10. Bölüm

9

Esra Yanar
esrayanar

Geç kalmışlık hissiyle boğuşmayı bırakıp attığım mesaja baktım. İyi mi yaptım kötü mü yaptım bilmiyorum ama o mesajı atmıştım. Burdan dönüş yoktu. Umarım cevabı en kısa sürede alırdım.

Feryal'in "Sana çok önemli şeyler anlatmam lazım. Acil." Demesinin üzerinden on dakika geçmişti. Ve ben onu dinlemeden önce Huriye teyzeyi araması gerektiğini söylemiştim. Bana ne anlatacaksa daha sonra anlatmak zorundaydı artık. Huriye teyze akşam olacak toplantının yemekli olacağını söylemişti. Bizden de birkaç bir şey istemişti. Yılların apartman toplantısı altın gününe dönmüştü resmen. İnanamıyordum. Feryal üzerini değiştirmiş bir şekilde hızlıca salona girdi. Telefonunu odasında unuttuğu için avuç içiyle alnına vurmuş söylene söylene geri gitmişti. Bu haline seslice güldüm.

"Huriye teyze listeyi atmış. Bu kadın kendini öldürmek istiyor olabilir mi?" Kadını en son ben öldürmeye teşebbüs etmiştim ama bunu bilmesine gerek yoktu.

"Neden kız, ne yazmış?" Sesimde dedikodu öğreneceğini düşünen kadın merakı vardı. Kulaklarımı kedi gibi havaya diktim. Feryal'i kolundan tutup yanıma çekmiştim. Biraz sarsıntıdan sonra yamulmuş bedenini düzelttikten sonra kendine çeki düzen vermişti. Şöyle bir süzdüm onu. Günlük normal kıyafetlerinden giymişti. Uzun boyuna ve fiziğine çuval giyse yakışırdı cidden. Maşallah ona. Gözlerinin içine baktığımda gördüklerim hoşuma gitti. Işıl ışıldı. Dinçer ne anlatmıştı da bu hale gelmişti bu karı acaba? Affetmiş miydi? Pek sanmıyordum ama yufka yüreğinin affetmek için an kolladığını anlamak çokta zor değildi.

Dinçer Bey arkadaşımı çabasız bir şekilde tavlamış olabilir miydi ya? Olmasındı.

Telefonunun ekranını bana çevirip Huriye teyzenin istediklerini görmemi sağladı. Şeker seviyesinin yüksek olduğu listenin her satırını okurken gözlerim santim santim büyüyordu.

Sen ölmeyi bayılmak mı zannediyorsun Huriye Eraslan?

"Bunların hepsini biz mi yapacağız la?" Yapardık yapmasına ama eksikler vardı ve markete gidilmesi gerekiyordu. Feryal dışardan yeni geldiği için ben çıkardım büyük ihtimalle.

Kafasını olumlu anlamda yukarı aşağı salladı. "Aynen, bunlarla da bitmiyormuş. Her daireye böyle liste yapıp göndermiş kadın." Tek kendini değil, bizi de öldürecekti. Kalpten gidecektik bu akşam.

Yerimden kalkıp odama geçtim. Üstüme eşofman takımlarımdan gri olanı giyip salona döndüm tekrar. Çantamı fortmantodan alırken Feryal'e seslenmiştim. "Sen eksikleri bakıp bana yaz, ben markete geçiyorum."

"Anlaşıldı komutanım."

 

 

 

 

 

•∆•

 

Markete gireli yarım saat olmuştu. Feryal eksikleri kontrol edip yazmak yerine aklına geldikçe yazdığı için hâlâ reyonların arasında market arabasıyla dolanıyordum. Karı sabrımı sınıyordu resmen. Elimde Feryal'in mesaj sayfası açık olan telefonla etrafa sıkılgan bakışlar atarken ofladım. İnsanlarla göz göze gelmekten kaçmıyordum çünkü her an hırsız sanılabilirdim. Attığım adımlar gittikçe yavaşlıyordu.

Ensemde hissettiğim karıncalanmayla elimi enseme atmıştım. Saçlarımın varlığı o an beni rahatsız etti. Ellerimi market arabasından çekerken telefonumu da eşofmanımın cebine yerleştirip fermuarını çektim. Saçlarımı toplayıp sol omzumdan aşağıya bırakacaktım. Böylesi daha iyiydi. Ellerimi tekrar market arabasının tutma yerine sardım. Avare avare dolanmaktan sıkılmıştım. Eve gidince eksik bir şey çıkacak diye bunca saat beklemiştim. Biliyordum çünkü eğer eksik çıkarsa acayip sinirlenecektim. Bir daha da dışarı ikimizde çıkmazdık. Sağ elimi tuttuğum kısımdan çekip eşofmanın fermuarını açtım. Telefonumu çıkarmadan önce omzumdan kayan çantayı düzelttim. Feryal'i arayacaktım.

Çalan telefonu kulağıma yaslayıp açılmasını bekledim. Açıldığı an, "Eğer hemen evdeki bütün malzemeleri kontrol edip kalan eksikleri bana yazıp atmazsan seni bulunduğum markete getirir marketin ortasında evire çevire döverim Feryal!" Deyip cevap vermesini beklemeden telefonu yüzüne kapatmış hızlıca cebime sıkıştırmıştım.

Sabrım kalmamıştı. Ensemin karıncalanması geçmediği için diken üzerindeydim. İzlendiğimi düşünmem şu günlerde çok normaldi, değil mi? Etrafıma, özellikle arkama, dikkatlice göz attım. Beni izleyen, varlığıma dikkat eden kimse yoktu. Anormal herhangi bir şey olmayınca arabayı itmeye devam ettim. Et bölümüne geçip bize yeteceğini düşündüğüm gramda kıyma siparişi verdim. Feryal'in canı geçen Kayseri yağlaması çekmişti. Hafta sonu anca fırsat bulup yapabilirdim ama olsun. Evde bütün malzemelerin bulunması benim avantajımaydı.

Telefonumun cebimde titremesiyle çalışanın uzattığı kıyma poşetini arabanın içine atıp hafif bir tebessümle, "Kolay gelsin." Demiştim. Reyonun önünden ayrılırken telefonumu çıkarıp Feryal'in attığı mesaja baktım. Malzemelerin sonuna ağlayan emojiyi eklemeyi unutmamıştı. Enayi.

Kalan malzemeleri hemencecik alıp kasaya geçtim. Çok kişi olmayınca sıra bana çabuk gelmişti. Malzemeleri dizdiğim banttan alıp okutan kasiyere de gülümseyip çantamın içinden cüzdanımı çıkardım. Bir yandan okutup diğer yandan açtığı poşetin içine yerleştirdiği için benim yapacağım tek şey dolan poşetleri taşımaktı. Ödemeyi yapıp cüzdanımı geri çantama koyunca dışarı çıkmaya hazırdım. Eksik çok bir şey yoktu. O yüzden poşetler çok ağır değildi.

Eve doğru yürürken ensem tekrar karıncalanmaya başladı. Sokakta oyun oynayan ve komşularıyla konuşan insanlar olduğundan korkmama gerek yoktu. Bir şey olsaydı birileri çıkıp yardım ederdi. Bu düşünceyle yoluma devam ederek oturduğumuz evin olduğu sokağa girdim. Sokaklar birbirine benziyordu. İlerde sağımda doğru düzgün ışık almayan bir sokak var, ilk geldiğim zamanlarda iş çıkışında o sokağa girerdim sürekli. Gündüzleri sokakları ayırt edebildiğim farkları gece göremezdim. Sokak lambaları bile aynı olunca mecbur konum kullanıyordum. Sırf bu yüzden Feryal'in attığı konumu kaydetmiştim. Konuma baka baka eve gitmelerim alışıncaya kadar sürmüştü. Peşime takılıp eve girmemi bekleyen köpekler gözümün önüne gelince yüzümde kocaman bir gülümseme oluştu. Kendi kendime güldüğümü görenler deli olduğumu düşünebilirlerdi. Hiç sorun değil. Akıllı insan kalmamıştı sonuçta.

Poşetler taşıdıkça ağırlaşmaya başlamıştı. Biraz soluklanmaya ihtiyaç duyduğum için poşetleri kaldırımın kenarına bırakıp yanlarına oturdum. Yerlerin ıslak olmaması şansımaydı. Öylece oturup karşıma bakarken beynim benimle oyun oynamak isteyince gözlerimin önüne Ilgaz'ın altın sarıları geldi. O gözlerin içinde kaybolmakla kaçmak arasında sıkışıp kalmışken kaçmamı sağladığı için ona teşekkür etmeli miydim? Bizi neden görmezden geliyorlardı? Hadi biz bir şekilde hallederdik, çocuklar nasıl savunacaktı kendini? Karakolda önüme eğilip beni sakinleştiren Ilgaz mıydı gerçek olan? Yoksa dün gece arkadaşım için hiçbir şey yapmayan Ilgaz mı? Ela gözlerim o sarı gözlerin önüme sunmaktan korktuğu bir şeyler olduğunu kavramıştı ama ne olduğunu anlamama izin vermemişti. Verseydi eğer anlar mıydım? Düşüncelerim Ilgaz'ın gözlerine dalmışken enseme değen soğuk metalle irkilmiştim. Ne oluyordu? Ağzımı açamadan konuşan adamın sesi bütün bedenimi titretti. Boğazıma tırmanan çığlık atma ihtiyacım söyledikleriyle bozguna uğradı. Dudaklarımı sıkıca birbirine bastırdım.

"Sakın ağzını açayım deme. Bıçağı boğazına saplarım." Sesinden kan kokusu akıyordu sanki. Midem kusma isteğiyle kasılıyordu. Ensemden kaydırıp şah damarıma yakın tuttuğu bıçağa odaklanıp başımı salladım. Kilometrelerce yolu gelirken aklımda ölme fikri olmadığı için ne dediyse şimdilik kabul edecektim. Uysal olmam hoşuna gitmişti. Sesine yansıyan memnuniyet bozguna uğrayan çığlığımı hiç düşünmeden atmam için beni zorluyordu. Bu herifin herhangi bir konuda tatmin olması midemin bulantısını arttırıyordu. "Aferin."

Ellerimin titrediğini görmesini, ondan korktuğumu düşünmesini istemiyordum ama yapacak bir şeyim de yoktu ki. "Şimdi yavaşça ayağa kalkacaksın. Sağında kalan sokağı biliyorsun değil mi? Sürekli kaybolup girdiğin sokak. Oraya girip ışık vurmayan karanlık köşelerinden birinde beni bekliyorsun. Eğer canımı sıkacak bir şey yaparsan evde seni bekleyen arkadaşını öldürürüm."

Yutkundum. Bu hareketim canımı yakmıştı. Bunu nerden biliyordu? Feryal bile kaybolduğumu bilirdi. Karıştırıp girdiğim sokağı değil. Nefes almak zorlaşmaya, kulağım uğuldamaya başlamıştı şimdiden. Arkamdan çekildi önce. Sonra ona bakmamı istemiyormuş gibi hızlıca ortadan kayboldu. Nereye kaybolmuştu bu adam? Ayağa kalkıp bıraktığım poşetleri titreyen ellerime aldım. Ne derse yapacağıma o kadar emindi ki onay vermemi bile beklememişti. Gözlerimin pusu görüşümü engelliyor sanki boşluğa adım atıyormuş gibi hissetmeme neden oluyordu. Başımı yerden kaldırmadan sokağa girdim. Adım attığım yol çakıl taşlarıyla kaplanmıştı. Yanlış sokağa girdiğimi bu sesle anlardım hep. O zaman kendi kendime güldüğüm bu detay şimdi sadece canımı yakıyor.

Ruhumun çekildiği dışardan belli oluyor muydu? Eğer belli olmuyorsa ne büyük şerefti, şerefsizin karşısında dik durmak. Sokağın ıssızlığı hiç şansımın olmadığını yüzüme tokat gibi çarpmıştı. Bu herif beni burda öldürse kimsenin haberi olmazdı. Başımı biraz kaldırıp güneş ışıklarının yansıdığı duvar dibine baktım. Poşetleri oraya bıraksam iyi olacaktı. Ağızlarını bağlayıp bırakınca tekrar aynı yere geçtim. Eğer bana bir şey olursa onları görüp beni bulabilirlerdi, değil mi? Çaresizliğim tüm vücudumu mengene gibi sardı. Ölüme hep çok yakın olduğumu düşünüyordum. Belki de cidden öyleydim. Karanlık tarafta durup sırtımı duvara yasladım. Ayakta durmaya devam edersem ayaklarımın tamamen gücü çekilince yere düşerdim. Bunu istemiyordum. O herifin karşısında güçsüz görünmek gururumu kırıyordu.

Bakışlarım ayakkabımın ucunda beklerken sokağa girdiğini ayakkabılarının altında ezilen çakıl taşlarının sesinden anladım. Sert adımlarla gelip önümde durdu. Ayakkabısının sivri ucunu görmek bile midemi bulandırmaya yeterdi. Nitekim yetmişti. Elinde tuttuğu bıçağın düz tarafını çenemin altına yerleştirip yüzümü zorla kendi yüzüne kaldırdı. Lacivert rengini severdim, gözlerini görene kadar en sevdiğim renkti hatta. Artık sadece mide bulantısından ibaret. Bıçağın soğukluğu tenime işlerken pis bir sırıtmayla gözlerime bakan adam dişlerini boğazına geçirmek istediği avını bulmuştu sanki. Bakışlarımdan korktuğumu anlasın istemiyordum.

Çenemi sıktım, dişlerimi birbirine geçirip yüzüne tükürme isteğime engel olmaya çalıştım. Ölümle savaşamazdım.

"Sesin soluğun çıkmıyor, tatlım. Dilini mi yuttun?" Dalga geçen sesi korkumu sinire çevirdi. Ters bakışlarımı yüzüne dikip ağzımı açmama engel olamadım. Tam küfür edip ters bir şey söyleyecekken aklıma söyledikleri geldi. Evde olan arkadaşım. Feryal için susmak zorunda kaldım. Öldürecektim. Burdan çıktığımda ne yapıp edip seni öldüreceğim Barbaros. Yaptıklarının hiçbiri yanına kâr kalmayacak.

"Ah. Ne kadar uslusun. Keşke dün de böyle uslu olup canımı sıkmasaydın." Boştaki elini kaldırıp saçlarıma uzanınca duvarın arkasına geçmek ister gibi iyice geriye kaçmıştım. Kusmak istemiyordum. Rahatsız olduğumu fark etmesiyle kahkaha attı. Dokunmaktan vazgeçerek elini indirip kumaş pantolonunun cebine yerleştirdi. Mahalleye takım elbiseyle girip nasıl dikkat çekmemişti?

"Tatlım, ah tatlım. Ne kadar ürkeksin sen." Sesi midemi bulandırıyordu. Bakışı, elleri, varlığı. Baştan aşağıya mide bulandırıcıydı. Ellerimi kaldırıp göğsünden itmek istiyordum ama tenimde ona ait herhangi bir şeyin izi olsun istemiyordum.

"Sana bir kez söyleyeceğim ve sen dediklerimi harfi harfine yapacaksın. Unutma, ucunda arkadaşının hayatı var." Eğer öyle olmasaydı sana boyun eğecek değildim ya köpek. Gözlerimi kapattım. Çenemdeki bıçağı kaydırıp sol gözümün altına getirdi. Bu gözlerini aç demekti sanırım. Açtım. Gözlerinin içine boş gözlerle baktım. Israrla bana bakıyordu. Onay beklediğini anlayınca başımı salladım. Bu hareketimle tekrar söze başlaması çok uzun sürmedi. "Güzel. Sana veya arkadaşına zarar gelmesini istemiyorsan yolumdan çekileceksiniz. Yoksa etrafınızda kim var kim yok hepsi sizin yüzünüzden zarar görecek. Bunu istemezsin değil mi?"

Cevap veremedim. Tam o sıra karşı duvarın dibinden gelen hışırtı sesiyle dikkati dağılınca bıçağı umursamadan arkasına bakan adamdan yana kayarak uzaklaştım. Keşke umursasaydım. Derime bastırdığı bıçak tenimde hareket etmiş, ucu yanağımı sıyırmıştı. Derin olmaması güzel bir şeydi değil mi? Eğer derin olsaydı izi kalacaktı. İstemiyordum. Aynaya bakmamı engelleyecek herhangi bir sorun olsun istemiyordum. Barbaros ben yana kayarken hiç umursamamış, "Güzel yüzüne benden bir hatıra istediğini bilseydim seni bu kadar bekletmezdim, tatlım." Demişti.

Soru sormamıştı ama ben cevap niteliğinde, "Yüzünden silinmesun oy, yüzünden silinmesun, biçağumun yarasi da diyece misun?" Diye söylenmeden edememiştim. Kahkaha attı. Birinin duymasından endişe etmediği o kadar belliydi ki, rahatlığı sinir bozucuydu. Kaşlarımı çatıp yüzüne ondan tiksindiğimi belli eden bir ifade kondurmama sesini çıkarmadı. Sırıtarak geri geri adımladıktan sonra bana arkasını dönüp miyavlayan kedinin peşinden gün ışığına doğru gitmeye başlamıştı. Çakıl taşlarından çıkan ses kulaklarıma uğursuz gelmeye başladı. Gözlerim işte o an dolmuştu. Giden şerefsizin arkasından derin bir nefes bırakarak dolu gözlerle bakarken rahatladığımı hissettim. Bu rahatlık çok sürmedi. Yanlış yaptığımı, yine fevri davrandığımı da bıçağın gerisinde bıraktığı kesiğin sızlamasıyla anladım. Yerimde dursaydım belki bana zarar vermeyecekti ama ben yine kendi kendime zarar vermiştim. Olsun. Ondan gelmesinden iyidir. "Dediklerimi unutma, ölmek için çok gençsiniz." Allah belanı versin ruh hastası herif. Karanlıktan çıkmadan önce sokaktan tamamen çıktığına emin olmuştum.

Poşetleri karıştıran kediyi görseydim peşinden metrelerce de koşsam bulup alnından öperdim.

Dizlerim az önce yaşadığım korkuya daha fazla dayanamayıp yere düşmemi sağladı. Ellerimin iç kısmına batan çakıl taşlarını avuçlayıp sıktım. Dolan gözlerimin akmasına izin verdim. Bugünü unutmayacaktım. Beni bu hâle getiren adamdan intikam almadan bana rahat bir nefes almak haramdı artık. Elimden geleni ardıma koymayacaktım. Kesiğin üzerinden geçen gözyaşlarıma kanımın karıştığını hissetmek bana yine gördüğüm kabusu hatırlattı. Kimse bize yardım etmeyecek miydi?

Yerimden kalkıp poşetlerin yanına gittim. Telefonumu cebimden çıkarıp yüzüme tuttum. Yanağımdan çeneme doğru yol alan kan izini görmemle yüzümü buruşturdum. Bu şekilde insan içine çıkamazdım. Dizlerimi çakıl taşlarına yaslayıp yere oturdum. Taşlar ilk kez canımı yakmadı. Telefonu dizlerime bırakıp omzuma astığım çantayı çıkardım. Titreyen ellerimle çantamın içine salladığım peçete paketini bulmaya çalıştım. Burnumu çektiğim sıra paketi bulup açmış içinden bir tane çıkarmıştım. Burnum yarı yarıya tıkanınca ilk işim burnumu silmek olmuştu. Burnumun açılmasının ardından derin nefesler almış düzensiz kalp atışlarımı düzene sokmuştum. Ellerimin titremesi geçmişti çok şükür. Telefonu dizlerimin üzerinden alıp tekrar yüzüme kaldırdım. Kaldırmamla Feryal'in araması bir olmuştu. Nerde kaldığımı merak ettiğini biliyordum. Aramayı meşgule atıp yüzümü silmeye başladım. Biraz daha toparlayınca ayağa kalkmış poşetleri aldığım gibi hızlıca eve giden yola adımladım.

 

 

 

 

 

•∆•

 

Kimseyi görmeden apartmana girmek bugün tek şanslı olduğum konuydu resmen. Asansöre binip dörde bastım. Bakışlarımı yerde tutup kata gelinceye kadar başımı hiç havaya kaldırmadım. Yüzüme bakarsam ağlar mıydım? Eve girince aynaya bakacaktım.

Zile uyuştuğunu hissettiğim parmaklarımın içinden biriyle basıp beklerken Feryal'in yüzümü görünce çok korkmaması için dua ediyordum. Ona ne diyecektim? Barbaros'un yaptığını öğrenince çok üzülecekti. Umarım kendini suçlamazdı. İçerden gelen adım seslerini duydum önce, gittikçe yaklaşan adım sesleri kapının hemen arkasında durmuş, ardından Feryal kapıyı açmıştı. "Nerde kaldı-" derken yüzümü görmesiyle sorusu yarım kalmıştı. Göz bebekleri büyürken elini yanağıma uzatıp başka bir soru sordu. "Bu ne, na-nasıl oldu?" Kekelemişti. Sızlayan kesiğe dokunmasına elimi kaldırarak engel olmuştum. Taze yaramın kanayıp kanamadığını bilmiyordum. Yüzüm, parmak uçlarım gibi uyuşmuştu.

"Önce içeriye gireyim Feryal. Çok yorgunum." Cılız sesim, yaralı yüzüm ona ne hissettiriyordu? Kapının önünden çekilip bana yol verirken ayakkabılarımı çıkarıp hemen içeriye girmiştim. Arkamdan ayakkabılarımı aldığını ve kapıyı kapattığını duymuştum. Elimdeki poşetleri bırakmak için mutfağa girdim direkt. Masanın üzerine bıraktığım poşetlerin içinden buzluğa koyulması gerekenleri koymadan önce lavaboya geçmiş ellerimi yıkamıştım. Buzluğun kapağını kapattım. Koyacaklarımı koymuş gerisini öylece masanın üzerinde bırakmıştım. Ecza dolabından batikon ve pamuk aldım. Yaranın mikrop kapmasını istemiyordum. Feryal'e bakmadan odama geçtim. Makyaj masamın üzerine elimde olan malzemeleri koyup pufa oturdum. Oturduğum yerden kalkmadan çantamı boynumdan çıkarıp yatağın üzerine fırlattım.

Şimdi aynaya bakma sırasıydı.

Yönümü masaya çevirip gözlerimi kendi aksime diktim. Tahmin ettiğimden daha iyi durumda olduğumu görmek farkında olmadan tuttuğum nefesimi bırakmama sebep olmuştu. Ağladığım belli olmuyordu. Gözlerimin kızarıklığı geçmişti. Yüzümde tek sorun elmacık kemiğimden yanağıma inen sıyrıktı. Kanlar kurumuş, yaranın garip görünmesini sağlamıştı. Pamuk poşetini elime alıp içinden ufak bir parça koparttım. Poşeti geri bırakıp batikon şişesini elime aldım. Şişenin kapağını açıp sağ elimde duran pamuğu şişenin ağzına yasladım. Pamuğu çekmeden şişeyi ters çevirip içindeki batikonun pamuğa dökülmesini bekledikten sonra şişeyi eski haline getirip masaya bıraktım. Tekrar kullanacağım için kapağını kapatma gereği duymamıştım.

Batikonlu pamuğu yara izi boyunca iyice yüzüme yedirdim. Hissettiğim acıyla yüzüm buruşmuş, kısık sesle de inlemiştim. Kuruyan kanları silebildiğim kadar sildim sızlana sızlana. Yerimden kalkıp çantamın içinden peçete alarak banyoya geçtim. Musluğun altına tutup ıslattığım peçeteyle yüzüme sürdüğüm batikonu tamamen sildim.

Pufa oturup yeni bir pamuk parçası çıkarınca hemen batikon döküp sadece kesiğin üzerine ince bir şekilde sürdüm bu sefer. Ardından yerimden kalkıp ortalığı topladım. Üzerimi değiştirip mutfağa geçmeden önce telefonumu şarja taktım. Feryal kalan poşetleri yerleştirmiş mutfak masasının takımı olan sandalyeye oturup beni beklemişti. Salona neden geçmediğini bilmiyordum.

"Uzun uzun anlatmaya halim yok Feryal. Bıçak kesiği. Marketten dönüşte Barbaros beni tehdit etti. Onunla uğraşmaya devam edersek etrafımızdaki kişileri ve bizi öldürmekle tehdit etti. Bıçağı yüzüme tutmuştu bunları söylerken, ben ondan kaçarken yanlışlıkla yaptım. Detaylarını şimdilik boş ver. Şu geceyi atlatalım anlatırım. Sen de bana Dinçer ne dedi anlatırsın. Pek önemi yok sözlerinin ama olsun." Dinçer'in gerçekten ne dediğinin önemi yoktu. Canımızla tehdit ediliyorduk. Bilmediğiniz şeyler var diyerek herhangi birinin ölümüne davetiye çıkardıklarının farkında değillerdi. "Şimdi kalk, şu Huriye teyzenin istediklerini bir halledelim."

Gözlerinde birden fazla soru işareti, fazlaca endişe ve pişmanlık vardı fakat sırası değildi. Kollarımızı sıvayıp ihtiyacımız olan malzemeleri masaya dizdik birlikte. Ardından apartman toplantısı için işe koyulduk. Bence altın günü yapılacaktı ama olsundu. Yanımızda çeyrek götürse miydik?

 

 

 

 

 

•∆•

 

Saatler sonra kendimizi salona attığımızda üstümüz başımız batmış, her taraf un olmuştu. Un kovasını kapatmadan masanın üzerine bırakan arkadaşım sağolsun, fırından çıkardığım tepsiyi nihalenin üzerine koyacakken kovaya çarpıp yere düşürmüştüm.

"Şimdi çarpılacağız ha!" Bunu diyen bendim. Feryal hatasını bildiği için hiç ses çıkarmadan elektrik süpürgesini alıp gelmişti. Allah'tan kovanın içinde bir avuçluk un kalmıştı. Günahı Barbaros'un boynuna. Kaynar kazanlarda kaynasın inşallah. O süpürgeyi çalıştırmadan üzeri açık olan her şeyi kapatmıştım.

Şimdiyse salondaydık. Ben ikili koltuğa geçip boydan boya uzanırken Feryal söylenerek tekli koltuğa geçmişti. "Ben daha uzun birisi olduğumdan oraya uzanmak benim hakkımdı bence." Gözlerimi devirdim. Homur homur homurdanmasına yapacak başka bir şeyim yoktu.

"Hadi canım hadi. Tırıvırı tırıvırı. Başka kapıya yallah." Bir süre sessiz kalmış hiç konuşmak istemediğim başka bir konuyu açmıştı.

"Ne yapacağız şimdi biz Zümra? Ben yüzüne bakamıyorum utancımdan. Canımın yanışından. Bu adamı nasıl durduracağız?" Alnımı ovaladım. Feryal'in utanmasını sıkılmasını istemiyordum.

"Ben çoktan bize yardım edeceğini düşündüğüm birine mesaj attım zaten Feryal. Geriye etrafımızdakileri bu adamdan korumak kalıyor. İşten mi çıkmam gerekiyor şu durumda? Çıkacağım. Evden dışarı adım atmamam mı gerekiyor? Atmayacağım. Ben o adamın gözündeki ölüm açlığını gördüm. Dinçer ne anlattı bilmiyorum ama o canavarın dışarda olmaması lazım. Hiçbir bahaneye sabrım yok benim." Sabırsızlığım cümlelerime yansımıştı. Hızlıca, tek nefeste konuşmuştum. Feryal'in yüzüne çevirdim yattığım yerden bakışlarımı. Yüzünde söylediklerimi tarttığını belli eden düşünceli bir ifade vardı. Bana bakmıyordu.

"Dinçer bana biz şikayetçi olmadan önce o herifin peşinde olduklarından, kanıtlar silinince de tekrar o sıkıntıya girmemizi istemedikleri için haber vermediklerinden bahsetti. Dün gece için açıklamayacağı şeyler olduğundan bahsetti bir de. Başkasından yardım alırsak onların işine taş koymuş olacakmışız. Belli ki planları var ama ne olduğunu bilmiyorum. Olay bizim düşündüğümüzden daha derin Zümra." Dedikleri doğru olabilirdi. Bizi düşünüyor olabilirlerdi. Bunda bir sorun yoktu. Sorun bu herifin dışarda olduğu her an birinin ölme ihtimalinin yüksek olmasıydı. Bugün eğer huyuna gitmeyip ona ters yapsaydım belki de şu an nefes almıyor olacaktım. Bunu göz önüne almaları gerekirdi. Kendimden önce hep çocuklar ve Feryal'i düşünmüştüm bugüne kadar. Gündüz vakti zarar görmem kendim için de daha fazla endişe etmem gerektiğini anlamamı sağlamıştı. Böyle olmasaydı keşke.

"Feryal. Ben bugün ölebilirdim. Şu an bu evin içinde olmak yerine hastanenin herhangi bir koridorunda adımı sayıklıyor olabilirdin. Ya da tam tersi. Sen bugün Dinçer'in yanından dönerken seni sıkıştırabilir, canınla tehdit edebilirdi. Bunları göz ardı etme. Tamam, Dinçer'in dedikleriyle hareket etmek isteyebilirsin. Dinçer doğruyu söylemiş olabilir. Ben de bu olay için bir planları olduğunu düşünüyorum. Ama böyle olmaz. Bizi canımızla tehdit eden bir adamdan korumak istiyorlarsa onu içeri tıksınlar. Dışarı salınca ne olduğunu, neler olduğunu gördük." Cevap vermesini beklemeyip yavaşça ayaklanarak odama geçtim. Toplantı görünümlü altın gününe gitmek için hazırlanmam gerekiyordu.

Eşyalarımı hazırlayıp üzerimi değiştirmeden önce ecza dolabından yüzüme sürmek için merhem aldım. Bildiğim kadarıyla iz kalmasını istemediğiniz yaralara sürebiliyordunuz. Banyoya girip elimi yüzümü yıkadım. Sıyrığın kanamasını istemediğimden yüzüme ekstra özen göstermiştim. Üzerimden çıkardığım kıyafetleri kirli sepetine atıp banyodaki aynaya bakarak merhemi sürdüm. Ellerimi çamaşır makinesinin üstündeki sepetten aldığım temiz havlulardan biriyle kurulayarak odama geçtim.

Hazır olduğuma kanaat getirince şarja taktığım telefonu elime alıp salona geçtim. Götüreceklerimizi Feryal'le beraber poşetlerdik artık.

Telefonumda Merih'ten gelen iki yeni mesaj vardı. Onları okumaya karar vererek camın önündeki tekli koltuğa yönelip oturdum. En son attığım mesajlara cevap vermeden bir anda ortadan kaybolmuştu. İsminin yazdığı bildirimlere tıklayıp ne yazdığına baktım.

Merih: Nasılsın yavrum?

Merih: İyisin?

Kamerayı açıp yüzümün sol tarafı gözükecek şekilde fotoğrafımı çektim. Tek görünümlük olacak şekilde gönderip cevap vermesini beklemeye başladım.

Siz: 📷

Siz: Bomba gibiyim canım.

Siz: Sen nasılsın?

Mesajların görüldü olması, fotoğrafın açılması ve Merih'in beni görüntülü araması aynı dakika içerisinde olmuştu. Ne? Ben aramayı reddedemeden Merih kapatınca yanlışlıkla aradığını anladım. Eli ayağı yine birbirine dolanmıştı sanırım.

Merih: BU NE?!

Merih: KİM YAPTI BUNU ZÜMRAM? NASIL OLDU BU?!

Siz: Ben yaptım Merih. Barbaros şerefsizi beni tehdit ederken bıçak kullanmayı tercih etmişti de. O bir şey yapamadan ben yaptım.

Yazdıklarıma ne tepki vereceğini bilmiyordum. Bana kızar mıydı?

Merih: Oraya geliyorum Zümra.

Cidden, ne?

 

Bölüm : 19.03.2025 20:16 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Esra Yanar / TABUT/ Kanadı Yamalı Serçe / 9
Esra Yanar
TABUT/ Kanadı Yamalı Serçe

870 Okunma

150 Oy

0 Takip
17
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...