
🦋🦋🦋🦋🦋🦋
İnsan sınırlarını kendinde koymaya başlarmış. Bunu öğrenmem zaman aldı. O kadar çok yalnız ve kimsesiz kalmış ki kalbim, güzel olan hiç bir şeyi hak etmediğime inandırmış.
Kalbim hep kaybedeceksin diyor. 'Artık alış buna, tıpkı bir zamanlar alıştığın gibi...kötü olan her şeye yavaş yavaş alış' diyor. Ve bunu sürekli bir çığlık gibi söyleyip duruyor. Senden daha iyileri var senden daha güzelleri var. Yıpranmış parçalanmış bir kalbi kimse istemez, taze, canlı ve mutlu bir kalp isterler. Hayat dolu birini ister insan.
Ben hiç aşık olacağıma inanmazdım. Hiç kimseye güvenebileceğime de inanmazdım. Böyle biri yok güvenceğim, sığınacağım bir dağım yoktu. Öyle inandırdım kendimi. Ben ayakta durmak zorundayım tıpkı on yaşında, o karanlık bodrumda tek başıma bütün acılarla boğuştuğumda olduğu gibi...
Kahvaltı sabahı aşağı indiğimizde herkesin gözleri sevinçle parlıyordu resmen. Özellikle Reyyan ananın sevinci ses tonundan belliydi.
" Kızım, bol bol ye emi? İki canlısın, sıkı beslen."
" Gerek yok babaanne, şimdilik bu kadar yeter. Çok yiyemem ben."
Savaş bana imâyla bakarken Reyyan anaya gülümseyerek bana döndü.
" Babaannem haklı güzelim, nede olsa iki canlısın."
Dünkü öfkesi hâla sıcaktı. Bunu bakışlarından anlamıştım. Ama ben sadece omuz silkerek, yapmacık gülümsemem ile karşılık verdim. Sonra kahvemi elime alarak bir yudum içmeye çalıştım, fakat Esra'nın ani bağırması ile son anda kahveyi indirerek düsürmesini engelledim.
" Dur yenge!"
"Ne oldu Esra, ödümü kopardın!"
"Kahve bebek için çok zararlıymış, içme sen." Sinirle gülümseyerek cevap verdim
"Esra'cım o aşırı tüketilince zararlı olur. Merak etme."
" Ama aç karna içiyorsun olmaz ki öyle.
Reyyan ana, Esra'nın bu dediklerinden sonra beni durdurarak içmeleri söyleyerek serpilir çağırarak kahveyi önümden kaldırttı resmen.
" Kızım, sen yine de dikkat et. Yenisin hâla."
"Babaanne ciddimisin sen? Bir kahveden bir şey olmaz."
" Yok yok ne olursa olsun riske almayalım, bir süre içme kızım."
Bunlar ciddi ciddi kahveyi yasakladılar ya bana!
Oflaya oflaya kahvaltımı yaparak söylediğim yalan için bin pişman oluyordum. Umarım bu kadarıyla kalır diye umut ediyorum.
Kahvaltımızı fasılları nihayet bittikten sonra herkes kendi işine dönerek ayrıldı. Reyyan ana da gebe olduğum için bütün gün bir sürü kurban kestirerek, hem kendi köyüne, hem de fakirlere kurban dağıttı. Üstelik bu kadar hazırlık, olmayan bir bebek için yapıldı.
Yalanımdan dolayı sevabamı girdim günahamı anlamadım gitti.
Asıl mesele bundan sonra ne yapacağımdı. Aradan geçen bir hafta da Reyyan ana bir sürü hazırlık ve hediyelerle ikramda bulunurken artık bunun geri dönüşü hiç yok gibiydi.
Savaş'la hana dışarda bir şeyler yemek yemeğe çıkarken bile etraftaki esnaf ve tanıdık da teprik edip duruyordu. Savaş ise az mahçup az sinirli bir şekilde günü geçiriyordu işte. Ara sıra ölümcül bakışlarını da maruz kalıyordum ama olsun. Bir süre idare edebilirim herhalde.
Mahalleden birinin düğününe davet edilirken orda da teprikleri kabul edip teşekkür ediyordum. Biz kadınlar konağın salonunda oturarak kutlanan düğününü izliyorduk. Kadınlar içerde, erkekler dışardaydı. Şimdilik bir mevlüt okunuyordu. Dâha sonra düğün olacaktı.
" Allah analı babalı büyütsün Çilem gelin."
"Sağolun." Diye hazır cevap verirken, başka bir kadın oturduğu koltuğa yaslanarak araya girdi.
" E hayırlısıyla bir erkek evlat aldın mı senden iyisi yoktur kızım."
" Neden?"
" Nasıl anlamadım?"
"Neden erkek daha iyi diye düşünüyorsunuz. Sağlıklı olsun da erkekmiş kızmış ne fark eder?"
" Yok kızım yanlış anladın. Hanım ağa olarak erkek anası olman seni daha güçlü yapar." Kadın gereğince doğrulurken cevabımı beklememiz gibiydi.
" Siz merak etmeyin, benim çocuğum kızda olsa erkek de olsa ben her zaman güçlü olurum. Bir annenin güçlü kılan kız veya erkek evlat olması değil. Karakteri olmasıdır. Huyu, suyu güzel olmasıdır, istikrarlı olmasıdır. Kadın erkek evlatla güçlenmez, kadın anneliği layığıyla yaparsa güçlü olur."
Bu konuşmamdan sonra kadın ne diyeceğini bilemez halde sustu kaldı. Bir süre sonra başka bir kadın konuya dahil oldu.
"Kızım ne kadar dersen de erkek evin gücüdür. Hem ilerde ağada olacak daha çok sözün dinlenir."
" Teyzecim kızımın da sözünü dinletmesini bilirim siz o konuda hiç merak etmeyin. Evlat evlattır. Beş parmağın biri acırsa diğerleri de acır hiç birini ayırt edemezsin. Evlatta öyledir. Hiçbirini ayırt edemezsin, edersen işte o zaman annne olmazsın."
Acı gerçeklerdi. Elalemin birden çok kızı olan anneye iyi gözle bakmazlar, hiç bir zaman bakmazlar. Ya da onun için üzülürken, fakat kız çocuğu rahmettir. Berekettir.
Allah o anneye babaya gösterdiği rahmeti kız çocuğuyla taçlandırır. erkek çocuklarda kıymetli tabii ama en çok kız çocuğu hor görüldüğü için, dışlandığı için onlara daha narin daha güzel davranmalı insan.
Savaş'ın da erkek mi kız mı olacağını taktığını sanmıyorum. Yanii çocuğu olsaydı. Hatta kızı olsa daha tatlı bir Savaş'a dönüşeceğine eminim. Hem kızı için dünyaları yakar. Off ben ne düşünüyorum ya! Sanki gerçekten hamileyim de bir de heyecanlanıyorum mal gibi!
Mevlit ve düğünden sonra nihayet eve dönerek odalarımıza geçtik. Ben tabii günün yorgunluğuyla hemen uyudum. Savaş'ın gelip gelmediğini bile bilmiyordum. Kafamda o kadar yorgundu ki, yatağa uyanmaktan başka bir şey düşünmüyordum.
*******
Sabah uyanır uyanmaz elimi yüzümü yıkıyarak aşağıya indiğimde sadece Reyyan ana ve Esra vardı. Tabii sabah dediğime bakmayın, öğlen olmuştu. Sanırım düğün yorgunluğundan biraz fazla uyumuşum.
"Kızım, sanırım fazla yorgundun anlaşılan. Çunkü Savaş'ın uyandırmasına rağmen yine de kahvaltıya inmedin."
Bir dakika, Savaş beni uyandırmışmıydı? İyide ben niye hatırlamıyorum. A tabii doğru... uykum ağırlasınca hiç bir şey hatırlamıyorum.
Duruma aydığımıda, başımı kaşıyarak cevap verdim. "Sanırım biraz fazla yorgundum."
" E normal kuzum. Hamilelik yorgunluğudur."
Hamilelik yorgunluğu değil de dünkü düğün koşuşturmasıydı desek daha doğru.
" Kızım geç otur kızlar birazdan kahvaltı hazırlar sana."
" O zamana kadar biraz avluya çıkayım. Temiz hava iyi gelecek."
" Peki sen bilirsin kızım." Dediğinde kapıya doğru yürüyerek dışarı çıktım. Sonra kamelyaya geçerek biraz oturup soluklandım.
Ayaklarımı sarkmış otururken, güneşin yüzüme vurmasına izin verdim. Gözlerim kapalı günün tadını çıkarmaya çalıştım. O sırada öglen ezanı okunuyordu. Sesi gür ve net geliyordu. Sesi her zaman olduğu gibi huzur veriyordu.
Çocukken yalnız olduğumu hissettiğim o anda ezan sesi gelirdi ve o an utanırdım. Rabbim'i ne çabuk unutmuştum. Şah damarımdan bile daha yakın olan Rabbim, beni nasıl yalnız bırakıbilir ki? O yarattığını başıboş bırakmaz. Hem de asla...
Sevdiğim bir ayet vardı. "İnsanlar başı boş bırakıldığını mı sanır..." bu cümle Allah'a olan bağımı daha çok arttırmıştı. Karanlık gecelerde, yağmurun altında ve daha nice yalnız günlerimde onun varlığını bilerek güç alıyordum. Peygamberimizin bir hikayede çocuklara olan şefkatini, merhametini ve sevgisini dinledikçe imrenirdim. Keşke bende o zamanın çoçuğu olsaydım ve rabbimin şefkatine, sevgisine nail olsaydım.
Onu düşündükçe gözlerim dolardı bazen. İyi ki gelmiş, iyi ki var olmuş.
Derin düşüncelerle dalarak duygulanırken ayağımın üstünde bir ağırlık hissettim. Yutkunup, korkuyla yere baktığımda bir akrepin ayağımın üstüne tırmandığını fark ettim. Gözlerim dehşetle açılırken, hemen yerimden zıplayıp tüm bedenimi kamelyanın üstünde tutarak çığlık atmaya başladım.
" Akrep!.. Akrep! Yardım edin!" Kalbim korkudan deli gibi çarparken, konaktaki tüm ahali dışarı çıkıp ne olduğunu anlamaya çalıştı.
Reyyan ana akrebi fark eder etmez korkuyla bana baksa da, hemen beni sakinleştirmeye çalışarak panik yapmamamı istedi. Kolaydı, buyrun siz durun önüde. Sonra sakinleştirirsiniz.
Çıglıklarımı duyan korumlar da olaya dahil olunca herkes temkinli davranmaya başladı. Nihayet beni kamelyadan alıp içeri alırken korumalar da Akrebi bir şekilde dışarı çıkarmayı başarmıştır.
İçeri geçerken soluk soluğa kalmıştım. Korkudan dilim damağım kurarken, kalp atışlarımı düzene sokmaya çalıştım.
" Kızım, sana bir şey oldumu? Akrep soktu mu seni?" Reyyan ananın sorusu ile kafamı iki yana sallarken suyumu içerek cevao verdim.
"Yok babaanne, hemen üstümden attım."
"Emin misin?"
" Eminim babaanne merak etme, iğnesini batırsa hissederdim."
" Neyseki ucuz atlattın. Bir şeyin yok eminsin değil mi?"
" Eminim babaanne."
" Allah'ım sen koru, göze geldik herhalde. Başka türlü akrebin ne işi var burda. Dâha önce bir kere bile akrep girmedi bu konağa... Neyse, Rabbim beterinden korusun."
" Amin." Diyerek soluk verirken içimde bir korku oluşmuştu. Birden bire huzursuzluk kaplamıştı içimi. Fakat üstünde durmadım.
Herkesin korkusu geçerken erkekler de durumdan haberdar olur olmaz eve dönmüştü. Savaş korkuyla yanıma gelirken uzunca bir süre saçımdan öpüp, yanaklarımı avuçlayarak nasıl olduğumu sordu. Ben ise ikna olmadığı halde, iyi olduğumu söyleyip durdum.
" Öyle korktum ki... yürü kalk gidiyoruz."
" Savaş abartma istersen, bir şey olsa böyle sağlam durmazdım böyle."
" Olsun, ne olur ne olmaz kontrol edelim."
" Doğru söylersin, hem bebeği de kontrol edin, emin olmakta fayda var."
"Yok bir şey gerçekten! Ben çok iyiyim."
" Emin olmalıyız, hadi kalk güzelim."
Hemen kolumdan tutarak destek olurken artık direnmekten vazgeçmiştim.
Avluya inerek hemen arabaya binip hastaneye yetiştiğimizde, hemen içeri geçerek kan tahlili yaptırdık. Bir süre sonra doktor sonuçlarla içeri girdiğinde gayet iyi olduğumu söyledi. Tabii ben rahattım ama aynı şeyi Savaş için söyleyemezdim.
"Yeter Savaş yok bir şey endişelenme artık."
" Benim anlayamadığım, akrebin konağın avlusunda ne işi vardı. Daha önce böyle bir şey hiç görmedin. Konakta bir kere bile akrep görülmezdi."
" Zaten 40 yılda bir denk gelir Savaş, o kadar düşünme."
Konuyu dâha fazla uzatmadan kapatmıştık nihayet. Sonra doktora teşekkür ederek konağa geri döndük.
Herkes iyi olduğumu öğrendiğinde rahatlamıştı.
Akrep konusu en sonunda kapandıktan sonra nihayet akşam yemeği için masaya geçtik. O sırada Gülsüm'ün düşünceli tavrı dikkatimi çekmişti. Reyyan ana, Alev'i yine burdan gönderse de Gülsüm'ün morali hiç bir şekilde bir nebze olsun düzelmemişti. Hatta daha çok dalgın olmuştu.
"Gülsüm iyi misin sen?"
"Çilem, ben boşanacağım. Artık eminim, boşanmak istiyorum. Beren söyledikten sonra iyice emin oldum bundan." Ben ona şaşkınca baktıktan sonra onaylar gibi kafamı salladım.
" Aslı bu konuda iyidir. Beren'in de arkadaşı. İstanbul'dan döndüğünde konuşuruz tamam mı?"
"Peki...sağol."
Bugünden sonra hiç bir şey eskisi olmayacaktı. Bu belliydi. Ama en önemli sorun, ailenin bunu kabul edip, etmesiydi. Ne olacağını hiç bilmiyordum. Ama bir sonuç çıkacaktı, bu kesin.
Akşam yemeği biterken, bazıları salona geçip oturmuştu. Bazı büyükler de yukarı çıkarak dinlenmeye karar vermişti. Biz gençler salonda otururken Savaş ve Emin'le tavla oynuyordu. O sıra da Esra da heveslenerek oynamak için yanlarına gitti.
"Abi bende oynuyayım, ne zamandır oynamadık seninle."
" Olur ufaklık geç bakalım. Zaten kaybetti bu Emin."
" Ama olmaz, ben kabul etmiyorum. Bir daha oynuyalım."
" Kalk ya Emin! Sıra bende."
"Esra sen çekil köşeye hele, sonra oynarsın. Ben Savaş ağayı bir mat edeyim." Tuncay ordan gülerek konuşarak araya girdi.
"Oğlum bu kaçıncı oyunun, kaçdır kaybediyorsun. Vazgeç artık."
" Bir el sadece."
" Lan oğlum Savaş'ı ustası Osman amcam yenemedi! Sen mi yeneceksin?" Tuncay dalga geçerek sırıtırken Emin alınmıştı birden bire.
"İyi geç be! Kaybette göreyim seni."
" Görürsün, ben kazanacağım. Şimdi kalk kalk kalk!" Çocuk cağızı iterek yere kapaklarken gülmemek için zor tutuyordum kendimi.
" Kızım Yavaş! Hiç mi ayarın yok senin!" Esra omuz silkerek önüne dönerken Emin sinirden sırıtarak kendi kendine söylendi.
" Bir de omuz sallıyor!.."
"Tamam yeter! Başımı şişirdiniz. Şurda bir oyun oynayacağız alt tarafı. Uzatmayın!"
Emin sinirle ayağa kalkarak koltuğa geçip onları izlemeye başladı.
Ben de Savaş ve Emin'i kıkırdayarak izlerken, Esra oyuna başlamıştı bile. Bir o bir Savaş derken durum Esra'nın lehine ilerliyordu. Şaşırmış şekilde oyunu izledim. Sabahten beri Emin'in yenemediği adamı Esra yeniyordu resmen.
Ben şaşkınlıkla izlemeye devam ederken, Tuncay ise kıkırdaya kıkırdaya gülüyordu. Savaş bunu fark ettiğinde öfkeli bakışlarını Tuncay'a doğrultarak sus der gibi bakıyordu. Fakat bu bakışlar Tuncay'a işlememiş gibiydi.
"Kızım sende amma safsın, bu kadar kolay kazanacağını nasıl inanıyorsun hayret doğrusu."
Esra hayretle Tuncay'a bakarken birden Savaş'a döndü.
" Ne! Abi sabahten beri hile mi yapıyordun."
Bunu duyan Emin de hışımla kalkarak sitem etmeye başladı. "Yani abi sabahtan beri beni yiyip bitirdin Esra'ya gelince mi böyle?"
" Abi ya! Gerçketen niye böyle oynadın. Ben gerçekten seni yenmek istiyordum ama."
"Lan alt tarafı bir oyun. Ne abarttınız be!"
" Ama abi..."
" Bir de ben oynuyayım bakalım. Ne kadar iyiymiş bu Savaş bey." Herkes şaşkınca bana bakarken Savaş da şaşkınlığını gizleyememişti. Sanırım bir tavla kızı olacağım aklına geçmemişti. Şaşkınlığını üstünden attıktan hemen sonra alayla gülmeye başladı. "Sen oynamayı biliyor muydun Çilem hanım?"
Alaylı sorusuna sırıtarak karşısına geçerek kollarımı sıvadım. Savaş, kendinden emin tavırlarına sırıtırken koltuğa yaslanarak sırıtmaya devam etti. Tabii, benim marifetlerimden bir haber adamcağız.
"Ne o? Çok mu komik?
" Valla ne yalan söyliyeyim! Çok komik."
" Son gülen iyi güler ama."
Uzandığı koltuktan doğrulup bana yaklaştığında, hâla beni küçümsüyordu.
" Sana karşı daha merhametli davranacağım karıcığım, merak etme."
"Bunu yaparsan hayatının hatasını yaparsın. Benden söylemesi! Çünkü ben tavlada hiç acımam."
"Vaay iddialıyız!"
" Herhalde! Ben boş sallamam."
" Görelim bakalım.
" Sakın Esra'ya yaptığın istisnayı bende yapma, pişman olursun. Baştan söyliyeyim, sonradan bilerek kaybettim deme." Sırıtarak gülümserken, aklına simsi bir fikir gelmiş gibi bana yaklaşarak konuşmaya devam etti.
" İşi daha eğlenceli bir hale getirelim."
" Nasıl yani?"
"Kazanan, kaybedene 1 hafta boyunca istediği her şeyi yaptırır."
"Aha geçmiş olsun yenge! İddia konusu girdim mi kaçışın yoktur artık! Eskiden kaybettim diye abimin ayaklarını yıkadım ve daha nice başka sevmediğim şeyleri yapmaya mecbur kaldım. Savaş sinsi gülüşleriyle bana bakmaya devam ederken, ben ise kendimden ses tonuyla çekip verdim.
"Tamam girelim! Kabul."
" Güzel." Diyerek keyifle elini oluştururken gayet masum düşüneceğim diye kendimi tembihliyordum.
Taşları dizmeye başladık. Sonra oyuna başlayarak bir ben bir o sırayla puan alıp durduk. Bir süre sonra son atış bana gelmişti. Altılı atmalıydım, yoksa kaybedecektim.
Heyecanla zarı elime alıp karıştırdığımda Savaş çoktan zafer kazanmış gibi arkasına yaslanarak kaybetmemi büyük bir zevkle izlemeye başladı. Kaybetmekten biraz korkmuş olmamda cesaretimi kırmamaya çalışarak zarı son kez attım.
" Güzelim sen şimdiden suyu hazırlayabilirsin ayaklarımda nasırlaşmışdı. Sen o güzel ellerinle ovalarsın artık."
Bu tavrına sinirle göz devirirken, masada dönen zarıma büyük bir dikkatle izledim. " Hadi hadi! bana iki altılı ver hadi."
Şimdi bir mucizeye ihtiyacım vardı. Büyük bir mucizeye... derken ilkinin yüzü altı çıktı. İkinciyi de nefeslerimizi tutarak ierken o da altılı çıktı.
İki altılıyı da tutturdunuz gördüğümde sevinç çığlıklarımla ayağa fırladım.
" Evvvet! İşte bu! İşte bu!" Kollarımı kaldırıp bükerek zafer dansı yaptığımda Savaş şaşkınlığını gizleyememişti.
" olamaz bu... bu imkansız!"
" Mızmızlanmak yok, ben kazandım bir hafta boyunca benim istediklerimi yapacaksın." Yaslanarak bıkkın bir nefes verirken. Durumu nihayet kabullenmiş gibiydi.
" Söyle bakalım, ne yapmamı istiyorsun?"
"Aslında şimdi aklıma bir şey gelmiyor, aklıma gelince söylerim."
" Seni sırtında taşısın! Evet evet, bütün gece konakta dönsün dursun. Yorgunluktan bayılana kadar seni taşır." Esra'nın abisine olan insafsızlığını kaşlarım havada izledim resmen. Sanırım ayaklarını yıkattığı için öcünü benim sayemde almaya çalışıyordu.
" İyi fikir." Savaş birden ayağa kalkıp beni kucağına almaya çalışırken neye uğradığımı şaşırmıştım.
" Ne! Hayır ben böyle bir şey istemedim! İndir beni!" Savaş beni kâle almayarak kucağına aldığında direnmeye devam ettim
" Ben istemedim, indir beni!"
" Geç oldu. Gidelim artık. Malum sende hamilesin dinlenmen gerek." Bu manzeret ile aradan sıyırırken, beni herkesin önünde utandırdığıyla kalmıştı.
Herkes gülerek bizi izlerken, benim yanklarım utançtan al al olmuştu. Bu yüzden dâha fazla dayanamadan yüzümü onun boynuna gömerek kimseye görmemeye çalıştım. Ne kadar görmesem o kadar rezil olmam diye düşünüyordum.
Hala utançla yüzüm boynuna gömülüyken, Savaş merdivenlerden çıkarak odaya girmişti bile. Sonra yatağa geçerek beni oturur pozisyonda bıraktı.
Bir süre öylece dururken bana doğru yaklaşarak iki koluyla koltuğa tutunup beni kollarının arasına kıstırdı. Bir süre gözlerimi süzerken ben ise ona bakmaya utandığım için yüzümü kenara çevirerek bakmamaya çalıştım. Fakat yine ona döndüm. O ise bana yaklaşmaya başlayarak aramızdaki mesafeyi tamamen kapatmaya çalışıyordu. Yutkunarak ondan uzaklaşmaya başlarken, o inatla yaklaşmaya devam ediyordu. Ben ısrarla kaçmaya devam ederken, nihayet yatak başlıklarına çarparak durmak zorunda kaldım.
Kesilen nefesimi tutmaya devam ederken kalp atışlarımı kontrol etmekte zorlanıyorum. Bu adam böyle bakmamalı, bakmamalı yoksa ben iyice sarhoşa dönerim. Virane olur çıkarım bu adamın yanında.
Hâla gözlerimin içine bakarken, bir kaç tutam saçımı arkaya atarak yüzüme bakmaya devam etti.
Yüzümün her bir haberini ezberler gibi bakarken yine gözlerime denk gelerek yutkundu. Bu hali beni şaşırtsa da bir şey demedim. Sadece onu izledim. Elleriyle yanaklarımı avuçlarken iyice afalladım. Ne yapacaksan yap be adam! Mala bağladım iyice!
Bir süre birbirimizi izledikten sonra bir hışımla kalkarak balkona çıktı. Elini Demir koltuklara yaslayarak gökyüzünü izlerken, ben ise ona afallayarak bakakalmıştım. İçinde bir savaş vardı sanki. Bir şeylerle savaşıyordu. Direnmek için bütün gücünü harcıyordu sanki...
Peki o gözleri? O kehribar gözleri çok şey anlatıyordu sanki. Ama...ama o anlattıkları bir türlü anlaşılmıyordu. Sanki içindeki çığlıkları bir türlü ortaya çıkmıyordu.
Evet yine tam unutmak üzereyken cumartesi olduğunu hatırladım. 😅😅
Oy ve yorumlarınızı bekliyore. Görüşmek üzere.🤗🙋♀️
| Okur Yorumları | Yorum Ekle |

| 80.42k Okunma |
3.68k Oy |
0 Takip |
48 Bölümlü Kitap |