29. Bölüm

26. YILANLAR VE ZEHİRLERİ

Kardelen T
k_blackfire

Elimde olmayan nedenlerden ötürü bölüm beklenen tarihten biraz geç geldi bunun için özür dilerim hepinizden.

 

Başlamadan önce yıldızı parlatmayı unutmayın lütfen🤍

 

İnstagram- wattyblackfire

Tik Tok- Yılanın Yavrusu Officilall

 

WhatsApp kanalının linki İnstagram öne çıkanlarında mevcut.

 

Keyifli okumalar 🤍

 

 

•••

 

 

 

 

 

26. BÖLÜM

"Yılanlar Ve Zehirleri"

 

Yılan sadece zehrini akıtır,

zehri yayan damarlarında dolaşan

kandır.

 

 

 

04:00

 

Yılan, zehri kanında taşımasına rağmen ölmediyse, geriye tek bir seçeneği kalmıştır.

 

Öldürmek.

 

Bazı insanlar için fiziksel ölüm en basitidir. Bir bıçağı düşmanının kalbine sapladığında nefesini kesersin lâkin bu kendinle oynadığın en büyük kumardır. Damarlarında taşıdığın kin bitmezse eğer, işte o vakit ruh kendi kendini öldürmeye başlar. Çünkü etrafına baktığında içindeki bu öfke ateşini söndürecek bir düşmanın kalmamıştır. Ve gün geçtikçe yüzü sana döner o bıçakların.

 

O zaman tebrikler, artık tek düşman sensin.

 

Ama bencillik, düşmanlığından daha güçlüyse taktik başkadır. Çünkü bazı yılanlar kelimelerinde taşır zehrini.

 

Dilba gibi.

 

Ben gibi.

 

Gözlerimi açalı dakikalar olmuştu. Hava kapkaranlıkken, gecenin karanlığında duyduğum tek ses ikimizin nefes sesleriydi. Ve ben onun kollarında uyumanın verdiği huzuru bir kaç dakika içinde terketmem gerektiğinin bilincindeydim ve bu şu an istediğim en son şey bile değildi.

 

Omzumda duran elini hafifçe geriye doğru iterek doğrulduğumda, hareketlerimi olabildiğince sessiz tutmak istiyordum. Odama döndüğümde uyuyamayacağımı biliyordum ama onun uykusunu bölmek gibi bir niyetim yoktu. Ayaklarım yere temas ettiğinde, göz ucuyla ona baktım. Uyuyorken bile nefesimi kesmeye yetiyordu. Bakışlarımı ondan zorlukla ayırarak tekrar önüme döndüm. Yataktan kalkacağım sırada kolumda bir el hissettim ve o an bakışlarım tekrar ona doğru döndü. Uykulu gözleri hafifçe aralanırken, "Gitme," diye mırıldandı belli belirsiz. "Daha çok erken güzelim."

 

Elini kolumdan aşağıya kaydırarak elimi tuttuğunda, ben çoktan ayağa kalkmıştım. "Hava aydınlanmak üzere, gitmem lazım."

 

Azer yattığı yerden kafasını kaldırarak doğruldu ve gözlerini üzerimde gezdirerek, "Gitmen lazım," diye tekrar etti beni bu cümleden nefret ediyormuşcasına. "Hiç sevmiyorum bu gidişleri biliyorsun değil mi?"

 

Üzerindeki örtüyü bir kenara iterek ayağa kalktı ve gelip tam karşımda durdu. Gözlerindeki uyku saniyeler içinde kaybolmuş gibiydi. Parmakları saçımın arasında kaybolurken baş parmağı yanağımı okşadı usulca. Gözlerim ağırlaşırken bir kaç saniyeliğine birbirine bastırdım göz kapaklarımı. Anlını anlıma yaslarken, "Ben de," diye mırıldandım. "Ama bu konağın çatısı altındayken beraber uyusakta, ayrı uyanmaya alışmamız lazım."

 

Gözlerini yumduğunda derin bir nefes aldı. "Çıkar kafandan bunu," dedi sakince. "Senden ayrı uyandığım her günün sabahını..."

 

Cümlesini devam ettirmediğinde dudaklarım belli belirsiz kıvrılmıştı.

Gözlerimi açarak, bakışlarımı onun yüzünde uzun uzun gezdirdim ve parmaklarımın ucunda yükselerek yanağına küçük bir öpücük kondurdum. Geri çekildiğimde, bir şey söylemeden arkamı dönerek kapıya doğru ilerlemeye başladım.

 

Ve odadan çıktım.

 

Gece soğuk, kara bir zincir gibi Midyat'ın taştan göğsüne dökülürken, sessizliğin içinde ufak ve tok bir ses duyuldu. Parmaklarım az evvel kapattığım kapının kulpundan yavaş yavaş ayrılırken, göğsüme kara bir bulut gibi oturan o hisse boyun eğerek oradan yavaşça uzaklaşmaya başladı adımlarım. Saat gecenin dördüydü. Bir kaç saate hava aydınlanacaktı. Her ne kadar onun yanında olmayı deli gibi istesem de, bu konağın çatısının altında bunu yapmak için cesaretin dozunu fazlasıyla aşmıştım.

 

Onunla uyumak rüya gibiydi.

 

Ama ben bu uykunun sonunu bir kabusla getirecek kadar çok bulanmıştım çamura. Yalancı ve bencildim. Ve tek amacım belliydi. Onunla birbirimize yaklaşmamamız bile gerekirken, kalbimin onun için deli gibi çarpması zayıflıktı. Bunu kendime ben yapmıştım. Ona bunu yapmak istemiyordum.

 

Adımlarım, kısık bir ses eşliğinde merdivenlere ulaştığında gözüme çarpan cılız bir ışık bakışlarımın alt katta ki oturma odasına doğru dönmesine sebep olmuştu. Korkuluklara tutunarak aşağıya doğru hafifçe eğilip baktım ama kapı kapalı olduğu için herhangi bir şey görememiştim. Gözlerim merakla, hafifçe kısılırken, "Bu saatte kim bu ya?" diye söylendim kendi kendime.

 

Etrafıma kısaca göz gezdirdikten sonra, yukarı çıkmaktan vazgeçtim ve aşağıya inen merdivenlere doğru sessiz adımlarla ilerlemeye başladım. Çıt çıkarmamaya özen göstererek aşağı kata indiğimde, adeta parmak uçlarımda yürüyerek odanın önüne kadar gelmiştim. Bakışlarım pencereye doğru kaydı. Bir şey görmeyi umut ettim lakin perdeler kapalı olduğundan hiçbir şey görmem mümkün değildi. Tam birinin ışığı açık unuttuğuna ikna olup geri dönecektim ki, iki kişinin konuşma sesi ilişti kulağıma.

 

Bu ses yerime çakılıp kalmama sebep olurken, bakışlarım hızlıca kapıya doğru döndü ve bir kez daha etrafı kolaçan ederek yavaşça kapıya yaklaştım. Daha iyi duyabilmek adına kulağımı kapıya yasladığımda, bir yandan da etrafı kontrol ediyordum hâlâ.

 

Her ne kadar ne konuşulduğunu duymak zor olsa da, konuşan kişinin Berşan Hanım olduğunu seçebilmiştim. Biraz daha dikkat kesildiğimde, cümlenin bir kısmını seçebildim. "...O zaten apayrı bir mevzu büyük hanım," diyordu. Bununla beraber, Lebriz Hanım'ın da içeride olduğunu anlamıştım. "Ay valla içime dert oldu," diye devam etti Berşan Hanım. "Yoksa gecenin bu saatinde ne diye rahatsız edeyim seni? Bu da benim boynumun borcu en nihayetinde, o kızı buraya ben getirdim."

 

Benden bahsettiğini anladığımda, bozuntuya vermeden dinlemeye devam ettim. Bu sefer Lebriz Hanım girdi lafa.

 

"Ben de ne zamandan beri düşünüyorum. Düşünüyorum da, Adil ne der hiç bilmiyorum. Hele Arzu kıyameti koparır, zaten huzur kalmadı konakta, hepten delirir herkes..."

 

"Senin lafının üzerine laf söyleyemez hiçbiri Büyük Hanım, bunu sen de biliyorsun," dedi Berşan Hanım, sesi ikna ediciydi. "Dilba'nın, Boranlı soyadını alması şart. Bu kız madem Adil Bey'in kızı, o zaman hakkı olan soyadını da alacak. Milletin diline düşmeden halledelim diyorum ben..."

 

Bu söylediği şey kaşlarımım çatılmasına sebep olurken buz gibi bir ifadeyle bakışlarımı kapıya değdirdim.

 

Ne yapmaya çalışıyordu bu kadın?

 

Lebriz Hanım bir müddet duraksadı. Bir kaç saniyelik sessizliğin ardından, "Haklısın," diye konuştu. "Ben bunu Adil'le konuşayım. Zaten benim de epey canımı sıkıyor bu mevzu. Lakin asıl sorun Dilba... Onun bu habere vereceği tepkiyi ikimizde biliyoruz Berşan. Elinde olsa Adil'i bir kaşık suda boğacak... Valla bu kız yine ortalığı birbirine katar diye korkuyorum ben."

 

"Hallolur anne, merak etme sen..."

 

Bu cümleyi duyduktan sonra, hızlıca kapıdan uzaklaşarak etrafa göz gezdirdim ve kimsenin olmadığına emin olduktan sonra hızlıca merdivenlere yönelip yukarıya çıktım tekrar. Oyalanmadan Adil Bey'in konağına geçip, odamın olduğu kata çıktığımda gözlerim hâlâ ara sıra etrafı yokluyordu.

 

Odama girip kapıyı arkamdan yavaşça kapattım ve yatağa doğru ilerleyerek kendimi sırt üstü yatağa attım. Bedenimi aniden saran o gerginlik, az önce duyduğum şeylerin etkisiyle daha çok artarken öfkenin ruhumu yavaş yavaş ele geçirdiğinin farkındaydım. Berşan Hanım'ın niyeti neydi bilmiyordum, Adil Bey'in soyadını almayı kabul etmeyeceğimi adı kadar iyi biliyordu. Böyle bir teklifi Lebriz Hanım'a sunmasında ki amacı gerçekten merak ediyordum çünkü Berşan Hanım, çıkarı olmadığı hiç bir işe girişmezdi.

 

Bunu acilen öğrenmem lazımdı.

 

•••

 

Bir Hafta Sonra...

 

Olması gerekenden çok daha sakin geçen günler, gelecek olan fırtınanın sessiz bir habercisi gibiydi. Belki de, bu konağa geldiğim günden beri en olaysız ve en sakin haftayı geçirmiştim ama bu sakinliğin beni korkutması gerektiğinin bilincinde olacak kadar alışmıştım buraya.

 

Yarın akşam, aşiret toplantısı vardı.

 

O tüyler ürperten ve benim içimdeki o zehiri akıtmamı sağlayacak gün gelmek üzereydi. Berşan Hanım ve Lebriz Hanım'ın hakkımda konuştukları şeyi duyduktan sonra aklımdaki plandan bir adım bile sapmaya niyetim yoktu. Bu konu hakkında Berşan Hanım'dan net bir cevap alamayışım ona karşı içimde yavaş yavaş büyüyen bir şüpheye sebep oluyordu ve o bunu bilmesine rağmen bana en ufak bir açıklama yapma gereği bile duymamıştı.

 

Adil Bey'in soyadını almam henüz teklif edilmemiş, bahsi bile açılmamıştı. Bu da aklımda yeni bir ihtimali doğurmuştu. Bu kararı yarın herkesin içinde açıklamayı düşünüyor olabilirdiler. Lebriz Hanım'ın derdi belliydi. Lakin Berşan Hanım'ın bu düşünceyi Lebriz Hanım'ın aklına neden soktuğunu hâlâ çözebilmiş değildim.

 

Tek bildiğim şuydu: Bu bir oyun bile olsa, o adamın soyadını asla almayacaktım.

 

Zihnim bitmek bilmeyen bu kargaşayı susturmaya çalışırken saat neredeyse bire geliyordu. Uyumak için odama çekilsemde, yarım saatlik çaba sonuç vermemiş ve uyku ilacı almamak için bahane uydurup kendimi terasa atmıştım. Hava temiz olduğundan yıldızlar her zamankinden çok daha parlak görünüyordu. Karanlığın en koyu tonları Midyat'ın göğünü çepeçevre sararken, etrafta tamamen sessizlik hakimdi. Büyük kanepelerden birinde oturmuş ve başımı kanepenin sırtına yaslamıştım. Gözlerim gökyüzündeydi ama hiçbir şey kalbimde ve zihnimdeki o kalabalığı yatıştırmaya yetmiyordu.

 

"Uyku tutmadı herhalde?"

 

Berşan Hanım'ın o tanıdık sesini duyduğumda herhangi bir tepki vermedim çünkü bunu bekliyordum. Daha iki saat evvel ona bir mesaj yollayıp, eğer bana mantıklı bir açıklama yapmazsa tüm oyunu bozacağımı söylediğimde niyetim tamamen blöf yapmaktı ama bunun onu korkutacağını adım gibi biliyordum.

 

Berşan Hanım'a bakmadan belli belirsiz güldüm. "Burada olduğunuza göre sizi de tutmamış anlaşılan?"

 

Berşan Hanım gelip çaprazımdaki koltuğa oturduğunda, hafifçe doğrularak göz ucuyla ona baktım. Yüzündeki ifade ciddiydi ama bir yandan da kendinden gayet emin görünüyordu. Bir bacağını diğer bacağının üzerine atarak beni baştan aşağı süzdüğü sırada gözleri hafifçe kısıldı. "Düşünüyorum da acaba gerçekten beni tehdit edecek kadar cesur musun," Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı. "Yoksa ucuz bir blöf mü yapıyorsun?"

 

Güldüm. "Ne fark eder? Eğer buraya geldiyseniz iki ihtimalde de, sizi korkutmayı başarmışım demektir."

 

Berşan Hanım, hadi ya dercesine belli belirsiz kaşlarını kaldırdı. "Henüz buraya o kadar yabancısın ki," diye konuştu, sesinde bariz bir alay vardı. "Eğer bu konağı ve beni biraz daha iyi tanısaydın, korkması gereken kişinin ben olmadığımı bilirdin. Unuttuysan hatırlatayım, karşında Berşan Boranlı var senin."

 

Kafamı hafifçe salladm. "Beni buraya siz getirdiniz Berşan Hanım," dedim isminin üzerine vurgu yaparak. "Biz bir anlaşma yaptık ama siz sanki ben yokmuşum gibi davranıyorsunuz, bilmem farkında mısınız."

 

Güldü. "Bu kanıya nasıl vardın merak ediyorum doğrusu?"

 

"Lebriz Hanım'la yaptığınız konuşmayı duydum," dedim beklemeden. "Adil Bey'in soyadını almam gerektiğini söylediniz ısrarla," Anlam veremiyormuş gibi gözlerimi kıstım. "Bunu nasıl bir mantığa sığdırdığınızı gerçekten merak ediyorum."

 

"Kapı dinleme huyun olduğunu bilmiyordum," dediğinde rahat bir tavırla arkasına yaslandı. "Ayrıca o saatte...

 

"Bence konunun bununla hiçbir alakası yok," diyerek lafını kestim, sesim hafiften öfkeliydi. "Siz benim Adil Bey'in soyadını almamı neden istiyorsunuz onu açıklayın ilk önce."

 

Berşan Hanım bir süre düşündü. Sanki üstüme vazife olmayan bir soruyu sormuşum gibi, memnuniyetsiz bir ifade vardı suratında. En sonunda derin bir iç çekerek, "Onların şüphelenmesine fırsat mı verseydim?" diye sordu. "Bir düşün kızım. Bunlar demeyecek mi, Berşan bu kızı ta Ankara'dan buralara getirdi de neden Adil Bey'e bu kızı nüfusuna al demiyor diye. Senin haberin yok ama millet çoktan konuşmaya başladı bile. Lebriz Hanım, elalemden duyup işkilleneceğine benden duysun."

 

Gergin bir ifadeyle arkama yaslandım ve derin bir nefes aldım. "Ne yani, sırf onlar işkillenmesin diye benden o adamın soyadını almamı mı bekliyorsunuz?" diye sordum, ardından sesimin gereğinden fazla yüksek çıktığının farkına vararak sesimi biraz daha kıstım. "Ölürüm de yapmam böyle bir şeyi."

 

Berşan Hanım hafifçe öne doğru eğilerek sağ elini dizime vurdu iki kez. "Merak etme," dedi net bir sesle. "Yarın olacaklardan sonra kimsenin bunu düşünecek hali kalmayacak zaten. Sonrasına da bakacağız artık," Uyarırcasına gözlerini gözlerime dikti. "Ama senden rica ediyorum yarın ki işini sakın yarım bırakma. Bak böyle bir fırsatı geri çeviremeyiz anlıyor musun beni Dilba?"

 

Belli belirsiz kafamı salladım. "Ben hiç bir işimi yarım bırakmam," dedim sakince. "Siz sonrasında olacaklara hazırsanız tabii..."

 

Berşan Hanım oturduğu yerden kalkarak bakışlarını benim üzerimde gezdirdi ve kendinden emin bir ifadeyle, "Tereddüt dahi etme," diye konuştu. "Ben her şeye hazırım."

 

Bunu dedikten sonra belli belirsiz kafasını sallayarak yanımdan uzaklaşmaya başlamıştı. O terastan ayrılırken benim bakışlarım onun üzerindn ayrıldı yavaşça. Büyük bir kumar oynuyorduk. Berşan Hanım'ın bana haftalar evvel verdiği sır o kadar büyüktü ki ben bile altında ezilmek üzereydim. Bu sırrın ortaya çıkması Adil Bey'e vuracağımız büyük darbelerin başlangıcı olacaktı. Onun için ne ifade edecekti, canı gerçekten yanacak mıydı bilmiyorum ama gerçeklerin er ya da geç bir tokat gibi suratına çarpacağını öğrenecekti.

 

Oturduğum yerden hafifçe doğrularak sehpanın üzerine koyduğum telefonumu elime aldım ve bir süre telefonda oyalandım. Mardin genelinde yapılan paylaşımların çoğunda Orkun'un videosu mevcuttu hâlâ. Bir haftadır paylaşımların ardı arkası kesilmemişti. Orkun'un moralinin bundan dolayı epey bozuk olduğunu tahmin edebiliyordum. Henüz kapıma dayanıp bana hesap sormaması beni hafiften gersede onun bu şekilde moralini bozmuş olmak keyiflenmem için yeterliydi.

 

Diğer yandan, yarın konakta yapılacak büyük aşiret toplantısının haberi her yere yayılmıştı. Lebriz Hanım'ın herkese her şey yolunda mesajı vermek için ekstra bir özenle tertip ettiği daveti bekliyordu çoğu kişi.

 

Yarın ki kalabalığı tahmin bile edemiyordum.

 

Gaye'nin yarın giyeceği kıyafetler konusunda fikir almak için bana attığı fotoğrafları incelemeye başlarken kaç dakika geçtiğinin bile farkında değildim lakin kulağıma dolan ve gittikçe yaklaşan adım sesleri bakışlarımı ekrandan ayırmama yetmişti.

 

Kafamı kaldırır kaldırmaz Azer'in gelip sol tarafımda duran tekli koltuğa oturduğunu görmem bir olmuştu. Gözlerim onun üzerinde gezinirken, bakışlarıma ufak bir merak yerleşti.

 

Üzerindeki ceketi çıkarmıştı. Beyaz gömleğinin üstteki düğmeleri açıktı ve saçları hafiften dağılmıştı. Konağa yeni geldiğini tahmin edebiliyordum çünkü bakışlarında yer edinen hafif yorgun ifadeyi görmem zor olmamıştı. İçine geceyi sığdırmış gözleri herhangi bir şey söylemeden bir süre beni izledi sadece. İçimden bir his moralinin bozuk olduğunu söylüyordu ama emin değildim.

 

Aramızdaki sessizlik uzamaya başladığında dayanamayıp, "Ne oldu," diye sordum.

 

Azer düşünceli bir tavırla beni incelemeye devam etti. "Onu sana sormak lazım," dedi en sonunda. "Niye uyumadın bu saate kadar?"

 

Göz ucuyla onu baştan aşağı süzdüğümde, içimdeki merağa yenik düşmemek için direndim. "Canım öyle istedi," dedim ifadesiz bir sesle ve ardından bakışlarımı ondan ayırarak önüme döndüm. "Seninde pek konağa dönmeye hevesin yoktu anlaşılan..." Sanki umursamıyormuş gibi yaparak saçımla oynamaya başladım. "İşlerinin bu kadar yoğun olduğunu bilmiyordum."

 

Azer'in bakışlarını üzerimde hissetsemde onunla göz teması kurmadım. Bu bir kaçış mıydı bilmiyorum ama onunla göz göze geldiğim an tüm gerçeklerimi görecek gibi hissediyordum ve bu his son zamanlarda bedenime o kadar çok uğruyordu ki, resmen delirmeme ramak kalmıştı.

 

Kısa bir sessizliğin ardından, "Sevkiyat merkezindeydim," diye yanıtladı beni. "Ve evet işlerim baya yoğun çünkü aynı anda birden fazla kansızla uğraşıyorum. Yarına kadar bitmesi gereken beş tane sevkiyat var ve üzerine bir de aşiret toplantısı olacak konakta."

 

Sesinde belirgin bir soğukluk hissettim o an. Gözlerim kısa bir an ona değerken, "Gergin miyiz biraz?" diye mırıldandım. "Hayır yani belki kafa dinlemek istemişsindir diye düşünmüştüm."

 

O sırada telefonu ısrarla çalsada aldırış etmedi. Telefon sesi en sonunda sustuğunda Azer'le göz göze geldik. O an bedenimdeki gerilimin dozu artarken o, inatla gözlerini gözlerimden çekmedi. "Sence kafa dinlemek için uygun bir zaman mı?" diye sordu, sesinde ki o perdelenmiş imayı hissetmem zor olmamıştı.

 

Gözlerimin içine sanki bir sırrı okuyormuş gibi dikkatle baktığında, o gece karası gözlerde bu imadan çok daha büyüğünün yer edindiğini gördüm. Ben sessiz kalmayı seçtiğimde o, arkasına yaslandı yavaşça ve o anda gözleri hızlıca sıyrıldı o ifadeden. Belli belirsiz gülümsedim, lakin bu herzamankinin aksine soğuk bir gülümsemeydi. "Adil Bey'in ölmedim ayaktayım şovunu izleyeceğiz işte," diye konuşmaya başladığımda, gözlerimi ondan ayırdım bir kez daha. "Sen de benim gibi bu durumdan fazla memnun değilsindir diye düşünüyordum ama dolaylı olarak Adil Bey için düzenlenen davette her şeyin tastamam olması için fazlasıyla çabalıyorsun."

 

Azer'in bakışlarını üzerimde hissettim ama bu his kısa sürdü çünkü bir saniyeliğine ona baktığımda gözlerinin uzayıp giden manzarada olduğunu gördüm. Dalgın görünüyordu. "Bu durumdan memnun olmadığım doğru," dediği sırada göz ucuyla ona baktım tekrar. "Ama aile içindeki düşmanlığı tüm aşiretin gözü önüne sermeye gerek yok. Bir hesaplaşma olacaksa da bunu küçük hesaplar yaparak halletmem ben Dilba."

 

Zorlukla yutkundum. Ne demek istediği açıktı. Eğer Adil Bey'den kurtulmak isteseydi, bu kendi yöntemleriyle yapacağını söylüyordu. Ama onun gözlerinde Adil Bey'e karşı olan o büyük nefrete rağmen bunu yapmasına engel olan bir şey olmalıydı. Çünkü o nefret hafife alınacak türden değildi. Hiç değildi.

 

Bir kaç saniyelik sessizliğin ardından, "Ondan nefret ediyorsun," diye konuşabildim. Kafamı kaldırıp ona doğru döndüğümde, onun bakışları direkt gözlerime odaklanmıştı. Belli belirsiz kafamı salladım. "Ondan ölesiye nefret ediyorsun. Neden Azer?"

 

"Sen ondan neden nefret ediyorsun?" diye sordu beklemeden, sesi sakin ama belirgin derecede düşünceliydi.

 

Alayla güldüm. "Bence gayet açık," dedim. "Aynı kanı taşısakta," Yalan. Yutkundum. "Onu babam olarak görmüyorum."

 

Gözlerimin içine baktı. "Bu kadar mı sence?"

 

Değildi.

 

Gözlerim yavaşça ellerime indi. "Ondan nefret etmem için yeterli bence," dedim. "Ama senin ondan bu denli nefret etme sebebini anlamıyorum... Bu kadar nefret etmene rağmen neden hâlâ onunla aynı sınırlar içerisinde kalmaya tahammül ettiğini gerçekten bilmiyorum. Çünkü sen etmezdin Azer. Elle tutulur bir sebep olmasa, sen o adama tahammül etmezdin."

 

Geriye yaslanarak kafasını koltuğun başlığına dayadı. "Hep bir bilinmezlik olduğunu düşün Dilba," diye mırıldandı sakin bir sesle. "Tüm o öfkenin içinde beni tutan ufacık bir şey var, haklısın. O da bu bilinmezlik. Eğer her şey tamamen net olsaydı bir saniye bile beklemezdim."

 

"Öfkenden emin değilsin yani?"

 

"Öfkemde gerçekten haklı mıyım kavgasındayım," dedi beklemeden, sesi ciddileşmişti. "Ama buna daha ne kadar sabrederim inan bilmiyorum. Emin ol artık tutunduğum o incecik ipte kopmak üzere."

 

O ip koparsa, içindeki öfke ateş olup yakacaktı herkesi. Aynen benim damarlarımdan akan o intikam ateşi gibi.

 

Azer'e baktım. "Konu baban değil mi?"

 

Aniden sorduğum bu soruya karşı herhangi bir tepki vermedi. Bunu bekliyor gibiydi. Bakışları gökyüzündeki tek bir noktaya sabitlenmişken, "Babam," diye onayladı beni sadece. "Konu babam," bakışları beni buldu. "Ve senin baban."

 

Duraksadım. Adil Bey'in babam olarak nitelendirilmesi her defasında canımı yakıyordu. Gözlerim onun gözlerinden bir müddet ayrılmadığında, bu kısa göz temasını bölen şey Azer'in telefonunun çalması olmuştu. Bakışlarını benden ayırarak hafifçe doğrulduğunda acele etmeden ön cebinden telefonunu çıkardı ve ekrana baktı kısaca. İfadesiz bir suratla aramayı reddedip telefonu ortadaki sehpanın üzerine gelişigüzel bıraktı. Bu sırada benim bakışlarım direkt olarak telefona kaymıştı.

 

Nedense kimin aradığını biliyor gibiydim.

Yukarı çıkarken beraberimde getirdiğim büyük buzlu su bardağına doğru uzanarak bardağı elime aldım. "Aç bence," diye konuştum buz gibi sudan küçük bir yudum alarak. "Her kimse fazla ısrarcı çünkü."

 

Azer'in gözleri bir kez daha gözlerimi buldu. "Arayan kişinin Elvan olduğunu bilmiyormuş gibi davranma," dediğinde dudaklarında varlığı belirsiz, soluk bir tebessüm görür gibi oldum. "O gözlerindeki ifadeyi tanıyorum ben."

 

"Ben ciddiyim," dedim beklemeden. "Muhtemelen konakta olduğunu biliyor ve yan yana olduğumuzu da tahmin ediyor. Açmayacağını bildiği için de inatla rahatsız etmek işte tek amacı."

 

Azer'in dudaklarına alaycı bir tebessüm yerleşti. "Elvan'ı bırak şimdi," diye konuştuğunda, gözleri bir şeyi anlamak istercesine bakıyordu. "Asıl senin bu kıskançlığını sürekli gizleme çabanı ne yapacağız biz?"

 

Güldüm. "Kıskanmıyorum çünkü."

 

Deliriyorum.

 

Azer'in yüzündeki tebessümün arttığını gördüm. Gözleri yüzümün her zerresinde gezinirken, "Bence baya bir kıskanıyorsun," diye diretti, sesi hafiften keyifliydi. "O gözler başka türlü böyle bakmaz."

 

Suyumdan bir yudum daha aldım. "Bana kendimi suçlu hissettiriyor," dedim bu sefer dürüst olarak. Suyun soğukluğu başımı ağrıtırken, gözlerim Azer'i buldu. "Sadece bu."

 

Gözleri gözlerimden ayrılmadı. "Suçlu olmadığını bildiğin halde mi?"

 

"Ne farkeder?" bardağı sehpanın üzerine koydum. "Ne de olsa hiçbir zaman senden daha fazlasını isteyemeyeceğim," dedim, konuşurken bile sesim beni boğuyormuş gibi hissediyordum. Çünkü bu gerçekti. Onunla hayal kurmaya hakkım yoktu. Onun da yoktu. Gözlerim bir kez daha gözlerine doğru tırmandığında, ellerimi yavaşça saçlarıma daldırdım. "Gerçekçi olalım," dedim ağır bir sesle. "Elvan gitse de gitmese de hiçbir şey değişmeyecek. Sana kalkıp benimle evlenmek zorundasın demeyeceğim hiçbir zaman," Dudaklarıma histerik bir tebessüm yayıldığında, "Sende biliyorsun," diye devam ettim. "Hatta en iyi sen biliyorsun Azer."

 

"Benim bir halt bildiğim yok," dedi beklemeden. Gözleri hafifçe kısılıp üzerimde gezinirken, sesi netti. "Tek bildiğim, kader gecenin bu saatinde beni sana getirdiyse vardır bir bildiği."

 

Güldüm ama yüzümdeki tebessüm yorgundu. "Vardır bir bildiği," diye tekrar ettiğimde kafamı belli belirsiz salladım. "Bizim bildiklerimiz peki, onlar ne olacak?"

 

Azer geriye doğru yaslandığında, düşünmeye bile gerek duymadan, "Ne önemi var be gülüm?" diye sordu. "Şu an yanımdaysan ve ben gözlerinin içine doyasıya bakabiliyorsam, sikmişim geleceği de geçmişi de..."

 

Yorgunca tebessüm ettim. "Bir kaç güne birbirimizden nefret etmeyeceğimizin garantisi yok öyle değil mi?" Kendi sorduğum soruya kendim cevap verdim. "Bence yok."

 

Azer hafifçe öne eğilerek dirseklerini dizlerine yasladı ve gözlerini yüzüme dikti. "Bu hayatta hiçbir şeyin garantisi yok," Gözleri içimi okurcasına bana bakmaya devam ettiğinde kalbimin kasıldığını hissettim. Bu cümle öylesine söylenmiş gibi değildi. Sanki bunu hissettiğimi biliyormuş gibi belli belirsiz gözlerini kıstı. "Ama senden nefret etmek bu hayatta isteyeceğim son şey bile değil," dedi ve bakışları yavaşça dudaklarıma indi. "Hâlâ benden bir şeyleri sakladığını bilsem bile, değil Dilba."

 

Bu cümle adeta nefesimi kesti ama yüzümde yaprak dahi kıpırdamadı o an. Bu kadar açık konuşmasını beklemediğimden afallamam normaldi lakin o hem ciddi hem de oldukça rahat görünüyordu. Bir müddet sadece gözlerine baktım, daha doğrusu gözlerimi kaçırmamak için büyük bir çaba sarf ettim çünkü bedenime hücum eden o gerginliğin haddi hesabı yoktu şu an.

 

O an tek düşüncem gerildiğimi ona belli etmemekti ama başarıp başaramadığım konusunda emin değildim. "Bu tavrının sebebi bu mu?" diye sordum en sonunda. "Tam da tahmin ettiğim gibi, bunu Bedirhan konusunu konuşurken hallettiğimizi sanıyordum ama yanılmışım anlaşılan."

 

Azer bu sefer geriye doğru yaslanarak güldü ama bu keyiften tamamen uzak bir gülüştü. "Emin ol konunun o piçle hiçbir alakası yok," dedi sesi gayet ciddiydi. "Başka bir şey var. Çok daha ciddi bir şey."

 

Gözlerinde gördüğüm sadece şüphe miydi, yoksa zaten bildiği bir şeyi benim ağzımdan mı duymak istiyordu bilmiyordum ama bu konunun Bedo'yla alakalı olmadığının ben de farkındaydım. Herhangi bir duygunun ifademe sızmasına izin vermeden, "Ne duymak istiyorsun Azer, evet var dememi mi?" diye mırıldandım en sonunda. Bu yapmacık dürüstlük bile, yalanlarımın üzerinde eğreti duruyordu. "Sana hayır desem inanacak mısın?"

 

Yüzündeki tebessüm silindi yavaşça. "Eğer inanacağım dersem sana yalan söylemiş olurum."

 

Kafamı hafifçe salladım. "Benden bir cevap bekleme o zaman," dedim sakince. "Çünkü ben de bu sorduğun sorunun cevabı yok. Olmayacakta."

 

"Peki o zaman," diye konuştu, sesinden hafiften sinirlenmeye başladığı anlaşılırken gözleri gözlerimi asla serbest bırakmıyordu. Burnundan sert bir nefes alırken kafasını hafifçe salladı. "Ama sana olan güvenimi sarsmak için elinden geleni yaptığının farkındayım Dilba. Yapma."

 

Histerik bir şekilde tebessüm ettim ama bu o kadar silik bir tebessümdü ki, farkedilip edilmediği bile aşikârdı. "Sende bunu yapma o zaman," dedim beklemeden. "Bana aşık olabilirsin. Ama aşık olmak güvenmek demek değil Boranlı," Çenemi hafifçe kaldırarak onu gösterdim. "Sen bana zerre kadar güvenmiyorsun."

 

Azer'in özleri yüzüme sabitlenirken, yüzünde ki ifade tamamen sertti. "Tek bir sebep ver bana," Kafasını hafifçe indirip kaldırdı. "Sana sorgusuz sualsiz güvenmem için tek bir neden ver bana Dilba," Hiçbir şey söylemeden ters bir ifadeyle gözlerimi kaçırdığımda sinirle güldüğünü işittim. "Al işte, tam olarak bundan bahsediyorum. Düpedüz sakladığın bir şey var ama sen yine her zamanki gibi susmayı tercih ediyorsun."

 

"Benim hiçbir şey sakladığım yok, bana güvenmeni de beklemiyorum zaten," diye çıkıştım sertçe. "Tahammül edemiyorsun değil mi? Senden en ufak bir şeyin dahi saklı kalması düşüncesine bile tahammül edemiyorsun," Oturduğum yerden kalkarak ona bir adım yaklaştığımda o oturuyor, bende ayakta olmama rağmen aramızda çok az fark vardı. Göz bebekleri dudaklarıma doğru kısa bir yol katettiğinde, "Hiçbir şeyi açıklamak zorunda değilim sana," diye devam ettim. "Neye inanıyorsan, neye inanmak işine geliyorsa öyle yap. Umurumda bile değil."

 

Gideceğim sırada ayağa kalktığını hissettim. Bir eliyle kolumu tutup beni kendine doğru çevirdiğinde tam karşımda duran bedenini baştan aşağı süzdüm ve en son yüzünde durdu bakışlarım. Gözlerinde suçlayıcı bir ifade yoktu ama her zamanki kadar sıcak bakmıyordu bana. Kafasını hafifçe eğerek gözlerime baktığında, "Dilba," diye mırıldandı ismimin üzerine basarak. "Sen sana inanmamı istiyor musun ki güzelim?"

 

Bu söz bedenimi bir hançer saplanmışcasına sarstığında, "İstemiyorum," diye mırıldandım, doğru söyleyip söylemediğimi ben bile bilmiyordum. Zorlukla kafamı salladım. "Çünkü bana inanman, inanmamandan daha tehlikeli Azer."

 

Başka bir şey söylemeden bakışlarımı ondan ayırdım ve onu arkamda bırakarak merdivenlere doğru yürümeye başladım. Adımlarım güçsüzdü. Bedenim ayakta durmakta zorlanırken bir kez bile bakmadım arkama çünkü canım bu sefer gerçekten yanıyordu.

 

Odama indiğimde ışığı bile yakma gereği duymadan kapıyı arkamdan kapattım ve ağır adımlarla yatağa doğru ilerledim. Yavaşça yatağa oturup ellerimi iki yanıma yasladım ve bakışlarımı karşımdaki pencereye diktim. Konağın sarı ışıkları pencereden hafifçe içeri sızarken, odanın geri kalanı tamamen karanlıktı. Ve benim kalbim ufak bir kafesin içine sıkışıp kalmış kadar nefessiz ve bitkindi. Şimdi geri dönüp ona sarılsam geçer miydi tüm bu hissettiklerim bilmiyordum ama sakladıklarımın ve olduğum insanın onun yüzüne bakmayacak kadar ağır olduğunun farkındaydım. En çokta bunu bilmek kesiyordu nefesimi.

 

Boğazımdan yukarıya doğru tırmanan o his, gözlerimi yakmaya başladığında dişlerimi birbirine bastırdım ama geçmedi. Bıraksam şimdi hüngür hüngür ağlayacaktım ama iradem buna izin vermek yerine ölmeyi tercih edeceğinden, gözlerimden tek bir damla yaş dökülmesine izin vermedim. Kafamı kaldırıp bakışlarımı tavana diktiğimde derin bir nefes aldım.

 

Geçecekti Dilba.

 

Başka yolu yoktu.

 

•••

 

 

Gözlerim içinde taşıdığı son uykudan yavaş yavaş ayrılırken, bir şeyin beni sarstığını hisettmemle gözlerimi açmam bir olmuştu. Saat kaça geliyordu bilmiyorum ama ilk gördüğüm şey yatağımın üzerinde zıplayan Fırat Can olmuştu.

 

"Dilba'cığım hadi kalk oynayalım!"

 

Yavaşça doğrulup bakışlarımı Fırat Can'a diktim, gözlerim içeriye dolan gün ışığından dolayı hafifçe kısılmıştı. "Sen yine ne yapıyorsun acaba?" diye söylenip, yapmacık bir şekilde kızar gibi yaptım. "Bu saatte oyun mu oynanır?"

 

"Yaa Dilba," diye konuştu Fırat Can, duvardaki saati göstererek. "Baksana saat nerede? Ohoo... Biz kahvaltı bile yaptık çoktan. Ben oyun oynamak istiyorum hadi..."

 

Duvardaki saate döndü bakışlarım. Saat neredeyse ona geliyordu. Nasıl bu kadar fazla uyuduğumu merak ettim lakin aklıma gece yatmadan önce içtiğim uyku ilacı geldi. Ne kadar içmemek için dirensemde karşı koyamamıştım yine ama başımın deli gibi ağrıması da bunun bir sonucuydu maalesef. Sersem gibiydim.

 

Fırat Can yatakta zıplamaya devam ederken bu sarsıntıya daha fazla dayanamayarak yataktan çıktım ve Fırat Can'a baktım. "Tamam hadi aşağı in ben geleceğim."

 

Fırat Can gözlerini kocaman açtı. "Eğer gelmezsen seni babaaneme şikayet ederim ama tamam mı?" diye konuşup yataktan aşağıya zıpladı. "Kuaförcülük oynayalım... Sonra da arabacılık... Sonra da..."

 

Fırat Can koşa koşa odadan çıkarken ben de kapıya doğru ilerleyip arkasından kapıyı kapattım. Tam bu sırada odadaki büyük boy aynasındaki görüntüme takıldı bakışlarım. Fazla yorgun görünüyordum. Göz altlarımda ki kızarıklıklar dün gecenin bir hatırasıydı. Maalesef çok iyi bir gece geçirdiğim söylenemezdi.

 

Derin bir iç çekerek banyoya doğru ilerlemeye başladım. Kısa bir duş aldıktan sonra, banyodan çıkıp saçlarımı kurutmuş ve düzleştirmiştim. Yüksek bel bir kot pantolon ve üzerime açık mavi bir crop gömlek giydikten sonra yüzümdeki yorgunluğu gizlemek adına hafif bir makyaj yaptım.

 

Odadaki işlerimi bitirip aşağıya indiğimde aşağıdaki kalabalık tahmin ettiğimden çok daha fazlaydı. Akşamki davet için büyük bir hazırlık yapılıyordu. Ben merdivenlerden inip büyük avluya geçtiğimde, etrafı inceleme fırsatı bulamadan birinin bana seslendiğini işittim.

 

"Dilba."

 

Bakışlarım sesin geldiği yöne doğru dönerken gördüğüm kişi Berşan Hanım'dan başkası değildi. Yanında duran çakışanlara eliyle bir işaret yapıp işlerine devam etmelerini söyledikten sonra bana doğru yaklaşarak gözlerini üzerime dikti. "Günaydın."

 

"Günaydın," diye yanıtladım onu.

 

Bakışları beni baştan aşağı süzdükten sonra, bir kez etrafına bakındı ve kimsenin bizi dinlemediğine emin olduktan sonra tekrar bana döndü. "İçinde belgelerin olduğu dosyayı sana attım," dedi sakin ve rahat bir ifadeyle. "Muhtemelen ihtiyacın olmayacak ama her ihtimale karşı yanında bulunsun."

 

Belli belirsiz kafamı salladım. "İyi."

 

Tamam dercesine kafasını salladı ve ardından aklına bir şey gelmiş gibi duraksadı. "Ha bu arada, eğer bir şey soracaksan bana mesaj at," dedi. "Bu gün fazla yanımda görünme, Arzu denen çiyan şüphelenmesin sonra."

 

Berşan Hanım tam bunu söylemişti ki, Lebriz Hanım'ın yanında Yasemin'le beraber merdivenlere doğru ilerlediğini gördüm. Lebriz Hanım'ın bakışları beni bulduğunda adımları duraksamıştı. Bir kaç adım gerileyerek bize doğru baktı. "Oo, günaydın küçük hanım," dedi hafifçe gülümseyerek. Keyfi epey yerinde görünüyordu. "Yine kahvaltıya geç kaldın bak gözümden kaçmadı sanma. Neyse bu günlük bir şey demiyorum ama başka zaman affetmem haberin olsun."

 

"Geç bir şeyler ye hadi," diye araya girdi Berşan Hanım. "Sonra kızlarla beraber şu hediyelikleri hazırlarsınız beraber. Çok işimiz var bugün."

 

Yasemin kafasıyla mutfağı gösterdi. "Mutfağa geçelim isterseniz."

 

Olumsuz anlamda kafamı salladım. "Kahvaltı yapmayacağım, sağol," Başım deli gibi ağırırken yüzümü istemsizce buruşturmuştum. "Ay başım çatlayor zaten."

Lebriz Hanım dikkatlice yüzüme baktı. "Kızım olur mu öyle? Ye bir şeyler, olmadı ilaç alırsın..."

 

Ağrı kesici içmemek için zorlukla direnmeme rağmen, ilaç almamakta kararlıydım. Bu aralar fazla kullanıyordum ve biraz ara vermem gerekiyordu yoksa iyileştirmek yerine zarar verecekti artık vücuduma. Olumsuz anlamda kafamı sallayarak, "Geçer birazdan," diye kestirip attım.

 

Bu sırada Arzu ve Mercan'ın bizim olduğumuz yöne doğru geldiklerini farkettim. Onların hemen arkasında ise Hatice vardı ve elinde küçük bir şey tutuyordu. Onlar yanımıza ulaştıklarında Arzu'nun gözleri direktmen benim üzerime saplanmıştı. Dudaklarının kenarında belli belirsiz alaycı bir tebessüm peyda olurken, "Günaydın Dilba," diye konuştu yapmacık bir samimiyetle, ardından bakışları az ötede oturmuş bizi izleyen Elvan'ı buldu. "Kız Elvan hazır sen de burdasın sorayım bari..."

 

Elvan sorarcasına kafasını salladı ve ayağa kalktı. "Ne soracaksın yenge?"

 

Arzu bir kez daha imayla bana baktı ve ardından Hatice'ye doğru elini uzattı. Hatice, elinde tuttuğu şeyi Arzu'nun avucunun içine koyduğunda bu şey bana fazlasıyla tanıdık gelmişti.

 

Elindeki şey benim tokamdı.

 

Arzu, Elvan'a çevirdi bu sefer bakışlarını ve tokayı gösterdi. "Bu senin mi diye soracaktım..."

 

Elvan bir süre tokaya baktı dikkatlice ve ardından, "Yok hayır," diye yanıtladı Arzu'yu. "Benim değil valla."

 

"Aa bu Dilba'cığımın tokası..."

Fırat Can'ın pat diye araya girmesiyle birlikte tüm bakışlar aniden Fırat Can'ın üzerine dönerken, onun buraya ne ara geldiğini anlayamamıştım. Fırat Can fıldır fıldır etrafına baktı. "Dilba'cığımla kuaförcülük oynarken onun saçına taktım, biliyor musunuz çok güzel oldu. Dilba, yine yapalım mı aynısını?"

 

Mercan hafifçe eğilerek, "Hadi oğlum sen arkadaşlarının yanına git," dedi. "Hem bak Meryem seni çağırıyordu."

 

Fırat Can, "Meryem mi?" diye bağırdı. "Yaşasın, Meryem mi geldi?"

 

Fırat Can koştur koştur yanımızdan uzaklaşırken Mercan'ın bakışları hızlıca benim üzerime döndü. Arzu'nun ise yüzünde oldukça alaycı bir gülümseme vardı ve tokanın bana ait olduğunu duyduktan sonra bu gülümsemesi daha da artmıştı. "Demek senin bu?"

 

Aklıma aniden gelen şeyle beraber bedenim kaskatı kesilirken, gözlerim herkesin üzerinde tek tek gezindi.

 

Lütfen düşündüğüm şey olmasındı.

 

Lebriz Hanım göz ucuyla Arzu'ya bakarak, "Ne oldu kızım," diye sordu. "Susup kaldınız öyle... Koca konakta nerede buldunuz bu tokayı siz?"

 

Arzu göz ucuyla Hatice'ye baktı. Hatice'de sanki bu anı bekliyormuş gibi, "Ben buldum geçen gün," diye yanıtladı Lebriz Hanım'ı. "Azer Ağa'mın odasında."

 

İşte korktuğum şey tam olarak buydu.

 

Nasıl böyle bir aptallık yapmış olabilirdim anlam veremiyordum. Neredeyse bir haftadır farkına varamamış olmam ayrı komikti. Ve bunu da hiç olmaması gereken biri bulmuştu. Şu an ne diyeceğimi gerçekten bilmiyordum.

 

Bakışlar bir bir benim üzerime dönerken, Arzu'nun yüzünde oldukça keyifli bir zafer ifadesi vardı. Elvan ise tek kelime etmeden öylece duruyordu lakin moralinin bozulduğu açıktı.

 

Ortamda kısa bir sessizlik hakim olurken Lebriz Hanım bu sessizliği bozarak sorarcasına bana baktı. "Senin tokanın Azer'imin odasında ne işi var küçük hanım?" diye sordu. "Bir dikkatli bak istersen, belki seninki değildir."

 

O anda Berşan Hanım'ın gözleri beni buldu. Yüzündeki ifadeden ne olduğunu hafiften seziyormuş gibi bir hal vardı. Öyle ki, cevap vermeme fırsat kalmadan, "Geçen Fırat Can, Azer'in odasına girmişti elinde de bir sürü toka falan vardı," dedi tokaya bakarak. "Şimdi görünce aklıma geldi bak... Ben Yasemin'e topla demiştim hatta, unuttu herhalde."

 

Berşan Hanım, göz ucuyla Yasemin'e baktığında Yasemin de yalana ayak uydurarak kafasını salladı. "Ha... Evet," dedi. "Ben topladıydım ama bu gözümden kaçmış muhtemelen."

 

Lebriz Hanım anladım dercesine hafifçe kafasını salladı. "E biraz daha dikkatli olun kızım," dedi uyarırcasına. "Hiç hoşlanmam böyle şeylerden..."

 

"Bir daha olmaz büyük hanım."

 

Yasemin bunu dediğinde Lebriz Hanım tekrardan merdivenlere doğru yürümeye başlamıştı. "Arzu, sen de benimle geliver."

 

Arzu göz ucuyla bana bakarak tokayı avucuma sıkıştırıp Lebriz Hanım'ın peşine takıldığında, Berşan Hanım Mercan ve Hatice'ye göz işareti yaparak yanımızdan uzaklaşmalarını söyledi. Onlar herhangi bir şey demeden yanımızdan uzaklaşırlarken, Berşan Hanım'ın gözleri bir ok gibi benim üzerime saplandı. "O tokanın Azer'in odasında ne işi vardı diye sormayacağım sana," diye konuştu, uyarı dolu bir sesle. "Zaten sorsam da cevap almayacağımın farkındayım. Yanılıyor muyum Dilba?"

 

Rahat bir ifadeyle omuz silktim. "O tokayı ben düşürmedim desem siz inanacak mısınız?"

 

Berşan Hanım'ın dudaklarında belli belirsiz bir tebessüm peyda oldu lakin bu durumdan memnun olmadığı belli oluyordu. Kollarını önünde bağlayarak, "Buraya gelme amacını unutma Dilba," diye konuştu. "Eğer unutmaya kalkarsan ben hatırlatmasını bilirim."

 

Bunu dedikten sonra bakışlarını benden ayırarak çalışanlara doğru çevirdi gözlerini. "Kızım şu masaları duvara yapıştırmayın kaç kere söyleyeceğim ya..."

 

Berşan Hanım yanımdan ayrılarak masaların kurulduğu tarafa doğru ilerlemeye başladığında, ben de etrafa kısaca göz gezdirdim. Yaklaşık olarak yirmi-otuz kişi avluda hazırlık yapıyordu. İçeriye taşınan büyük ahşap masalar koca avlunun dört bir yanına sırayla dizilmişti. Hele mutfak kapısının önü o kadar kalabalık ve yoğundu ki, içerideki kargaşayı düşünemiyordum bile. Avlunun diğer tarafında ise masaların yanı sıra, muhtemelen eğlence ekibi için kurulmuş yuvarlak büyükçe bir sedir vardı.

 

Tam bu sırada Azer ve adamları çarptı gözüme. Hepsini bir araya toplamış bir seyler söylüyordu, daha doğrusu uyarır gibi bir hali vardı. Sırtı bana dönük olduğu için beni görmemişti, zaten yeterince meşgul görünüyordu.

 

Bakışlarımı onlardan ayırıp mutfağa doğru yöneldiğimde birinin bana doğru geldiğini henüz farketmiştim. Daha doğrusu küçük bir çocuğun. Dokuz- on yaşlarında erkek bir çocuktu. Koşar adımlarla bana yaklaştı ve önüme geldiğinde durdu aniden. Ben sorarcasına çocuğa bakarken o avucunun içinde tuttuğu şeyi çoktan elime sıkıştırmıştı. Çocuk bir şey sormama kalmadan arkasını dönüp bir hışımla avludan çıktığında bir müddet çocuğun arkasından bakakaldım.

 

Bakışlarımı elime indirip avucumu açtığımda dörde katlanmış küçük bir kağıtla karşılaşmıştım. İçimdeki merak gitgide artarken temkinli bir ifadeyle kağıdı açtım ve içine el yazısıyla hızlıca yazılmış yazıda gezdirdim bakışlarımı.

 

Beni fazla hafife aldınız.

O yüzden aldığınız nefese dahi dikkat edin bundan sonra.

 

Ensenizdeyim

 

Kimden geldiğine dair herhangi bir ipucu olmayan bu yazıyı okuduğumda bir müddet sadece bekledim. Suratımda mimik dahi oynamadı lakin bu kağıdı kim gönderdiyse, niyeti oldukça ciddi görünüyordu. Bu hafiften gerilmeme sebep olurken kafamı kaldırıp hızlıca etrafıma bakındım. Gözlerim avlunun dört bir yanında gezinirken aklıma sadece iki seçenek geliyordu.

 

Ya Botan, ya da Bedo.

 

Bedo, Ankara'dan buraya beni tehdit edecek kadar eli kolu uzun biri miydi? Tabi ki de hayır. Geriye bir seçenek kalıyordu. O da Botan denen ruh hastası.

 

Ama nedense içimden bir his, emin olmamam gerektiğini söylüyordu.

 

Zihnimden göğüs kafesime yavaşça sızan o gerginlik bakışlarıma belli belirsiz bir şüphe yerleştirirken parmaklarımın arasında tuttuğum kağıdı avuç içime hapsederek derin bir nefes aldım. Bakışlarım tekrardan Azer'in olduğu yöne kaydı. Neyse ki hâlâ buraya bakmıyordu. Bu nottan haberi olmalı mıydı emin değildim.

 

"Hayırdır kız, dalmış gitmişsin?"

 

Duyduğum sesle beraber ani bir tepki vermekten kaçınarak, sakin bir tavırla sesin sahibine yani Mercan'a doğru çevirdim bakışlarımı. Ellerimi arkamda birleştirerek, gözlerimi yavaşça Mercan'ın üzerinde gezdirdim. "Yardım edecek bir şey var mı diye bakınıyordum," diye bir yalan uydurdum hızlıca. "Ama hiç kalabalığın içine giresim yok şimdi."

 

"Ay benim de valla," dedi Mercan bıkkın bir tavırla. "Sabahtan beri didişip duruyorlar zaten, hazırlıklar akşama yetişecek mi muamma..." Bunu dedikten sonra neyse dercesine hafifçe elini salladı ve sonra aklına bir şey gelmişcesine bana dikti gözlerini. "Kız o değilde bu toka mevsuzu neydi sen bir anlat bana onu?"

 

Durup durup konunun yine aynı yere gelmesinden sıkıldığımı belli ederek bıkkın bir ifadeyle ofladığımda, "Fırat Can düşürmüş dedi ya Berşan Hanım," diye söylendim. "Ne bileyim ben tokalarımı alıp Azer'in odasına gittiğini?"

 

Mercan'ın dudaklarına imalı bir tebessüm yerleşti. "Fırat Can'a sorduk az önce, ben onu Dilba'cığımın saçına takmıştım dedi bize çocuk," Gözleri hafifçe kısıldı ve belli belirsiz kafasını salladı. "Hiç boşuna kıvırma yani, benden kaçmaz böyle şeyler... Ne ara düşürdün tokayı Azer ağanın odasında doğruyu söyle?"

 

Gözlerimi devirip sorarcasına Mercan'a baktım. "Ya küçücük çocuk ne hatırlasın hangi toka olduğunu Mercan?"

 

Mercan omuz silkti. Yüzündeki imalı ifadenin dozu giderek artıyordu. "Valla ben onu bunu bilmem," diyerek kollarını önünde bağladı. "Ama Azer Ağa'nın sana bir bakışı var... Ben onun bu zamana kadar kimseye böyle baktığını görmedim. Adamın içi gidiyor resmen sana bakınca. Farketmedim sanma sakın... Ne ara ayarttın kız koskoca ağayı?"

 

"Mercan..."

 

Ben bıkkın bir ifadeyle gözlerimi devirdiğimde, Hatice'nin elinde iki torbayla beraber bize doğru geldiğini gördüm. O anda ikimizde susmuştuk. Hatice ikimizi de baştan aşağı süzerek elindeki torbalardan birini Mercan'a birini de bana verdi. "Berşan Hanım yukarı büyük salona götürsünler dedi, hepsi paketlenecekmiş."

 

Hatice bir şey söylememize izin vermeden arkasını dönüp yürümeye başladığında, Mercan arkasından bakarak, "Haspam," diye mırıldandı. "Anam bu kadın bir gün elimde kalacak varya..."

 

Elinde tuttuğum büyük kadife torbayı inceleyerek, "Götürelim bari," diye söylendim ve ardından isteksizce merdivenlere doğru yürümeye başladım.

 

Mercan'la beraber büyük salonun olduğu kata çıktığımızda, odaya girer girmez karşılaştığımız ilk şey bir oda dolusu hediyelik eşya olmuştu. Ruken ve İdil yerde oturmuş, kutuları ayırmakla uğraşıyorlardı. Bizi gördüklerinde, ikisinin de bakışları bizim üzerimize döndü. Ruken'in elimizdeki torbaları görünce yüzü düşmüştü. "Ne, bunlarda mı var?"

 

"E kolay gelsin valla kızlar," Mercan elindeki torbayı Ruken ve Mercan'ın önüne koydu. "Bu da son paketler, ellerinizden öper artık."

 

Ruken önüne konan torbaya uzun uzun baktı. "Ya Allah aşkına ne zaman bitecek bunlar? Of çok sıkıldım valla..."

 

İdil torbayı kendi önüne çekerek, "Hallederiz şimdi," diye mırıldandı ve göz ucuyla Ruken'e baktı. "Zaten fazla bir şey kalmamış."

 

Ağır adımlarla onların oturdukları yere doğru ilerledim ve yere çökerek malzemelerin bir kısmını kendi önüme çektim. "Yardım ederim ben de," diye konuşup paketleri incelemeye başladım. "Ne yapılacağını söyleyin yeter."

 

İdil kafasıyla, koltuğun üzerine dizdikleri hediyelik eşyaları gösterdi. Her biri oldukça pahalı görünüyordu. "Her kutuya bunlardan birer tane koyman yeterli, ama şu kumaşların en alta koyulması lazım."

 

Koltuğun üzerinde duran ufak kadife kutulardan birini elime alarak kapağını açtığımda, içinde oldukça zarif bir kolye olduğunu gördüm. "Altın mı bunlar?" diye sorduğumda bakışlarım yüze yakın kadife kutunun üzerinde yavaş yavaş gezindi. "E yuh ama..."

 

"Babaanem her aşiret toplantısında misafirlere böyle hediyeler dağıtır," dedi Ruken bana bakarak. "Ama bu sefer çıtayı biraz daha yükseltmiş anlaşılan."

 

Mercan kanepelerden birine oturarak keyifle gülmeye başladı. "Ay valla şu hediyeliklerden bir kaç tane de kendime ayırtayım bari..."

 

Boş olan hediye kutularından birini alıp içine hediyelikleri yerleştirmeye başladığımda Ruken'in bakışlarının bana doğru döndüğünü gördüm. "Bu arada Gaye nerede ya?" diye sorduğunda hafifçe kafasını salladı. "Onun şimdiye çoktan burada olması lazımdı. Senin haberin var mı Dilba?"

 

Göz ucuyla Ruken'e baktım. "Kıyafetini seçememiş hâlâ onunla uğraşıyordur muhtemelen," diye mırıldandım ve ardından aklıma gelen soruyu sordum. "Asıl Orkun nerede ya, sabahtan beri ortalıkta yok?"

 

Mercan arkadan kıkırdadı. "Anam onun kimseyi taktığı mı var," diye konuştu gülmeye devam ederek. "Yemin ediyorum aynı Arzu yengeye çekmiş bu çocuk. Bir haftadır sinir küpü gibi geziyor ortalıkta."

 

"E haklı ama," diye lafa girdi İdil, elindeki kutunun kapağını kapatırken. "Babasıyla kavga ettiği videoyu izlemeyen kalmadı. Ben olsam bende sinirlenirdim."

 

Bitirdiğim kutuyu hazırlanmış kutuların yanına koyarken, "Hak etti bence," diye mırıldandım ve yeni bir kutu aldım tekrar.

 

"Öyle deme ama Dilba," dedi Ruken. "Şimdi siz anlaşamadığınız için sana öyle geliyor olabilir ama Orkun kötü kalpli bir insan değil. Yani sadece mizacı öyle ve bence bunu gerçekten hak etmedi. Hayır yani kim yaydı o videoyu ben de anlamadım."

 

Alayla güldüm. Kimsenin videoyu benim paylaştığımdan haberi olmadığı için rahattım. Orkun'un zaten bir haftadır bitmek bilmeyen öfkesi beni yeterince keyiflendirmişti. Benim yaptığımı düşündüğünü biliyordum ama umurumda bile değildi açıkçası.

 

Hak ettiğini ona vermiştim.

 

"Ya Ruken, akşam Seyit Bey ve karısı da gelecekmiş diye duydum," Mercan merakla kafasını salladı. "Ay oğlu da gelse bari. Valla tam senlik bir çocuk haberin olsun ben onu sana çok yakıştırıyorum."

 

"Yenge..." diye söylendi Ruken. "Benim ne işim olur ya onunla. Misafirlerin yanında da öyle imalar yapıp beni utandırma rica ediyorum."

 

İdil hafifçe gülerek, "Seyit Bey'in oğlu Azer'in arkadaşı değil miydi?" diye sordu. "Yani o iş biraz sıkıntı Mercan. Azer arkadaşlarından herhangi birinin kardeşine göz koyduğunu duyarsa gerisini siz düşünün... Konusunu dahi açma bizimkilerin yanında bence."

 

"İdil haklı," dedi Ruken. "Hem hiç benim tipim değil, fazla ciddi biri o adam."

 

Mercan bu sefer sesli bir kahkaha attı. "Ne o, yine Azat gibi cıvık birini mi istiyorsun?" diye konuştuğunda, Ruken gözlerini devirmişti. Mercan neyse dercesine elini salladı. "O değilde bak gördün mü, Orkun şu doktor kızın peşinden hiç ayrılmıyor... Ay kırk yıl düşünsem Orkun'un bir kızı böyle koruyacağını aklımın ucundan geçirmezdim. Siz de böyle bekleyip durun..."

 

"Aralarında bir şey var diyorsun yani," diye konuştu İdil. "E hayırlısı bakalım."

 

Mercan göz ucuyla bana baktı, "Eh haylısı tabi," dedi, sesinde yoğun bir ima vardı. "Zaten bu konakta bu aralar bir aşk rüzgarı esiyor ki sorma..."

 

Uyarırcasına Mercan'a baktığımda o gülmeye devam ediyordu. Ruken, Mercan'ın yaptığı imayı anlamış gibiydi lakin İdil sorarcasına Mercan'a bakıyordu. "O ne demek şimdi?"

 

Mercan bir iç çekti. "Genel olarak yani..."

 

Ruken göz ucuyla Mercan'a bakarak belli belirsiz güldü ve ardından aklına bir şey gelmiş gibi bir kaç saniye duraksadı. "Onu bunu bırakında, bu akşam Elvan'ın ailesi de gelecekmiş haberiniz olsun."

 

Elimdeki takı kutusunu, kutunun en üstüne koyduğumda, bakışlarım anlık olarak Ruken'i bulmuştu. Sanki özellikle benim duymamı istiyormuş gibi bir müddet bana baktığında, herhangi bir tepki vermeden yaptığım işe devam ettim. Bu sırada Mercan hemen lafa atlamıştı.

 

"Ay bunca şeyin üstüne hiçbir şey olmamış gibi konağa mı gelecekler yani," Alayla güldü. "Pes valla."

 

İçimdeki merağa yenik düşerek, "Bu zamana kadar hiç gelmediler mi buraya?" diye sordum.

 

Ruken, elindeki kutuyu diğer kutularım üzerine yerleştirirken, "En son Elvan'ın kaçtığı gün gelmişlerdi," diye yanıtladı beni. "Tabi sen olanları bilmiyorsun... Baya olaylı zamanlardı."

 

Mercan çok heyecanlı bir şey anlatıyormuş gibi iki elini dizlerinin üzerinde birleştirdi ve tamamen bana döndü. "Bak şimdi bu Elvan gecenin bir yarısı evden kaçıp buraya gelmesin mi..." diye anlatmaya başladı. "Sen pılını pırtını topla, ben Azer ağaya kaçıyorum diye..."

 

"Mercan," diye araya girdi İdil. "Şimdi özellerine girmesek mi?"

 

Mercan umursamazca omuz silkti. "Anam bunun özeli mi kaldı ya, tüm Midyat biliyor bu Elvan'ın yediği haltı," Kafasını sağa sola salladı. "Bu Azer ağayla evlendi ya ben ona yanıyorum. Sen kim ağa karısı olmak kim. Tüm kızlar Azer Ağa'nın gözünün içine bakıyor ayol, ona kalmıştı sanki..."

 

"Bu konuyla ilgili fazla bir şey demek istemiyorum, haddime de değil zaten," diye mırıldandı İdil düşünceli bir sesle. "Ama bana sorarsanız, Elvan'ın yaptığı şey kesinlikle yanlıştı. Tabi ki olayın arka planını bende bilmiyorum, ne oldu ne bitti ama bir yandan da ben de herkes gibi düşünmeden edemiyorum. Azer'in, hayatına giren çoğu kızı biliyordum ama Elvan'ın adı bile geçmemişti o zamana kadar."

 

Gözlerim hızlıca İdil'i bulurken, bahsettiği şeyle beraber kaşlarım hafifçe havalanmıştı. "Hangi kızlar onlar?" Aniden sorduğum bu soruyla beraber bakışlar tek tek benim üzerime döndüğünde, bu sorunun garip kaçtığının farkına vararak bir müddet duraksadım. "Hayır yani, tanıdığımız kişiler mi diye merak ettim."

 

Mercan'ın belli belirsiz güldüğünü gördüğümde ona ters ters baktım. Bu sırada İdil, "Muhtemelen tanımıyorsundur," diye konuştu. "Zaten iki seneye yakındır Azer'in ağzından başka bir kızın adını duymadım. En azından ciddi birisi yoktu."

 

İki yıl.

 

Güzel.

 

Ama daha önceden kiminle beraber olduğunu merak etmiyorum desem yalan olurdu. Bu merak içimi kemirip dursada başka bir soru sormaktan kendimi men ettim. Zaten Mercan'ın o imalı bakışları beni yeterince geriyordu.

 

"E ama Elvan'ın gözü hep Azer'deydi," dedi Mercan. "Doğruya doğru, herkes biliyordu Elvan'ın, Azer'e yanık olduğunu. Bak işte durdu durdu bombayı patlattı, şimdi Azer Boranlı'nın karısıyım diye ortada geziniyor haspam."

 

"Tamam ama Mercan," diye uyardı İdil bir kez daha. "Biri duyacak şimdi. Kızın arkasından konuşuyoruz, ayıp ama."

 

Mercan, "Ay iyi tamam sustum," diye konuştu. "Sizinle de bir ağız tadıyla dedikodu yapılmıyor ha... Elvan'ın arkasından konuşmayacağım da kimin arkasından konuşacağım Allah aşkına?"

 

Ruken gülerek Mercan'a baktı. "Mercan sen sadece Elvan'ın değil, herkesin dedikodusunu yapıyorsun," diye konuştu. "Senin dedikodu yapman için bir sebebe ihtiyacın yok ki..."

 

Haklıydı.

 

•••

 

Saat altıyı vurduğunda, konaktaki tüm hazırlıklar neredeyse bitmişti. Kızlarla beraber hediyelikleri bitirmiş ve herkes hazırlanmak için odasına çekilmişti. Bense tamamen hazır sayılırdım. Kirpiklerime sürdüğüm maskaranın kapağını kapatarak diğer makyaj malzemelerinin yanına koyduktan sonra ayağa kalkıp son görüntüme baktım.

 

Tamamen siyahlar içerisindeydim.

 

Üzerimde bir omzumu açıkta bırakan siyah kısa bir bluz ve altına mini bir etek giymiştim. Boynumda ki tek şey Azer'in bana verdiği kolyeydi. Yanına başka bir şey takmak içimden gelmiyordu. Bileklerime bir kaç tane gold bileklik takmış ve saçlarımı da salık bırakmıştım. Böyle bir günde, simsiyah giyinmem epey bir manidardı pek tabi.

 

Elimle saçlarımı son kez düzelterek, makyaj masasının üzerindeki telefonumu elime aldım ve beklemeden çıktım odadan. Merdivenlere yöneleceğim sırada, Orkun'un odasının kapısınının da aynı anda açıldığını görmemle bakışlarım kısa bir an o tarafa döndü.

 

Kapıyı arkasından gelişi güzel kapattırken, üzerinde yine salaş bir gömlek vardı. Altına kendi tarzında, krem rengi yine salaş bir pantolon giymişti. Onun burada doğup büyümüş olmasına rağmen Newyork'taymış gibi takılmasını bir tek ben garipsiyor olamazdım. Yine şaşırtmamıştı.

 

Bakışlarımı ondan ayırarak yürümeye başladığım sırada, "Oo, kimleri görüyorum," diye konuştu hemen arkamdan. "Benim yılan dilli biricik kardeşim de buradaymış."

 

Adımlarım duraksarken bakışlarım Orkun'u buldu. "Hiç bana bulaşma, valla hiç halim yok," diye konuştum ona ters ters bakarken. "Yılan dilli de sensin bu arada."

 

Tekrardan yürümeye başladığımda o adımlarını hızlandırarak bana yetişti. "Ya bazen düşünüyorum da bir insan nasıl bu kadar şeytan olabilir aklım almıyor," Bir yandan konuşurken bir yandan da benimle yürümeye devam ediyordu. "Hayır istisna bile yok, hep aynısın sen. Bence bu kadarı mümkün olamaz ya illaki vardır sende de ufacık bir vicdan kırıntısı. Yani insan doğasına aykırı."

 

"Sen haketmediğin için görememişsindir," diye söylendim. "Sorun sende yani."

 

"Yok yok bence de masum yanların var, ama göstermekten korkuyorsun."

 

Elalarım onu bulmadı bu sefer, sadece buz gibi bir ifadeyle yürümeye devam ettim. "Bende o dediğin şeyden yok işte," dedim kendimden emin bir sesle. "Ama olsaydı bile gizlemeyi seçerdim çünkü masumiyet siyaha boyanmış bir kağıdın ortasındaki beyaz bir nokta gibidir. Fazla dikkat çeker," Gözlerim onu buldu. "Ve eninde sonunda, o noktayı karalamak isteyen biri çıkar."

 

Orkun'un bakışları yavaşça benim üzerime döndü. Gözlerinde beliren o sönük suçlayıcı ifade, dudaklarının alayla kırvrılmasına neden olmuştu ama yüzündeki gerginlik hâlâ yerli yerindeydi. "Buna yeterince ikna oldum zaten, vicdan belki ama masumiyet," dediğinde dilini damağına vurdu, bu suçlayıcı tavır sesine de yerleşmişti. "O video," duraksadı, devam etmesini istercesine yüzüne baktığımda ise tamamladı cümlesini. "Daha önce yaymanı beklerdim... Aceleci değilmişsin."

 

Sinirlerim bozulmuş gibi sesli bir şekilde güldüm. Dudaklarımdan dökülen kahkaha tamamen yapmacık ve sinir bozucuydu. Bakışlarımı Orkun'un yüzüne diktim. "Senin aksine," Gözlerim imayla onun yüzüne tırmandı. "Baban taburcu olur olmaz yemeyip içmeyip bana iftira atan sensin."

 

"Babamız Dilba," diye konuştu, sayıklar gibi. "Bunca şeyi yaptın, bari kabul et. O adam seninde baban."

 

"Değil Orkun," dedim sinir bozucu bir rahatlıkla. "Beni kendinle karıştırma. O sadece senin baban."

 

Burnundan sert bir nefes aldı ve kafasını hafifçe sağa sola salladı. "Hâlâ deli gibi nefret ediyorum diyorsun yani..."

 

Omuz silktim. "Bilmem," dedim kafamı hafifçe yana eğerken. "Buna da artık kendin karar verirsin."

 

Bunu dediğimde çoktan avluya inmiştik. Orkun'un alaycı bakışlarını üzerimde hissederken herhangi bir şey demeden kapıya doğru ilerlemeye başladım çünkü misafirler çoktan gelmeye başlamıştı. Berşan Hanım ve Arzu ilk defa yan yana gelmiş beraber misafirleri karşılıyorlardı. Onların hemen karşısında ise Harun ve Güven vardı. Onlar da erkek misafirleri, onlar için ayrılan yere doğru yönlendirmekle meşguldüler. Etrafa şöyle kısaca göz gezdirdiğimde, Adil Bey'in erkeklerin tarafında durup misafilerle tokalaştığını gördüm.

 

Bu arada Azer, arkasında Barış'la beraber merdivenlerden inmekteydi. Gözlerim onun üzerinde gezinmeye başladığında onun gözleri benim olduğum tarafa değmemişti bile. Üzerinde simsiyah bir takım elbise vardı ve tabiri caizse jilet gibi görünüyordu. Onunla dün yaptığımız o konuşmadan sonra, bugün yapacağım şeyin aramızdaki mesafeyi açacağını biliyordum ve başka hiçbir şey değil, sadece bunu bilmek kalbimi acıtıyordu.

 

Onlar da, erkekler tarafına doğru ilerlemeye başlarken, o taraftan bakışlarımı zorlukla ayırarak tekrar kapıya doğru döndüm. Bu sırada bakışlarım Şilan ve arkadaşlarını seçmişti. Şilan beni görünce, yüzüne kocaman bir gülümseme yerleştirip yanındaki kızlarla beraber benim olduğum tarafa doğru yürümeye başlamıştı.

 

"Ay selam Dilba'cığım."

 

Sanki kırk yıllık dostmuşuz gibi her biriyle teker teker tokalaştığımda, "Hoşgeldiniz," diye konuştum yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirerek. "Sizi burada görmek ne güzel."

 

"Bu arada çok şıksın," dedi Şilan'ın hemen yanında duran sarı saçlı kız. Hatırladığım kadarıyla adı Tuğba'ydı.

 

Şilan eliyle kolyemi gösterdi, "Ay bu kolyen ne kadar güzelmiş," diye konuştuğunda sorarcasına bana baktı. "Bunu hiçbir kuyumcuda görmedim, sen nereden aldın?"

 

Elimle kolyeme dokunarak, "Hediye," diye mırıldandım sadece.

 

Tam bu sırada Orkun'a takıldı bakışlarım. Harun'un yanına gidiyordu lakin bakışları bize takılınca adımları duraksamıştı. "E oha ama..."

 

"Aa, ne oldu?" diye sordu Şilan Orkun'a bakarak.

 

Orkun hayretler içinde önce Şilan'a, sonra bana baktı. "Siz ne ara bu kadar samimi oldunuz?" diye sordu ve ardından gözleri Şilan'ı buldu.

"Yanlış hatırlamıyorsam Dilba seni tuvalete kilitlemişti."

 

"Aa, arkadaşlar arasında olur öyle şeyler," dedi Şilan omuz silkerek. "Oho, biz onu çoktan unuttuk."

 

Ters ters Orkun'a baktım. "Hem herkes senin gibi kindar mı be?"

 

"Kızım siz ne tür bir manyaksınız anlamadım ben," diye söylendi Orkun.

 

"Orkun..."

 

Tam bu sırada tanıdık bir ses araya girdi. Hepimizin bakışları sesin geldiği yöne doğru dönerken, Helin'in bize doğru geldiğini gördüm. Gayet şık görünüyordu. Onu burada görmeyi beklemiyordum açıkçası ama Orkun'un buna pek şaşırdığı söylenemezdi.

 

Orkun belli belirsiz gülümseyerek, "Hoşgeldin," diye mırıldandı ve Helin'e doğru bir kaç adım yaklaştı.

"Seni almaya gelecektim, neden beklemedin?"

 

Helin, "Gerek yok taksiyle geldim ben," diye konuştu ve ardından göz ucuyla bana baktı. "Selam Dilba."

 

Sesi oldukça mesafeliydi. Ve bu mesafenin sebebinin videodan dolayı olduğunu biliyordum. Orkun'un videosunu yayan kişinin ben olduğumu bilecek kadar iyi tanıyordu beni ve o videoyu yaymamdan hiç hoşlanmamıştı. Öyle ki, herhangi bir şey dememe fırsat vermeden tekrar Orkun'a doğru döndü. Onlar, beraber yanımızdan bir kaç adım uzaklaşarak bir şeyler konuşmaya başladıklarında, kızlar gözleri kocaman açılmış bir şekilde onlara bakıyorlardı.

 

"Oha, Orkun'la bu kız beraberler miymiş?"

 

Şilan merakla bunu sorduğunda, kıvırcık saçlı olan diğer kız hafifçe kafasını salladı. "Evet geçen hastanenin kafesinde yan yana gördüm bunları ben..."

 

Tuğba, "Orkun, Buse'yle sevgili değil miydi en son, ne ara ayrıldılar?" diye sorduğunda, Şilan elini hafifçe salladı.

 

"Oho, onlar çoktan ayrıldılar senin haberin yok muydu?"

 

"Orkun'u da elden kaçırdık desene..."

 

Tuğba hafifçe kıkırdadığında, ben göz ucuyla tekrar erkeklerin olduğu tarafa baktım. Gözlerim çaktırmadan Azer'i arasada, oradaki kalabalıktan dolayı onu görememiş ve tekrar önüme dönmek zorunda kalmıştım.

 

Berşan Hanım, gözleriyle bana misafirleri işaret ettiğinde onlara bir kaç adım yaklaşarak yüzüme yapmacık bir gülümseme yerleştirdim ve bakışlarımı içeriye giren misafirlerin üzerinde tek tek gezdirdim. "Hoşgeldiniz..."

 

İçeriye giren kadınlardan iki tanesinin bakışlarının benim üzerimde gezindiğini gördüm tam o sırada. Kadınlardan biri Berşan Hanım'a doğru bakarak, "Adil Bey'in kızı değil mi?" diye sordu ve ardından bana baktı. "Merhaba kızım."

 

Kafamı hafifçe salladım. "Merhaba, hoşgeldiniz."

 

Kadınlar nazikçe gülümsediler. "Hoşbulduk canım, maşallah dedikleri kadar varmışsın?"

 

Kadınlara dik dik bakarak, "Ne diyorlar ki?" diye sorduğumda, Berşan Hanım'ın yapmacık bir şekilde öksürmesiyle kadınlara sorduğum soru havada kalmıştı.

 

Berşan Hanım, "Hadi hanımlar siz geçin içeriye," diye konuştu. "Zaten bol bol vaktimiz var, edersiniz sohbetinizi."

 

Kadınlar içeri geçtiklerinde, Berşan Hanım göz ucuyla bana baktı. "Aman diyeyim gereksiz polemiğe girme bugün hiç kimseyle," dedi uyarırcasına. "Özellikle Elvan'la. Zaten milletin gözü üzerinde, sonra yine aynı lafları konuşup durmasınlar."

 

Neyden bahsettiğini bildiğim halde, "Hangi lafları?" diye sordum.

 

Berşan Hanım sadece benim duyabileceğim şekilde kıstı sesini. "Azer'le senin hakkında çıkan laflardan bahsediyorum," diye konuştu. "Milletin ağzına laf verme sende bir zahmet. Odağın Adil Bey olsun."

 

"Merak etmeyin," diye konuştum buz gibi bir sesle. "Ben ne yapmam gerektiğini çok iyi biliyorum, ikide bir bana akıl vermenize gerek yok."

 

Berşan Hanım hafifçe kafasını salladı. "Ben söyleyeyim de..."

 

Yaklaşık on dakika sonra misafirlerin büyük kısmı avluya dolmuştu. Herkes kendilerine ayrılan masalardaki yerlere geçerken, Lebriz Hanım'ın olduğu en uzun masadaki çoğu sandalye dolmuş sayılırdı. Biz de

kızlarla beraber, bizimkilerin oturduğu büyük masaya doğru geçip oturduğumuzda, en kalabalık masa yine burasıydı. Lebriz Hanım en başa kurulmuş, Berşan Hanım ve Arzu'da onun hemen yanında karşı karşıya oturuyorlardı. Masanın geri kalanı ise, konaktaki kadınlar ve aşiret reislerinin eşleri ve kızları ile doluydu. Masa baya büyük olduğundan, herkes yanındakiyle sohbet ediyor ve masada büyük bir uğultu oluşuyordu.

 

"Hanımlar," Lebriz Hanım'ın sesi bu uğultuyu bir bıçak gibi böldüğünde herkes bir anda sustu. Masadaki insanların bakışları teker teker Lebriz Hanım'ın üzerine dönerken o oldukça otoriter bir ifadeyle bakışlarını kadınların üzerinde tek tek gezdirdi. "Cümleten hepiniz hoşgeldiniz."

 

Hepsi aynı anda "Hoşbulduk," deyince Lebriz Hanım belli belirsiz kafasını salladı.

 

"Bugün davet ettiğim önemli bir misafirim daha vardı lakin," Bakışları bir anda kapıya doğru kaydı. "Hah, kendileri de teşrif ettiler."

 

Benim de bakışlarım herkesle beraber Lebriz Hanım'ın baktığı yöne doğru döndüğünde, bir an gördüğüm şeyin gerçek olup olmadığına anlam veremedim. Çünkü içeriye giren kişi annemden başkası değildi.

 

Annem bu konaktaydı.

 

Burada onu görmek beklediğim en son şey bile değildi. Üstelik yanında Şahin'de vardı. Kocasının koluna girmiş ve sanki bu aileyle onca şey yaşanmamış gibi yüzünde ki o herzamanki gülümsemeyle avludan içeri girmişti. Ve beni asıl şaşırtan şey Lebriz Hanım'ın onu buraya bizzat davet etmesiydi.

 

Bakışlarım Lebriz Hanım'a doğru döndüğünde, onun Berşan Hanım'a bir göz işareti yaptığını gördüm. Bununla beraber Berşan Hanım oturduğu yerden kalkarak anneme doğru ilerlemeye başladı. Onunda bu duruma fazla şaşırdığı söylenemezdi, muhtemelen annemin buraya davetli olduğundan haberdardı. Asıl şaşkınlığı Arzu yaşıyordu şu an.

 

Gözleri annemin üzerinden ayrılmezken, bakışlarına korkunç bir öfkenin indiğini gördüm. Kısa bir an Lebriz Hanım'a döndüğünde, gözlerinde sorgulayıcı bir ifade vardı lakin Lebriz Hanım'ın uyarı dolu bakışlarını görünce tek kelime dahi etmeden tekrar anneme çevirdi gözlerini.

 

"Annen mi o, yoksa ben mi yanlış görüyorum?" Gaye'nin sorduğu bu soruyla beraber, bakışlarım ağır ağır anneme döndü.

 

Şahin'le, Azer'in el sıkıştığını gördüm. Şahin, Azer'le beraber erkeklerin olduğu tarafa doğru giderken, Berşan Hanım ve annem de bizim masamıza doğru geliyorlardı. Herkes adeta şok olmuş bir şekilde onları izlerken, Lebriz Hanım oturduğu yerden kalkarak anneme doğru baktı. "Hoşgeldiniz," dedi sanki hiçbir sorun yokmuş gibi. "Feraye Hanım."

 

Ona Feraye diye hitap etmesini annemin bir zaferi olarak yorumladım çünkü annemin Buke ismini akıllardan kazımak için her şeyi feda edebileceğini adım kadar iyi biliyordum. Lebriz Hanım'ın onu davet etme sebebini az çok tahmin edebiliyordum şimdi. Muhtemelen insanlara, annemle bir düşmanlık içinde olmadıklarını göstermek istiyordu ama annemin Adil Bey ve Arzu'nun bulunduğu bir ortama kendi isteğiyle geliyor oluşunu bir türlü aklım almıyordu.

 

Annem dudaklarındaki o zarif tebessüm eşliğinde, "Hoşbuldum Lebriz Hanım," diye yanıtladı Lebriz Hanım'ı. "Sizi tekrar görmek ne güzel."

 

Eminim öyledir.

 

Dudaklarıma alaycı bir gülümseme yerleştiğinde, arkama yaslanarak sadece olanları izlemekle yetindim. Lebriz Hanım, eliyle boş olan sandalyeyi göstererek, "Buyur geç lütfen," diye konuştuğunda Arzu huzursuz bir ifadeyle Lebriz Hanım'a çevirdi bakışlarını.

 

"Vay be," Ağır ağır kafasını salladı. "Bakıyorum da buzlar baya bir erimiş. Bir benim bundan haberim yok sanırım."

 

Annem, Arzu'yu zerre umursamadan geçip yerine oturduğunda, Berşan Hanım bakışlarını Arzu'nun üzerine dikti. "E öğrendin işte Arzu."

 

"Yeter artık ama," Arzu oturduğu yerden kalkmaya yeltendi lakin Lebriz Hanım'ın bakışları sertçe Arzu'nun üzerine döndü.

 

"Derhal otur!" Yüzünde oldukça uyarıcı ve ciddi bir ifade vardı. "Benim kalkmadığım masadan kalkma cüretini nereden buluyorsun sen Arzu?"

 

Arzu bir müddet duraksadı. Öfkeden delirsede bakışlarını bir müddet Lebriz Hanım'dan ayırmamıştı. Öfkesine hakim olmaya çalışarak, tekrar gerisin geri yerine oturduğunda. Masada derin bir sessizlik oluşmuştu.

 

Berşan Hanım bu sessizliği bozmak adına, "Neyse," diye konuşup hafifçe gülümsedi. "Ağzımızın tadını bozmaya hiç gerek yok öyle değil mi?" Ardından bakışları konuyu değiştirme çabası eşliğinde masadaki diğer kadınlara döndü. "E hanımlar, sizler nasılsınız? Görüşemiyoruz epeydir."

 

"Nasıl olsun işte, idare ediyoruz," diye yanıtladı yaşça daha büyük olan bir kadın. "Ama merakımı mazur görün Çibranlar'ı göremedim, katılmayacaklar herhalde."

 

"Aman şeytan görsün onların yüzünü," diye araya girdi Lebriz Hanım. "Konusunu dahi açmayın."

 

Suzan abla, diğer taraftan araya girdi. "Haklısınız valla konuşmaya bile değmez Büyük Hanım," dedi ve ardından göz ucuyla anneme baktı. "Aslında sizi sormak lazım. Sizi en son gördüğümde daha evlenmemiştim bile. Ama o kadar zaman geçmesine rağmen siz aksine daha da gençleşip güzelleşmişsiniz."

 

Tam bu sırada önüme bir bardak koyulduğunu gördüğümde, bakışlarım önüme bardağı koyan Yasemin'i buldu. "Sağol canım."

 

Bakışlarım bardağın içindeki buzlara takıldığında, şu an en çok ihtiyacım olan şeyin bu olduğunu farketmem uzun sürmemişti. Bu sırada annem ve Suzan'da hemen muhabbete başlamışlardı. Kısa bir sürede diğer kadınlarda sohbete dahil olduğunda, ne dediklerini dinlemek yerine büyük cam bardağı elime alarak sudan büyük bir yudum aldım.

 

Bakışlarım erkeklerin oturduğu tarafa doğru kaydı bir kez daha. Adil Bey ve Şahin'i aynı masaya oturtmak kimin fikriydi bilmiyorum ama Adil Bey'in bundan hiç memnun olmadığı buradan bile belli oluyordu. Gözlerimi ondan ayırdığım sırada Azer girdi kadrajıma bu sefer. Masada oturan diğer adamlarla sohbet ederken, baş köşede Adil Bey yerine onun oturuyor olması da dikkatimden kaçmamıştı. Zaten bu aşiretin ağa olarak kimi gördüğü de göz önünde bulundurulursa, olması gereken de tam olarak buydu.

 

"Dilba?" Canan'ın sesini duyduğumda içine gömüldüğüm o dalgınlığın içinden sıyrılarak bakışlarımı ona doğru çevirdim yavaşça. O ise, çenesiyle önümdeki bardağı gösterdi. "O su biraz fazla soğuk değil mi? Dokunmasın sonra, maazallah hasta falan olursun."

 

"Evet, hem tabağına da dokunmamışsın," diye araya girdi Dilcan Hanım. "Olmaz öyle kızım ye bir şeyler."

 

Başımdaki ağrının midemi hafiften bulandırmaya başladığını hissediyordum. Bir saattir geçmek bilmiyordu bu his. Göğsüme büyük bir taş oturmuş gibiydi, değil yemek yemek burada oturmak bile zor geliyordu şu an.

 

Bardağı elime alarak buz gibi sudan bir yudum aldım ve bardağı masaya geri koyarken bakışlarım Dilcan Hanım'lara taraf döndü. "Canım istemiyor şimdi," diye mırıldandım sakince, ardından gözlerimi Canan'a çevirdim. "Bu arada sen annemlerle beraber mi geldin Canan?"

 

Canan hafifçe kafasını salladı. "Evet canım, gerçi ben de onun katılacağından habersizdim. Bana da süpriz oldu."

 

Annemin bakışlarının Lebriz Hanım'a doğru döndüğünü farkettim. Yüzüne yerleştirdiği o umursamaz ve hafif alaycı ifadesiyle belli belirsiz gülümsediğinde, "Lebriz Hanım'ın bu ince davetini geri çeviremedim," diye konuştu. "Açık konuşmak gerekirse, bu adımın bu kadar erken gelmesini beklemiyordum. Davete gelince de..." Bakışlarına imalı bir tavır yerleşti. "Tam Lebriz Hanım'lık bir hareket."

 

Lebriz Hanım göz ucuyla anneme bakarak elindeki fincanı masaya doğru bıraktı ağır ağır. Ardından bakışlarını annemin üzerinde ağır ağır gezdirdi. "Biz de her şeyin yeri ayrıdır Feraye Hanım," dediğinde ismin üzerine belirgin bir vurgu yapmıştı. "Dostluk yapılacak yer ayrıdır, düşmanlık yapılacak yer ayrı... Benim soframda küslük olmaz. Olsa da lafı yapılmaz."

 

Lebriz Hanım'ın söylediği bu sözle beraber annemin dudaklarındaki alaycı tebessümün dozu artarken, zarif bir hareketle arkasına yaslandı ve kafasını belli belirsiz salladı. "Açıkçası sizi bu konuda tebrik etmek lazım," dedi. "Yapılan onca ihanete rağmen, iki ailenin yıllardır aynı sofraya oturmasını sağlamışsınız. Buraya döndüğüm gün herkesi yine bu konağın çatısının altında bir arada görmek beni epey bir şaşırtmıştı..." Hafifçe kaşlarını kaldırdı. "Hele ki yirmi sene evvel olanlardan sonra."

 

Annemin bu son cümlesi masada derin bir sessizliğin doğmasına sebebiyet verirken, yaptığı imanın ne anlama geldiğini az çok tahmin edebiliyordum. Adil Bey ve Azer'in babası Ali Bey'in geçmişte aralarında her ne yaşandıysa, bu konunun da onunla bir ilgisi olduğu aşikardı. Hele ki, Azer'in ve Adil Bey'in arasındaki o bitmek bilmeyen gerginlik tam olarak bundan kaynaklanıyordu. Ve bu şey her neyse annem de bunu çok net biliyordu.

 

Berşan Hanım sanki sessizliği bilerek bozmak istercesine elinde tuttuğu çatalı sertçe masaya bıraktı. Herkesin bakışları Berşan Hanım'ın üzerine dönerken onun gözleri önce anneme, sonra da Lebriz Hanım'a kaydı. "Her şey ne çabuk unutuluyor öyle değil mi?" diye sordu, sesinde belli bir ima ve sitem vardı sanki. "Hele ki bazı şeylere öyle çok tevazu gösteriliyor ki bazen ben bile şaşıyorum," Sesi hafiften sertleşirken, bakışlarına derin bir ifade yerleşti ve son cümleyi üzerine basa basa tamamladı. "Ya diyorum, koskoca Boranlı bu kadar merhametli miydi gerçekten?"

 

Cümlesinden sonra hiç sanmıyorum dercesine alayla güldü ama sesindeki o ciddiyet herkesin buz kesmesine sebep olmuştu. Özellikle Lebriz Hanım'ın suratının aldığı ifade bariz bir şekilde hem sessiz bir öfkeyi, hem de bastırılmış bir acıyı temsil ediyordu ama hiçbir şekilde istifini bozmadı. Gözlerini Berşan Hanım'ın üzerine diktiğinde, "Tevazu gösterilecekse bir tek Boranlı kanını taşıyanlara gösterilir," diye konuştu net bir ifadeyle. "Herkesten düşman olur Berşan. Lakin aynı kanı taşıyandan düşman olmaz. Ben yaşadığım müddetçe de olmayacak. Bedelse bedel lakin bizim yıllar evvel ödettiğimiz bedel senin içini hâlâ soğutmamış anlaşılan."

 

Berşan Hanım, "Senin bir ana olarak için soğudu mu Büyük Hanım?" diye sorduğunda, Lebriz Hanım'ın yutkunduğunu gördüm. Bu soru onu ciddi manada sarsmış gibiydi, çünkü bir müddet sadece Berşan Hanım'a baktı. Berşan Hanım ise etrafta onca insan olmasına aldırış etmeden konuşmaya devam etti. "Çünkü benim ne eş olarak, ne de ana olarak şu kadarcık soğumadı içim. Benim kocamı oğlumun gözü önünde vurduklarında içim nasıl yandıysa, yemin ederim ki ben hâlâ daha aynı vaziyetteyim."

 

Kocamı oğlumun gözü önünde vurduklarında...

 

Azer'den bahsediyordu ve ben bunu idrak ettiğim an nefesim kesildi sanki. Bu çok ağırdı. Daha küçük bir çocukken bunu yaşaması ihtimali bile çok korkunçtu ve o buna bizzat şahit mi olmuştu yani?

 

Lebriz Hanım önündeki bardaktan bir yudum su aldı. Ellerinin hafiften titremesi gözümden kaçmamıştı. Oğlunun bahsi geçince, kötü olduğunun farkındaydım ama Berşan Hanım'ın bu lafı onu çok daha fazla germişti anlaşılan. Hatta o an masada bulunan herkes oldukça gergin görünüyordu. Kimse tek kelime dahi etmezken, Berşan Hanım'ın derin bir nefes alarak toparlanmaya çalıştığını gördüm. Bu lafların onun ağzından anlık bir öfkeyle çıktığının farkındaydım çünkü o, herkesin içinde bu tür şeyleri ortaya atacak bir kadın asla değildi. Bunun farkına varmış olacak ki, "Neyse, bunları konuşmanın zamanı değil zaten," diye konuştu ve ardından konuyu değiştirmek adına tam çaprazında oturan kadına doğru çevirdi bakışlarını. "Ziynet abla, ne oldu hiç sesin soluğun çıkmıyor geldiğinden beri. Geçen bizimkilerle buluştuk ama sen gelmeden kalktık kırıpmadın inşallah..."

 

Konuyu bu kadar hızlı değiştiriyor olması şaşılacak şeydi doğrusu.

 

Adının Ziynet olduğunu öğrendiğim kadın, "Valla ne yalan söyleyeyim biraz kırıldım," diye yanıtladı Berşan Hanım'ı. "Önemli bir mevzu konuşmam gerekiyordu seninle, göremeyince söyleyemedim haliyle."

 

"Neymiş o önemli mevzu Ziynet?" diye araya girdi Lebriz Hanım, bakışlarını kadının üzerine dikerek. "Hazır herkes burada söyle bakayım."

 

Ziynet Hanım hafifçe gülümsedi ve bakışlarıyla insanları işaret etti. "Herkesin içinde konuşmak olmaz şimdi," diye konuştu ve ardından göz ucuyla bana bakıp Lebriz Hanım'a döndü tekrar. "Müsait bir zamanda uğrayayım da konuşalım isterseniz. Hayırlı bir iş için."

 

Bu son cümleyi bana bakarak söylemişti.

 

Lebriz Hanım duyduğu şeyle beraber göz ucuyla bana baktı ve ardından tekrar Ziynet Hanım'a çevirdi bakışlarını. "Eh, münasip bir vakitte gelirsin," dedi. "Bakalım neymiş bu hayırlı iş."

 

Berşan Hanım bu durumdan pek hoşlanmamış olacak ki, "Neyse," diye kapattı konuyu, ve ardından bakışları Canan'la döndü. "Biraz da sen anlat Canan, otele ortak alıyormuşsunuz diye duydum? Kimmiş bu yeni ortak?"

 

Berşan Hanım'ın sorduğu soruyla beraber Canan, dirseklerini masaya doğru yaslayarak hafifçe kafasını salladı. "Haber tez yayılmış anlaşılan," dedi gülerek. "Evet yüzde ellisini satıyoruz, geçen sene yaptığımız toplu yenileme için kredi çekmek zorunda kalmıştık. Banka toplu ödeme talep edince mecburen ortak almaya karar verdik biz de..."

 

Berşan Hanım arkasına yaslanarak, "Madem sıkışık durumdaydın bize haber verseydin ya," diye konuştu. "Başka ortağa ne lüzum var, illa ortak olan çıkardı bizden."

 

Suzan kıkırdayarak araya girdi. "Ay Berşan abla, sizde otelden bol ne var Allah aşkına? Ama sen sorunca ben de merak ettim, hakikaten kime sattınız hisseleri Canan?"

 

Canan göz ucuyla anneme baktığında, annemin dudaklarının belli belirsiz kıvrıldığını gördüm. Bununla birlikte, herkesin bakışları tek tek onun üzerine dönerken o, "Doğru tahmin hanımlar," diye konuştu alaycı bir sesle. "Artık Canan'la ortağız."

 

"Ne?" diye sordum kaşlarım hafifçe havalanırken.

 

Annemin bakışları yavaşça benim üzerime döndü. Diğerleri de şaşkın görünüyordu. Hatta Suzan gözleri kocaman açılmış bir şekilde anneme bakıyordu. "Ay ciddi misiniz? Ben şok şu an..."

 

"Ben de valla," diye konuştu başka bir kadın. "Otele de ortak olduğunuza göre kalıcısınız yani?"

 

"Eh bakacağız artık," Annemin bakışları benim üzerime döndü yavaşça. "Kızım burada olduğu sürece, benim de bir yere gitmeye niyetim yok."

 

Yaklaşık yarım saat boyunca otel konusu konuşulmaya devam etse de benim konuşulanları pek dinlediğim yoktu. Başımdaki ağrının dozu o kadar artmıştı ki, üzerine bu kalabalık çekilemez bir hal almaya başlamıştı. İlaç almamak için direniyordum ama maalesef, ağrı kesici almadan daha fazla bu ağrıya katlanamayacaktım. O yüzden oturduğum yerden kalkarak, hiç kimseyle konuşmadan mutfağa doğru ilerlemeye başladım.

 

Mutfağa girer girmez gözüme çarpan ilk şey Helin ve İdil olmuştu. Köşedeki ahşap masada karşılıklı oturmuş, sohbet ediyorlardı. Onların ne ara bu kadar samimi olduklarını sorgulayacak takatim yoktu. Beni gördüklerinde bakışları benim üzerime dönsede herhangi bir şey demeden bardakları silmekle meşgul olan Yasemin'e doğru baktım. "Bana bir ağrı kesici verir misin sana zahmet."

 

Yasemin elindeki bardağı bırakarak, "Tabi ki," diye konuştu ve ardından ecza dolabına doğru ilerledi.

 

Her zamankinden çok daha şiddetli bir ağrıydı ama bunun sebebinin bugün üzerime yüklenen stresten kaynaklı olduğunu düşünmüyordum. Çünkü daha önce aynı durumda kaldığımda, asla strese girmez gayet rahat olurdum ama bu sefer farklıydı. Fiziksel acıyı bir kenara bırakırsam, daha çok ruhumu cayır cayır yakan bir şeydi.

 

"İyi misin Dilba?"

 

İdil bunu sorduğunda ona doğru bakmadan, "Başım çatlıyor," diye mırıldandım ve ardından parmaklarımı şakağıma bastırıp gözlerimi yumdum.

 

Bu sırada Helin'in ayaklandığını hissedebilmiştim. Geçip tam karşımda durduğunda dikkatlice yüzümü inceledi. "Allah Allah, bir hastaneye mi gitsek," diye önerdiğinde sesi hafiften endişeli çıkmıştı. "Yüzün de solmuş zaten."

 

Olumsuz anlamda kafamı salladım. "Gerek yok her zaman olan bir şey," diye kestirip attım.

 

Değildi. Her zaman olan bir şey değildi.

 

Ama umurumda da değildi.

 

"Ya olur mu öyle şey Dilba," diye araya girdi İdil. "Allah korusun, ciddi bir şey olabilir."

 

Yasemin elindeki bardak ve ilaç kutusuyla yanıma geldiğinde, elindeki ilacı hızlıca alarak paketten çıkardım ve beklemeden suyla beraber yuttum. İşe yaramayacağına neredeyse emindim, sadece hafifletsin yeterdi.

 

Elimde tuttuğum bardağı ortadaki tezgaha bırakarak, herhangi bir şey söylemeden mutfaktan çıktığımda, dışarı çıkar çıkmaz yüzüme vuran temiz havayı içime çektim. Ama ara ara üzerime dönen bakışlar yüzünden orada durmakta bir işkence haline gelmişti. Biraz olsun nefes almak adına avlu kapısına doğru ilerlemeye başladım. Bakışları hâlâ üzerimde hissetsemde umurumda değildi.

 

Kapıda bekleyen silahlı adamlara aldırış etmeden avludan çıktığımda, sokakta bir kaç adım ilerleyerek bir kaç kez derin nefes aldım. Boğuluyormuş gibi hissediyordum ve nefes aldıkça ruhumdaki ateşin üzerine benzinler dökülüyormuş gibiydi.

 

Bir kaç kişinin konuşma sesi doldu kulağıma ama dikkat kesilmediğim için kime ait olduğunu çözememiştim. Sesler biraz daha netleştiğinde, bakışlarım istemsizce sesin geldiği tarafa döndü. Tam o anda Azer'i seçti gözlerim. Yanında Harun'la beraber iki adam daha vardı, tam o sırada da kapıya siyah bir araba yanaştı. Muhtemelen adamlar gidiyorlardı. Azer adamlarla el sıkışırken bakışları tesadüfen beni buldu ve o an gözleri bir kaç saniye benim üzerimde takılı kaldı.

 

Adamlar Harun'la da el sıkıştıktan sonra arabalara geçtiklerinde, Harun bu tarafa bakmış ve beni farketmişti. Bakışları tekrar Azer'e dönerken, Azer kafasıyla içeriyi göstererek içeriye girmesini söyledi, bunu yaparken bakışları benden bir an bile ayrılmamıştı.

 

Harun göz ucuyla tekrar bana baktı ve ardından herhangi bir şey sormadan arkasını dönüp içeriye girdi. Konağın önündeki araba konağın olduğu sokaktan çıkarken Azer ağır adımlarla olduğum yere doğru yürümeye başlamıştı. Bakışlarındaki ciddiyet ve o soğuk duruş kendini bariz bir şekilde belli ederken, gelip tam karşımda durdu. Gözleri ise yüzümün her noktasında yavaş yavaş gezindi. "Niye içeride değilsin sen?"

 

Gözlerim yavaşça onun gözlerine tırmandı. "Bunaldım," dedim belli belirsiz. "Gireceğim şimdi."

 

Bakışları yavaşça boynuma, ondan sonra da ellerime kaydı. Ardından gözleri hafifçe kısıldı. "İyi misin," diye sordu, bakışları tekrar gözlerimi bulurken. "Halsiz görünüyorsun."

 

Herhangi bir tepki vermeden, "Uyuyamadım gece," diye konuştum. "Ondandır."

 

Azer gözlerini gözlerimden bir an bile çekmedi. Ona karşı yalan söylemenin verdiği ağırlık bile aramızda belirsiz bir gerginliğin hissedilmesine sebep oluyordu. Sanki ikimizde ne olacağını çok iyi biliyor ve sadece susmayı tercih ediyor gibiydik. Bile bile birbirimize işkence ettiğimizin ikimizde farkındaydık ama başka yolu olmadığını da biliyorduk sanki.

 

Kısa bir sessizliğin ardından, "Odana çıkıp dinlen istersen," diye konuştu, ama bunu yapmayacağımı da biliyor gibiydi.

 

Ona sarılıp sadece ve sadece onu hissetmeyi şu an o kadar çok istiyordum ki. Tüm bu ağır yükleri bir kenara bırakıp, sadece ona sarılmak. Ama buna da hakkım yoktu. Onun karşısında yalanlarımla var olduğum sürece yoktu.

 

Zorlukla yutkundum. "Misafirlerin yanına dön," dedim belli belirsiz bir sesle. "Girerim ben de birazdan."

 

Azer, gözlerini son bir kez üzerimde gezdirdi ve ardından, "Sen içeriye girene kadar buradan ayrılmayacağımı biliyorsun," diye mırıldandı.

 

Ona karşı koymadım. Sadece gözlerine bir kaç saniye boyunca öylece baktım. En sonunda bakışlarımı ondan ayırdığımda herhangi bir şey söylemeden sadece arkamı döndüm ve onu geride bırakarak avlu kapısından içeriye girdim.

 

Kısa bir süre sonra tekrar oturduğumuz masaya geri döndüğümde masadaki muhabbet epey bir canlıydı.

 

"Valla benim için Elvan'ımın yeri ayrıdır bilirsiniz," dedi Elvan'ın annesi, sanırım geldiğinden beri ilk kez sohbete dahil olmuştu. Ne ara Lebriz Hanım'ın masasına gelip oturmuştu bilmiyorum ama az önce burada oturmadığına adım kadar emindim. Kadın göz ucuyla Elvan'a bakarak ağzının ucuyla belli belirsiz gülümsedi. "Bu vesileyle ailelerin arasında da küslük kalmaz diye umuyorum. Mâlum, pek hoş şeyler yaşanmadı iki aile arasında..."

 

Berşan Hanım'ın güldüğünü işittim. "Elvan'ı seversin bilirim ama onun pek sana çektiği söylenemez ha Narin?" sesindeki alaycı tını Narin Hanım'ın dikkatini çekmiş olacak ki, tamamen dikkatini Berşan Hanım'a verdi.

 

"O ne demek Berşan Hanım?"

 

Berşan Hanım hiç acele etme gereği duymadan kahvesinden bir yudum aldı ve arkasına yaslandı keyifli bir ifadeyle. "Anam şimdi hakkını yemeyeyim sen sessiz sedasız, aklı başında bir kadınsın Allah var," göz ucuyla Elvan'a baktı. "Ama kabul et, kızın yaptığı cahillikle hem sizin ailenizi, hem de bizi birbirimize düşman etti. Şimdi hayıflanmaya lüzum yok, ne ettiyseniz kendiniz ettiniz."

 

Narin Hanım bu lafa karşılık herhangi bir şey söyleyemesede, Elvan'ın ters bir ifadeyle bakışlarını kaçırdığı dikkatimden kaçmamıştı.

 

Tam bu sırada Berşan Hanım'ın bana ufak bir göz işareti yaptığını farkettim. Ardından hemen yanında bekleyen Hatun Ablaya kafasıyla beni gösterdi. "Hazır Dilba sen ayaktayken, şu kahveleri erkeklerin masasına götürüver kızım," diye konuştu. "Hatun'un ayağı sargılı, şimdi bir kaza falan çıkmasın."

 

Berşan Hanım'ın söylediği bu şeyle beraber vaktin geldiğini anlamıştım. O tarafa gitmem için bahane yaratıyordu. Bedenimdeki gerginliğin beni alt etmesine izin vermeden, belli belirsiz kafamı sallayıp Berşan Hanım'ı onayladım. Bu sırada annemin bakışlarının benim üzerime döndüğünü hissetsem de, ona doğru bakmamaya gayret gösterdim. Muhtemelen bir işler döndüğünü sezmişti. Ondan asla kaçmazdı.

 

Hatun abla elindeki büyük tepsiyi gelip elime tutuşturduğunda, bakışlarımı tepside gezdirdim ve ardından tek bir saniye dahi tereddüt etmeden erkekler tarafına doğru ilerlemeye başladım.

 

Birazdan her iki tarafta, patlatacağım bombaya şahit olacaktı. Sadece bir iki dakika... Sadece bir iki dakika sonra, Adil Bey'e en büyük darbelerimden birini vuracaktım ve bunu yaparken en ufak bir şüpheye düşmem bile yasaktı. Gerginlik olmamalıydı. Korku, asla.

 

Adil Bey'le aynı masada oturan aşiret büyükleri çoktan masadan kalkmış ve büyük koltuklarda oturmaya başlamışlardı. Ben oraya doğru ilerlerken, Azer'in de geçip tekli koltuklardan birine oturduğunu gördüm. Ama oturur oturmaz bakışları yine beni bulmuştu ama onunla göz gelmemek adına bu sefer hızlıca bakışlarımı kaçırdım ve elimdeki tepsiyi ortadaki sehpanın üzerine bıraktım. Kahve bir bahaneydi, tek tek dağıtmakla uğraşacak halim yoktu o yüzden yüzüme oldukça rahat bir tavır yerleştirerek Adil Bey'e doğru döndüm. "Senin kahve içmemen gerekiyor," diye konuştum sanki çok düşünüyormuş gibi. "Ada çayı yapmasını söyledim Yasemin'e. Gelir birazdan."

 

Yaptığım bu düşünceli kız rolü üzerimde eğreti dursada, odaklandığım tek şey inandırıcılık değildi. Zaten, Adil Bey'in bu tavrıma karşı gayet şaşırmış görünmesi de pek tabi beklenen bir şeydi. Ama onun ne düşündüğü umursamıyordum.

 

"Adil, bu hanım kız senin kızın herhalde?" Adamlardan yaşı baya büyük olan biri Adil Bey'e bunu sorduğunda, Adil Bey bir müddet duraksadı ve ardından sadece belli belirsiz kafasını saklamakla yetindi. Adam keyifli bir ifadeyle hafifçe gülümsedi. "Sana karşı pek düşünceli maşallah. Vallahi afferin kızım."

 

Başka bir adam kafasını ağır ağır sallayarak diğer adamı onayladı. "Bak bir de, Adil'in kızı babasını saymıyor diyorlardı... Bu devirde gözünle görmediğine inanmayacaksın vallahi."

 

"Aslında başta biraz haklılardı," Yapmacık bir şekilde güldüm.

"Ama onun da benimle aynı kaderi yaşadığını öğrendiğim günden beri onu anlamaya başladım," diye mırıldandığımda, ortam aniden buz kesildi. Tüm adamların bakışlarının şaşkın bir ifadeyle benim üzerime döndüğünü hissederken, benim gözlerim ağır ağır yukarı doğru tırmanarak Adil Bey'in yüzüne odaklandı. "Ha bu arada, neden ağa olmakta bu kadar ısrarcı olduğuna da hak vermeye başladım."

 

Adil Bey'in elinde tuttuğu çay bardağı donup kalırken, gözlerinde gördüğüm ifadeyi şaşkınlıkla bağdaştıramadım bir süre. Evet, bu söylediğim şey onu afallatmıştı ama bu afallama şaşkınlıktan kaynaklanmıyordu. Daha çok, zamanlamayı kestirememiş gibiydi. Sanki bunu bekliyor ve devamını tahmin ediyordu.

 

Bunun beni yanıltmasına izin vermedim.

 

Adil Bey, bir kaç saniyenin ardından elindeki bardağı yavaşça masaya bıraktı ama bakışları benden ayrılmamıştı. Etraftaki insanların tepkilerine bakma gereği duymadan, "Benim kimsenin yerinde gözüm yok," diye konuştu, bu sırada bakışları çok kısa bir an Azer'e değdi. "Hakkım olsa bile, gözüm yok."

 

Göz ucuyla Azer'e baktım. Cevap vereceğini düşündüm ama o sadece beni izliyordu. Bakışları bir an olsun Adil Bey'e değmemişti ve bu tavrı ruhumun bir yaprak gibi titremesine sebep oldu. Her şeyin farkında olmasına rağmen tahtında sessizce izliyordu sanki beni. Buz gibiydi. O gözler, her zamankinden çok daha karanlık bakıyordu.

 

Karanlık ve soğuk.

 

Farkındaydı. Ne yapmak niyetinde olduğumu pekâlâ kavrıyordu ama engel olmak şöyle dursun o sadece izliyordu. Onunla göz temasımı hızlıca keserek tekrar Adil Bey'e döndüğümde, tüm duyguları kafamın içinden kovdum ve "Hakkın olmayanı demek istedin herhalde," diye konuştum kelimelerin üzerine basa basa. "Öyle değil mi Adil Bey?"

 

Adil Bey'in gözlerine derin bir ifade yerleşti. Gözleri hafifçe kısılırken bakışları yere indi yavaşça. Dirseklerini dizlerine yaslayarak sessiz kalmayı seçtiğinde, Orkun'un bakışlarının bana doğru döndüğünü gördüm. "Ne saçmalıyorsun Dilba?"

 

Hızlıca Orkun'a baktım. "Ben saçmalamıyorum, gayet doğru bir şeyi dile getiriyorum."

 

Orkun, oturduğu yerden kalkarak bana doğru ilerlemeye başladı. "Daha fazla saçmalamadan yukarı çık bence sen ha?"

 

Geriye doğru adımlayarak Orkun'un bana yaklaşmasına engel oldum ve bakışlarım orada oturan herkesin üzerinde tek tek gezindi. "Görüyor musunuz nasıl kıvranıyor?" dedim işaret parmağımı Orkun'a doğrultarak. "Görende ben yalan söylüyorum sanacak. Sanki gizli bir şeyi açık edeceğim, buradaki herkes anlamıştır bence ne demek istediğimi."

 

Adamlardan biri, "Neyden bahsediyorsun kızım?" diye araya girdi. "Az önce de aynı kaderi yaşamışız dedin, af buyur ama ben pek bir şey anlamadım."

 

"Aa," diye şaşırdım yapmacık bir ifade takınarak. "İşte Adil Bey'in durumundan bahsediyorum..."

 

"Dilba..."

 

Orkun'u görmezden geldiğimde, ortamdaki en yaşlı adamlardan biri sorarcasına bana çevirdi bakışlarını. "Adil Bey'in ne gibi bir durumu varmış ki?"

 

O an bakışlarım Azer'i buldu. Gözleri bir ok gibi benim üzerimdeyken istediğini yapmakta serbestsin dercesine hafifçe arkasına yaslandı. Ben ise üç saniye bile sürmeyen bu kısa göz temasını bir kez daha kestim çünkü o suçlayıcı ifadeyi onun gözlerinde göremesemde hissediyordum ve bu beni daha çok zorluyordu.

 

Adil Bey'e bakarak yüzüme o alaycı maskemi indirdim. Onun bakışları hâlâ yerdeyken, "Adil Bey'in, Hasan Boranlı'nın öz oğlu olmamasından bahsediyorum," diye konuştum ve o an bombanın pimi çekildi. "Adil Bey gerçek bir Boranlı olmamasından."

 

•••

 

BÖLÜM SONU

 

Ay diğer bölüm tabiri caizse kıyamet kopacak, her türlü olaya hazırlıklı olun valla benden günah gitti 🤭

 

Bölüm hakkında ki düşüncelerinizi belirtmeyi unutmayın lütfen evet bölümler geç geliyor olabilir ama ortada büyük bir emek var ne olursa olsun. Bu emeğimi karşılıksız bırakmayacağınızı biliyorum, her okuyan kişi sadece bir kalp bırakıp ben buradayım dese yeter. Varlığınız bana ışık oluyor...

 

Hepinizi çok seviyorum, gelecek bölümde görüşmek üzere.

 

Bölüm hakkında ki alıntı ve duyurulardan haberdar olmak için İnstagram hesabımızı takip edip WhatsApp kanalına katılabilirsiniz.🤍

 

Bölüm : 30.12.2025 20:12 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
Hikayeyi Paylaş
Loading...