsız kalamamışsın tüm o laflara," Bakışları yavaşça üzerimde gezindi. "Ne oldu sana böyle?"
Sorduğu bu soruyla beraber yorgunca tebessüm ettim ama bu tebessüm tamamen alay doluydu. "Hadi ama ya," diye konuştum ve koltuğun kenarına oturdum hafifçe. "Ölsem en çok sen sevinirsin değil mi? Doğru söyle..."
Orkun huzursuz bir ifadeyle bakışlarını başka tarafa çevirdi. "Şu anda senin ölmeni isteyecek tek kişi annem," dedi. "Garip ama babamın sana öfkelendiğini zannetmiyorum. Hatta sen bu sırrı ifşa edince üzerinden büyük bir yük kalkmış gibiydi."
Alayla güldüm. "Ben de sana kızmadım de de tam olsun."
Orkun'un bakışları bana döndü yavaşça. "Belki şaşıracaksın ama bu sefer yadırgamadım yaptığın şeyi," İlk defa onu bu kadar ciddi görüyordum. Diğerlerinin duymasını istemiyormuş gibi hafifçe bana yaklaştı ve sadece benim duyabileceğim şekilde mırıldandı. "Çünkü babamla kavga ettiğimiz gece eğer öfkeme yenik düşseydim aynı şeyi ben de yapacaktım."
Dalga geçiyorsun dercesine hafifçe kaşlarımı kaldırdım. "Sen biliyor muydun yani bunu?"
"Sadece o değil," dedi Ruken araya girerek. Orkun'un söylediği şeyi duymasada, son cümlemden neyi kastettiğimi anlamış gibiydi. "Annem ve Azer abimde biliyormuş. Babaannem saklanmasını istediği için bunca zamandır benim bile haberim yoktu..."
Bu son cümlesinde belirgin bir sitem vardı. Ruken, kollarını önünde bağlayarak odanın içinde gezinmeye başlarken, Orkun'un bakışları tekrar bana döndü. "Bunu nasıl öğrendin, kimden öğrendin o da muamma tabi, dua et sırası değil."
Huzursuz bir şekilde iç çektim. "Kendi imkanlarımla öğrendim," dedim hafiften alaycı bir sesle. "İnan hiç zor olmadı."
Orkun, "Ya kızım sen kaostan mı besleniyorsun?" diye sordu. "Ortada hiçbir şey yokken ne diye birbirine katıyorsun ortalığı?"
"Hoş geldin gerçek Orkun," dedim gözlerimi devirerek. "Biraz üzerine gidince nasıl normal haline dönüyor, görüyorsunuz."
"Dilba__"
"Yeter ama," diye araya girdi Helin. "Tartışmanın sırası mı şimdi Orkun?"
Orkun umursamaz bir tavırla, ellerini arkasında bağladı. "İyi tamam, bir şey demiyorum."
Orkun odanın içinde ağır adımlarla gezinmeye başlarken, benim bakışlarım yavaşça Helin'in üzerine döndü. Hemen yanı başımda olduğu için, diğerlerinin bizi duyamayacağı şekilde sesimi kısarak, "Helin," diye mırıldandım. Helin, sorarcasına bana bakarken ben oturduğum yerden kalkarak hafifçe ona yaklaştım. "Azer'i gördün mü hiç?"
Sadece onun duyabileceği bir şekilde bu soruyu sorduğumda, bunu bekliyormuş gibiydi. Öyle ki, sorduğum bu soru onu şaşırtmamıştı. "Sen çıktıktan sonra o da çıktı," dedi sessizce. "Ben Orkun'un yanındaydım zaten, konaktan ayrılmadım. Gelseydi görürdüm muhtemelen..."
Bu sırada kapı bir kez daha açıldı. Ama bu sefer daha içeriye giren kişiyi görmeden kalbimin sıkıştığını hissettim çünkü içimden bir ses gelen kişinin beklediğim biri olduğunu söylüyordu.
Azer.
Hislerim beni yanıltmadı. Azer, kapıdan içeriye doğru adımlarken gözlerim bir ok gibi onun üzerine saplandı.
Gelmişti.
Tek bir kelime dahi etmeden sadece ona bakmakla yetindiğimde, bedenimin kalp atışlarımla eş zamanlı olarak kasıldığını hissettim. Saatler önce onun yanından nasıl ayrıldığımı gayet net hatırlıyordum ve şimdi onu karşımda görmek beni büyük bir bilinmeze doğru sürüklemeye yetmişti.
Orkun'un, "Abi?" diye mırıldandığını duydum.
Azer'in bakışları ise Orkun'a değmeden direkt olarak beni buldu. Etraftakileri bir an bile umursamadan gözlerimin içine bakarken, anlık olarak bakışlarını Orkun'a çevirdi ve kafasıyla kapıyı gösterdi.
Orkun bir kez daha, "Abi," diye konuştu, ne oluyor dercesine.
"Aşağıya inin," dedi Azer itiraz istemeyen bir sesle. "Hepiniz."
Ruken göz ucuyla Orkun'a baktı ve "Hadi Orkun," diye mırıldandı.
Bu sırada Helin'de, Orkun'a doğru ilerleyerek hadi dercesine kafasını salladı. Orkun göz ucuyla önce bana, sonra da Azer'e baktı ve "Biz aşağıdayız," diye konuştu.
Onlar odadan çıkarlarken, kapı kapanana kadar tek kelime etmedik ikimizde. Herkesin içinde bunu neden yaptığını sorgulamadım o an. Çünkü öfkeli olduğunda, hiçbir şeyi umursamıyordu. Aynen şu an olduğu gibi.
"Azer?"
Tek bir kelime dahi etmeden, bana doğru ilerledi ve bir anda beni kendine doğru çekerek kollarını etrafıma doladı. O an, burnuma dolan o erkeksi kokusu gözlerimi kapatmama sebep olurken, ellerimi kaldırdım ama bir süre öylece havada kaldı ellerim. Ne yapacağımı bilemez bir haldeydim. O parmaklarını saçlarımın arasına daldırarak, dudaklarını saçlarıma bastırdığında, en sonunda kollarımı onun beline sararak bu kısacık anı yaşamak istedim.
Çünkü bu mesafenin birazdan tekrar açılacağını biliyordum.
O yanımdayken kalbimin deli gibi çarpmasına alışmıştım ama onu bu kadar çok istiyor oluşum hâlâ daha alışamadığım bir şeydi. Bu hayatta hiç kimsenin nefretinden, öfkesinden çekinmemiştim ama onun en ufak bir kırgınlığı dahi canımı feci derecede yakıyordu. Hele ki, bu kırgınlığın hiçte ufak bir şey olmadığını bilmek... İşte bu çok zordu.
Parmakları saçlarımda usul usul gezinirken, "İyi misin?" diye sordu.
Sessiz kaldım çünkü iyi olmadığımın farkındaydım. Bunu o da çok iyi biliyordu ama sanki iyi olduğumu duymaya ihtiyacı varmış gibi yavaşça geri çekilip iki eliyle yüzümü avuçlarının arasına aldı. "Bana bir cevap ver, yoksa kafayı oynatacağım," dedi yalvarırcasına. "Dilba, iyi olduğunu duymam lazım..."
Gözlerimi onun gece karası gözlerinden ayırmadan, "İyiyim," diye mırıldandım. "Ama gelmezsin diye düşünüyordum."
Azer o an, bakışlarını benden hızlıca ayırdı ve bir ikilemde kalmış gibi ensesini ovuşturdu. Kızgınlığının hâlâ taze olduğunu biliyordum. Odanın içinde ağır adımlarla dolaşmaya başlarken, aklında bir şeyleri toparlamak istiyordu sanki. Bir kaç saniye sonra tekrar bana doğru döndü bedeni. "Gelmezdim diye düşündün," dedi tekrarlarcasına ve ardından sinirle güldü. "Ben sana ne zaman gelmedim de, sen gelmezdim diye düşündün Dilba?"
Sesinde yoğun bir sitem vardı. Bakışlarımı başka tarafa çevirdiğimde derin bir nefes aldım ama bu uzun soluk ciğerlerime yetmedi o an. "Bana kızgınsın çünkü."
"Sana kızgınım," dedi kafasını ağır ağır sallayarak. O an bakışlarımı ona doğru kaldırdığımda tekrar göz göze geldik. "Sana çok kızgınım," Gözlerimden bir saniye olsun ayırmadı bakışlarını. "Ve emin ol, sana kızgın olmamla buraya gelmemin en ufak bir alakası yok."
"Farkındayım," dedim sakince ve istemsizce gözlerimi kaçırdım. "Ama merak etmene gerek yok, bugünde ölmedim."
"Dilba," diye çıkıştığında yüzü öfkeyle kasıldı. Son cümlem onu rahatsız etmişti. "Sen bana ne yaptığının farkında mısın?" Sustum. Ya da o an öylesi işime geldi bilmiyorum ama tek bir kelime dökülmedi dudaklarımdan. Gözleri sorgularcasına benim üzerime sabitlenirken, her an çıkıp gidecekmiş gibiydi. "Ortalığı ateşe verdin, sonra da döndün arkanı gittin. Bak telefonuna," Kafasını ağır ağır salladı. "Seni kaç defa aradım bir bak. Açmaya bile tenezzül etmedin, ona da tamam. Ama ben senin hastanede olduğunu neden başkalarından öğreniyorum Dilba?"
Beni defalarca kez aradığını söylüyordu ama ben o aramaları cevaplayabilecek bir halde olmadığımı söyleyemedim ona. Onun yanından ayrıldıktan sonra, deli gibi ağladığımı bilemsine gerek yoktu. Hatta bu krizi tetikleyen şeyin ona karşı hissettiğim duygular olduğunuda. Bu haldeyken, beni bu hastane odasında görmesini de istemezdim çünkü ilk defa bu denli yıkılmış hissediyordum kendimi. Tüm olanları bir kenara bıraktım, ben bir adam için ilk defa hüngür hüngür ağlamıştım.
İlk defa.
Bu zayıflıktı.
Söylediği şeyler zihnimi allak bullak ederken, "Yanlız kalmak istiyorum," diye konuştum ama sesim bir buzdan daha soguktu.
Dudaklarına sinirli bir tebessüm eşliğinde hafifçe yukarıya doğru kıvrıldı. "Bir kaç saat önce de aynı şeyi söylemiştin," dedi ve ardından odanın içinde bakışlarını ağır ağır gezdirdi. "Şu an neredeyiz bir bak istersen."
Gözlerimi onun gözlerine diktim. "Bana kendimi suçlu gibi hissettirmekse amacın hiç boşuna uğraşma," Kafamı hafifçe yana eğdim. "Çünkü yaptığım hiçbir şeyden pişman değilim."
Yüzü sinirle kasılırken, "Ben seni suçlasaydım eğer şu an burada olmazdım," dedi. "Ne Adil Bey'in sırrı umurumda, ne de o siktiğimin itibarı. Benim derdim sensin anlamıyor musun hâlâ?"
"Azer."
Geriye doğru adımladı ve yüzünü yukarıya doğru çevirerek sakinleşmek için kısa bir zaman tanıdı kendine. O an ne düşündü bilmiyorum ama tekrar yüzüme baktığında, fazla üzerime gelmekten korkuyormuş gibi bir süre sessiz kaldı. "Tamam," dedi en sonunda, konuyu daha fazla uzatmak istemiyormuş gibi. "Hastaneden çıkar çıkmaz ya konağa, ya da çifliğe götüreceğim seni. Karar senin. Ama gözümün önünde olacaksın."
Bakışlarımı ondan kaçırarak, "İstemiyorum," dedim kesin bir ifadeyle. "İlla nerede olduğumu bilmek istiyorsan söyleyeyim annemin yanında kalacağım, konağa dönmeye hiç niyetim yok."
"Güvende değilsin," dedi, sesi soğuktu. "Bu şehirde bir an bile güvende değilsin ve sen o orospu çocuğunun sana silah çektiği konakta kalacağını söylüyorsun. Olmaz Dilba," Kafasını ağır ağır salladı. "Olmaz."
"Olur," dedim bir an bile düşünmeden. "Mevzu silah çekmekse, bu gece senin konağında da bana silah çekildi Azer Ağa, hatırlatırım."
Bakışlarına sorgulayıcı bir ifade indi. "Gelmiyorsun yani?"
Kafamı salladım. "Gelmiyorum."
"İyi," Yutkundu. "Bunu sen istedin."
Aniden eğilip belimden tuttu ve ben ne olduğunu anlamadan beni omzuna aldı. Saçlarım onun sırtına doğru dökülürken, "Ne yapıyorsun ya?" diye bağırdım ve elimi yumruk yaparak omzuna vurdum. "Bırak beni Azer."
O an ne söylediysem umursamadı. Beni o kadar sıkı tutmuştu ki, çırpınışlarım hiçbir işe yaramıyordu. Kapıya doğru ilerlemeye başladığında, gözlerim kocaman açılmıştı. "Azer saçmalama," diye konuştum tekrar. "Biri görecek."
"Görürlerse görsünler," dedi umursamaz bir ifadeyle.
Ve kapıyı açarak beni odadan dışarıya çıkardı.
Şu an hastanedeydik ve o koskoca hastanenin içinde beni kucağında taşıyordu.
•••
BÖLÜM SONU
Ayayayay burada bitirilir mi dediğinizi duyar gibiyim. Bana çok sövmeyin olur mu😔
Bölüm hakkındaki düşüncelerinizi merak ediyorum, yorum benim için en büyük motivasyon kaynağı bunu hep söylüyorum. Yorum sayısı ne kadar fazla olursa bölüm o kadar çabuk gelir. O yüzden beni düşü
ncelerinizden mahrum bırakmayın lütfen.
Yeni bölümde görüşmek üzere, çok çok seviliyorsunuz 🤍
Bana ulaşmak için:
İnstagram- wattyblackfire
Tik Tok- Yılanın Yavrusu Officiall
Pinterest - Cherryred00
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 58.64k Okunma |
3.71k Oy |
0 Takip |
31 Bölümlü Kitap |