9. Bölüm

8

Esra Yanar
esrayanar

Feryal Özge Çakır'ın anlatımıyla...

Öylece karşımdaki adamın yüzüne bakıyordum. Açık yeşil gözlerimde hangi ifadeye rastlamıştı? Korku? Endişe? Gördüğü duyguların adını koyabiliyor muydu? Ben koyamıyordum.

Sessizce gözlerimin içine bakması bakışlarımı kaçırma dürtüsü yaratmıştı. Kaçırmak istemiyordum. Benim anlam veremediğim her duyguyu çözsün, bana da anlatsın istiyordum.

Koyu kahverengi gözlerini sorgu odasında yakından görmeseydim şu an baktığım gözlere siyah derdim. O gün gördüğüm adam, baktığım gözler ne kadar beni dinginleştirmiş olsada dün yaşanılan şeyden sonra aynı hissedemiyordum artık. Bu canımı yakıyordu.

Ondan korkuyor muydum? Bunu ona söyleseydim eğer dün sessiz kaldığı için utanır mıydı? Pişman mıydı? Kahverengi kuyularının içinde ızdırap çeken pişmanlığını görüyordum ama ağzımı açıp onu bu pişmanlıktan kurtaracak, kuyunun dibinde boğulmaması için yardım eli uzatacak bir hamle yapmamıştım hâlâ. Pişmanlığının gerçek olduğunu nasıl anlayacaktım ki? Onu tanımıyordum.

Odada yükselen zil sesi benim telefonumdan gelince bakışlarımı koyu kahvelerden çekip arayana bakmıştım.

Bacım arıyor...

Şu an konuşacak durumda değildim. Aramayı meşgule atmıştım. Çok geçmeden mesaj yazmış, yazdığı mesaja hızlıca cevap vermiştim. Telefonu sessize alıp bakışlarımı Dinçer'e çevirdim.

Konuşmasını bekliyordum. O ise geldiğimden beri sadece susup gözlerimden neler hissettiğimi çözmeye çalışıyordu. Çözebiliyor muydu? İçimde yarattıkları depremin ardında bıraktığı toz bulutu hâlâ geçmemişti. Her şeyi puslu görmemi sağlıyordu.

Sabah arayıp benimle önemli bir şey hakkında konuşacağını söylemiş etrafıma dikkat ederek yanına, karakola gelmemi istemişti. Numaramı nerden bulduğunu sorgulamamıştım. Ona bizzat ben mesaj atmıştım çünkü. Barbaros'tan şikayetçi olduğumuz geceden üç gün sonraydı sanırım. Bir şey içimi dürterek beni rahatsız ediyordu. Okula giderken yaşadığım huzur değişmişti. Bu beni yaşadığım her şeyden çok etkiliyordu. Zümra ile birlikte yaralarımızı sarıyorduk. Tam iyileşecekken daha kötü darbelere maruz kalmıştık.

O gece oturduğum koltukta oturuyordum. Dinçer kendi koltuğuna oturmayı tercih etmemiş, Zümra'nın söyledikleriyle içimden geçtiği koltuğa oturmayı seçmişti. O geceyle bugün arasındaki tek fark şu an ağlamıyor oluşumdu. Sessizliğe dayanamayıp duyabileceği şekilde ofladım. Hoş, duymasa bile gözlerini bir saniye üzerimden çekmediği için ofladığımı anlardı.

Önüne döktüğüm bütün duyguları gizleyip boş bakışlarımı yüzüne diktim. Artık sıkıldığımı, burda daha fazla durmak istemediğimi anlamış olacak ki konuşmaya başladı. Ondan sonsuza kadar saklanabilirdim.

"Nasılsın Feryal?" Sesi yıkılmaz duvarları andırıyordu. Bakışlarıyla o kadar tezattı ki...

"Ben iyiyim ama sen benim kötü olmamı daha çok isterdin heralde?" Sıkkın bakışlarıma eş ses tonuyla kurduğum cümleyi beklemediğini kaçırdığı gözlerinden anlamıştım. Direkt saldırmak onu yıkar mıydı? Ben yıkılmıştım.

"Feryal, bilmediğin çok şey var. Dün gece yüzünden bana duvar örme." Sesi küçük bir çocuğun yaramazlık yaptıktan sonra özür dilemesi gibi mahcup çıkmıştı. Ben sana hiçbir şey örmüyorum ki Dinçer. O tuğlayı sen koydun önümüze. Ters ters kurduğum cümleyle ellerine indirdiği bakışları öfkeli bir şekilde tekrar yüzüme çıktı.

"Beni bunun için mi çağırdın buraya? Gereksiz laf kalabalığı yapmak için?" Onu anlamak istemediğim için bana öfkelenmişti. Ne kadar öfkeli gözüksede sinirlenmeye hakkı olmadığını bilir gibi gözlerini kapatıp hemen sakinleştirdi kendini. Sakinleşen bakışlarla yüzümün her milimini taramış, tekrar konuşmaya başladığı zaman bana cevap niteliğinde tek kelime kurmamıştı.

"7/24 sizi koruyan sivil polisler var. Bak Feryal, biz bu olaya sizden önce bulaştık zaten. Kanıtlar silinince peşine düşmedik çünkü sizin bulaşmanızı en başından beri hiç istemiyorduk. Haber vermedik çünkü yeterince tedirgin olmuştun, eski hayatına dönmeni senden daha çok isteyen biri varsa o da benim. Ordan bakınca seni göz göre göre ateşin içine atmışız gibi gözüküyor olabilir, haklısın, ama işin aslı öyle değil."

Konuşurken kahve gözlerini açık yeşil gözlerimden çekmemiş, her kelimeyi iyice anlayabileyim diye tane tane kurmuştu. Diksiyonunun güzelliği tokat gibi yüzüme çarptı. Düşünmem, dikkat etmem gereken bunlar değildi. Sözlerine odaklanmam gerekiyordu. Benden bir cevap bekliyor muydu? Ne diyeceğimi bilmiyordum ki.

"Anlamıyorum. Kafamın içinde yaşadığım her şey birbirine girdi." Yüzünde anlayışlı bir gülümseme belirdi. Bakınız, güneş yeniden doğmuş olabilirdi. Derince soluk verip konuşmasına aynı şekilde devam etti.

"Farkındayım Feryal. Dün gece yaşadıkların için özür dilerim. Tepki veremezdik. Nedenini söyleyemem baştan anlaşalım, sorma bir şey. Tek istediğimiz bize inanmanız. Kurcalamayın. Başkasını işin içine sokmayın. Altını çiziyorum buranın. Başkasını işin içine sokmayın. Bu bize zorluk olacak, yolumuza taş koymayın sadece."

Dediklerinden pek bir şey anlamamıştım ama bu olayda zorluk çıkaran ben olmayacaktım. Savaşmaya gücüm olduğunu mu düşünüyordu? Zümra'nın beni kendime getirişiyle asıl tehlikede olanların çocuklar olduğunun farkına varmıştım. Kendimi ve iş arkadaşlarımı düşünüp hareket etmek, istemeden onları görmezden gelmeme sebep olmuştu. En çok onların görülmeye ihtiyacı varken. Buse'ye bir şey olsaydı ne yapardım? Ya Defne'ye? Diğerlerine? Onlar benim çocuklarımdı. Doğurmama gerek yoktu.

"Dinçer, benim savaşmak için gücüm yok, varmış gibi düşünme. Tamam, çocuklar için ne yaşanırsa yaşansın susacağım. Ama bu işin sonunda ilk bana gelip olanları anlatacaksın, Dinçer." Başını sallayıp onay vermesinin ardından ellerini uzatıp koltuğun kenarında olan sol elimi avuçlarına hapsetti. Beklemediğim hamlesi önce irkilmeme sonra güvende hissetmeme sebep olunca ne yapacağımı şaşırdım. Elimi ellerinin arasından çekmeli miydim? Dün gece bana elini uzatmayan adamın şimdi elimi sıkıca tutması ne kadar mantıklıydı. Hareketlerinin hangisi gerçek hangisi sahteydi?

"Beni dinlediğin için teşekkür ederim Feryal. Bana güvendiğin için. Pişman olmayacaksın. Ben dün gece gözlerinde gördüğüm ifadeyi bir daha görmemek için elimden gelen her şeyi yapacağım."

Başkomiser aşkomiser olmuş olabilir miydi? Ama bana. "Öyle yaparsan iyi olur. İkinci ve son şansınla karşı karşıyasın." Hızlıca başını sallayıp ellerinin arasında olan elimi sıktı.

Yanaklarım gerilmiş, yüzümde engel olmak istemediğim içten bir gülüş meydana gelmişti. Gülüşüme bakıp gülmeye başlayınca gözlerimi kaçırdım. Aklıma gelen şeyle sıkıca gözlerimi yumdum. Yanmıştık. "Yalnız büyük bir problemimiz var."

Savcı olmasaydı kendi cüssesine bakmadan karşımdaki adama kafa atacak olan arkadaşımla başları ciddi dertteydi.

"Problem derken?" Tek kelime yetmişti problemi anlatmama. "Zümra." Gözlerini kapatmış başını geri atmıştı duyduğu isimle. Ofladı. Adem elması görsel şölen sunmuştu bana bu hareketiyle birlikte.

"Sıçtık desene." Sessiz mırıldanışını duydum. Benim aklıma geldiği gibi onun aklına da arkadaşımın yakasına yapıştığı an gelmiş miydi? Gözlerinde gördüğüm ifadeyi unutamıyordum. Tamamen ipleri koparmıştı. Artık kim ne derse desin durdurulamazdı. Damarlarında dolaşan kan saf sinirden oluşuyordu.

"Bence ona çocuklar için bu işten uzak durması gerektiğini söylersek fevri davranma ihtimali ortadan kalkar? Kimseyi dövmeye kalkışmaz?" Sorarcasına kurulan cümleleri duyunca hem aynı şeyi düşündüğümüz için mutlu olmuştum hem de Zümra'nın inadı tutunca neler yapacağını kestiremediğim için omuzlarım çökmüştü.

"Tam tersi, aklında ne varsa bunu çocuklar için yapacak. Sözünden asla dönmez Zümra. Boş konuşmak için kurmadı o cümleleri. Kafasında kırk tilki dolandığına eminim. Bir şey yapacak. Hatta belki de yapacağını çoktan yapmıştır. Hem sizin konuşmanız işe yaramaz. Dinlemeye tenezzül bile etmez. Nefret ediyor sizden." Sesimi duymasıyla yutkundu. Başını kaldırıp ne yapacağını bilemez bakışlarla gözlerimin içine baktı. Sakladığım duyguları önüne sermeme neden olacaksa şayet bir daha bana böyle bakmasın. Bir umut konuşmamı bekliyor, onu rahatlatacak bir şeyler söylememi istiyordu. Biliyordum. Ama maalesef, yoktu. Sert duvara toslamışlardı.

"Büyük sıçtık."

Evet. 

 

 

 

 

•∆•

 

Zümra H. Didar'ın anlatımıyla...

Ne yapacağımı bilemediğim anlarda ilk aklıma gelen her zaman ne yaparsam küçük Zümra gelecekteki Zümra olduğu için pişman olmaz düşüncesi oluyordu. Çocukluğumun hatalarını tecrübe edip geleceğimi şekillendirmiştim şu yaşıma kadar. O tecrübelerin benden tek istediğiyse pişman edilmemekti. Yaptığım herhangi bir hatanın kendi halinde oyun oynayan, ip atlayan Zümra'nın ayağına çelme takmasından korkuyordum.

Elinde geçen hafta babaannesine götürsün diye verdiğim saklama kabıyla sırıta sırıta bana bakan çocuğa kısılmış gözlerle baktım. Bu çocukla yıldızımız barışmıyordu bir türlü nedense. En çok ona gıcıklık yapasım geliyordu.

Sırıtması kızarık gözlerimi görünceye kadar sürmüştü sadece. Gözleri benimkiler gibi kısıldı. Çölün ortasında iki azılı düşman olan kovboylar gibi birbirimize bakarken aramızdan çalı yuvarlanmıştı sanki. Biraz daha böyle bakışmaya devam edersek olmayan silahımı belimden çıkarıp alnının ortasından vuracaktım onu.

"Hayırdır kovboy. Hangi rüzgar attı seni buraya?" Boğuk çıkan sesimi boğazımı temizleyerek düzelttikten sonra konuşmasına izin vermeden devam ettim. "Ateşkes için mi geldin, ölmek için mi?"

"Zümra abla, ağladın mı sen?" Çocuğum, evladım bu sorunun hiç sırası değil bak, yine gözlerim doldu. Ağlamam duşta bitmemişti sanırım. Anında muslukları açmıştı gözlerim çünkü. Kapıyı açık bırakıp yarım kalan işime devam etmek için salona geçtim. Artık koltuğa oturabilirdim. Gözlerimi ve akan burnumu silmek için hiçbir şey yapmamıştım. Sarp'ın yanında ağlamaktan utanmazdım. Arkamdan gelen kapı kapanma sesiyle bakışlarımı hâlâ elinde saklama kabıyla salonun girişinde duran Sarp'a çevirdim. Arkasındaki kapıyı işaret edip, alçak sesle konuştum. Kapının önünde olduğu gibi boğuk çıkmıştı sesim. "Onu mutfağa bırakabilirsin."

Başımı olumlu anlamda salladı ve hiçbir şey söylemeden mutfağa adımladı hızlıca. Elindekini bırakıp yanıma gelmesi göz açıp kapanıncaya kadar kısa sürmüştü. Yanıma oturup bebeklerin gaz çıkarması için yardım eden anneler gibi saçlarımı eliyle patpatladı. Galiba beni böyle teselli ediyordu. Çocuğun sevme şekli bile garipti. Yine de bu hareketine gülmüştüm. Kendimi koyvermeyi bırakıp toparlandım. Yeterince dağılmıştım. Ellerimi yüzüme çıkarıp akan yaşların ardından bıraktığı ıslaklık izini sildim.

"Biri canını sıktıysa bana söyleyebilirsin Zümra abla. Döveriz icabında." Ne? İcabında mı demişti o? Şaşkınlıkla büyüyen gözlerimi boyundan büyük laflar eden velede çevirdim. Hızlı hareket etmem sonucu boynum kıtlamıştı. Yanlışlıkla kendimi öldürecektim şimdi. Ellerim yüzümün önünde asılı kalmıştı. Ne?

"Ulan çocuk, sen icabında demeyi nerden biliyorsun?" Beni şaşırtmış olmak keyfini yerine getirmişti. Gülümsemesi büyümüş, dişlerini gözler önüne sermişti. Ağlayışımı unutmasını diledim. Tüm dişlerini göstererek gülmesi iyiden iyiye sinirimi bozmaya başlayınca salladığım bacağımla bacağına vurdum. "Gülme be! Ne gülüyon!"

Kahkaha atarak ayağa kalkan Sarp çıkış kapısına doğru koşarken bağırmıştı. "Sümüklü böceğe benziyon Zümra abla, ağlama bir daha sen."

Dövecektim en sonunda görecekti gününü. "Sensin sümüklü böcek! Sen böyle konuşmaya devam et bak bakalım ben sana ne yapıyorum!" Kapıyı korkudan açık bıraktığı için benim bağırışımda apartmanda yankılanmış oldu.

Bu çocuk beni iyice sinir hastası edecekti. Gün geçtikçe tımarhanelik olma ihtimalim çoğalıyordu. İmdat. İki dakika sakin duramıyordu. İlla bir şey yapıp sinirlerimi bozacaktı, velet.

Boş boş kanalları gezdiğim sırada saçlarım kurumuş, ortadan ikiye ayırdığım saçlarımı banyoya geçerek balıksırtı örmüştüm. Uzun saçlarımla uğraşmak kollarımı yorunca neden sürekli örmediğimi yine hatırladım. Dağıttığım eşyaları düzeltip önce odama ardından salona geçtim. Gözlerimin sızısını nasıl geçirecektim ben? Hâlâ eve gelmeyen Feryal aklıma düşünce ne yaptığını merak ettim. Saat kaç olmuştu hâlâ gelmemişti.

Siz: Alooo. Ne yaptın, konuşacağım dediğin birisini otel odasına mı kapattın ayol.

Bacım: SENİ ALLAH BİLDİĞİ GİBİ YAPSIN! DİNÇER YAZDIĞINI GÖRDÜ, KAHKAHA ATARKEN NEFESSİZ KALIP MORARDI ADAM!"

Oh olsundu valla. Hiçbir şey yapmadan birçok şey yapmıştım yine. Ona müstahaktı.

Siz: Tamam abla ne kızıyorsun.

Siz: Elimi sürmeden adam öldürmenin yolunu buldum. Kullanırım ben bunu.

Telefonu koltuğun üzerine bırakıp mutfağa geçtim. Canım sıcak çikolata çekmişti. Son tatil günümü böyle geçirmek istemezdim ama hayat şartları bunu uygun görmüştü. Açıkçası korkuyordum. Çalışmaya başladığım zaman o herif iş yerime gelip beni veya diğerlerini rahatsız eder miydi? Acaba işten mi çıksam? Aslında bunu istemiyordum. Yani bir erkek yüzünden yaptığım herhangi bir şeyi yapmamak, hayatıma yön verirken başkasının adımları yüzünden yolumu değiştirmek istemiyordum. Böylesi zoruma gidiyordu artık. Feryal eve geldikten sonra akşam yemek olarak ne yapacağımıza birlikte karar veririz diye hiçbir şey yapmamıştım.

Gri kupamı elime alıp camın önündeki koltuğa yerleştim. Sıcak çikolatanın soğumasını beklemeden kupayı direkt ağzıma yasladığım için anında dilim yanmıştı. Ufak iniltim boş salonda kaybolup gitmiş bardağı camın kenarına bıraktığım gibi mutfağa koşmuştum. Su bardağına dolaptan çıkardığım sürahiden su doldurup büyükçe iki yudum aldım. Dilimin sızısı tam geçmemişken kapı tekrar çalınca buruşturduğum yüzümle açmaya gittim.

Kapıyı açıp Sarp'la bugün ikinci kez karşılaşınca homurdanmadan edemedim. "Sen yine mi geldin?"

"Geldim, kör misin." Kıkırdadım. Huysuz ifadem yerini gülümsemeye bırakmıştı cevabıyla. Ya o ya da ben delirmiştim.

"Bana bak velet sen büyüklerine karşı ne zaman düzgünce konuşmayı öğreneceksin?" Bu eve taşındığımdan beri benimle uğraşıyordu. Bunun beni sevdiği için olduğunu biliyordum. Benlik çok sıkıntı yoktu çünkü ben de onunla uğraşıyordum ve bu artık rutinimiz haline gelmiş gibiydi. Ama herkes ben değildi. Ben kızıyor gibi görünüyor olsam bile aksine gerçekten hiç kızmazdım. Tabi bazen cidden beni uyuz ettiği oluyordu. O zaman ciddi konuşmalarımız gün yüzüne çıkıyor.

Başkalarından azar yemesini istemiyordum. Bana şımarabilir, bir ihtiyacı olduğu zaman benden isteyebilirdi. Ailesi her istediğini yapıyordu, yıllar sonra tüp bebekle dünyaya gelen tek çocukları olduğu için el üstünde tutuluyordu Sarp. Her istediği olan her çocuk gibi üzerine oturmuş şımarıklığına insanların çoğu anlayış gösteremiyordu maalesef. Çocuklarını şımarık yetiştirdikleri için aileyi suçlu buluyor, onlara büyük büyük laflar ediyorlardı. Bilmiyorlardı. O anne baba çocukları olsun diye, gece gündüz dua edip, doktor doktor gezerken neler yaşamışlar, ağlayarak kaç geceyi sabah etmişler bilmiyordu hiçbiri.

Ben de sevmezdim haddinden fazla şımarık insan. Ama bu çocuktu. Tabi ki şımaracaktı. Düşecekti, ağlayacaktı. Büyüdükçe etrafında dönen her olayın farkına varacaktı. Özellikle şımarık olduğu kanısına varıldığı an anne babasına 'siz bu çocuğu yetiştirmeyi beceremediniz' diyen kimler varsa anlayacak, onları hiç unutmayacaktı. Dün anlam veremediği ne varsa yarın onun hayatında anlam bulacaktı. Mesela bu yüzden çocuklar üzerinden aileye kin kusan insanların onları daha kötü etkilediğini kimse fark etmiyordu. Keşke etmiş olsalar.

"Feryal abla evde mi?" Değil. Oteldedir canım o şimdi. Bu çocuğun işine gelene cevap verme huyunu ne yapacaktık acaba. Duraksadım. Merih'te işine gelene cevap veriyordu. Sorun bende miydi?

"Yok, dışarda o. Bir şey mi oldu?"

Sarp omuzlarını silkerek bana cevap verdi. Neden geldiğini unutmuş gibi bir süre elini çenesine yaslayıp düşünerek hımladı. Ben ona tip tip bakarken o gözlerini binanın merdivenlerine dikmiş düşünüyordu. "Sa-" lafımı ağzıma tıkmış, niye geldiğini söylemişti sonunda.

"Hatırladım hatırladım, babaannem bu akşam olacak olan aylık apartman toplantısına Feryal kızım tek gelmesin, Zümra'yı da alsın gelsin dedi. Feryal ablayı aramış ama bakmamış. Beni gönderdi, evde olup olmadığını öğrenmem için."

Bakmaz tabi. Duşa girmiştir. İşi uzun sürdüyse demek.

"E iyi de, her evden tek kişi gelmiyor mu bu toplantıya? Hep Feryal geldi. Ben ne yapacağım orda ki?" Yine omuz silkti. Harbi niye beni de çağırdı bu kadın. Şekerpare olayı için olabilir mi ki? İntikam alacak yaşı çoktan geçmişti bence ya.

"Bilmiyorum abla. Bir de şey dedi, eğer evde değilse Feryal abla gelince arayacakmış onu. Daha detaylı konuşuruz biz, dedi." Neyin detayını konuşacaklar, toplantıya gelirken boş kağıt mı not defteri mi getireceksin diye soracak değil ya? Uçlu kalem hangisi olsun? Sıfır beş mi, yedi mi? Bunları ona söylemedim. Hemen gidip Huriye teyzeye yetiştirirdi. İşte o zaman intikam için bilenme ihtimali yüksek. Şimdi koskoca kadınla düşman olup birbirimize rezil olmaya gerek yok.

"Tamam. Ben geldiğinde Feryal'e söylerim, arar Huriye teyzeyi. Eve geç sen şimdi." Sarp kafasını salladıktan sonra merdivenlere yönelince aklıma ağladığımı Huriye teyzeye söyleme ihtimali geldi. Aslında söylemiş olsaydı bunu bana direkt derdi, böyle böyle dedim ben. İçime düşen şüpheyi yine de tamamen gidermek için sordum. Sesimle merdivenin yarısını çıkan çocuk vücudunu tamamen bana döndürdü. "Sen bir şey söylemedim, değil mi? Ağlamamla ilgili?"

Giderken unutmuş gibiydi ama sonradan aklına geldiğinde gidip söylemiş olabilirdi. "Yok abla. Ben onu unutmuştum zaten. Şimdi sen söyleyince hatırladım." Bu çocuğun b12'si benimkinden düşüktü. "Kendini unutma bir yerlerde Sarp. Çık bakayım merdivenleri, adım atmayı hatırlıyor musun bir göreyim." Gözlerini devirip ayağına giydiği terlikleri yere sertçe vurarak söylenerek çıktı merdivenleri. Sırıtarak içeri girip kapıyı ardımdan yavaşça kapattım. Yerime geçip muhtemelen soğumuş olan sıcak çikolatamı içmek istiyordum artık.

Çikolatamı bitirmiş kupayı sudan geçirmiştim. Telefonu elime alıp ne yapmam gerektiği hakkında uzunca bir düşünme seansına başladım. Fevri hareket etmek istemiyordum ama çocukların başlarında böyle bir tehlike varken birilerinin çıkıp biz hallederiz demesini beklemek yapıma tersti. Göz göre göre hiçbir şey yapmadan duramazdım. Feryal ayrı ben ayrı tehlikedeydim. Bu olaylar olduktan sonra aklıma unuttuğum, önemsemediğim, gördüğüm gibi engellediğim numaranın attığı mesajlar gelmişti. Kendimi geri plana atmıştım başından beri ama düşündüğümde o mesajlar aslında daha çok dikkat etmem gerektiğinin habercisi gibiydi. Barbaros en başından benim kim olduğumu biliyor olabilir miydi? Bilinmezlik çoğaldıkça hissettiğim huzursuzluk bedenimi ele geçiriyor, kanımı damarlarımdan içiyordu.

Ben umursamamıştım. Her kadının, maalesef ki, hayatında bir kere bile olsa aldığı mesajlardandı. Sapığıyla ayrı tacizcisiyle ayrı uğraşıyordu kadınlar. Beni eğer engelledikten sonra rahatsız etmeye devam etseydi ilk işim şikayetçi olmak olacaktı. Etmeyince de yaşadığım şeyi unutmuştum. Şimdi gitsem atılan mesajlardan bahsedip numarayı bildirsem ne değişecekti ki? Ben nasıl umursamadıysam onlar da umursamayacaktı. Büyütülecek bir şey değil zaten engellemişsin der evime yollarlardı beni. Hatta bir arkadaşın şaka yapmıştır kesin niye bizi oyalıyorsunuz boş yere diyerekten azar yeme ihtimalim de vardı.

Güveneceğimiz kimse kalmamış olduğunu daha yeni görmüştüm üstelik. Tanımadığım kimseye tek damla güven duygusu vermeyecektim.

İnsanın kalbi böyle durumlarda kırılıyordu. Yalnız olmak, kimsesiz kalmak omuzlarına yük gibi biniyordu işte. Rahat nefes alamamak uzun zamandır ruhumu sıkıştırıyordu. Neden aldığımız nefes boğazımıza tıkanıyor? Güven diyorlar, bas bas bağırıyorlar. Kime, neye güveneceğiz ki biz?

Elimde duran telefonu sağ elime alıp hafifçe olacak şekilde sallamaya başlamıştım sıkıntıdan. Sol dirseğimi koltuğun koluna yaslayıp yanağımı avucuma yasladım. Gözlerimi kapatmış, susmayan beynimin içini bir düzene sokmaya çalışıyordum. Karman çorman olmuştum. Buse'nin kızarık gözleri, Feryal'in tedirgin halleri, Defne'nin korkudan ne yapacağını bilememesi. Hepsi sırayla kapattığım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçmişti. En sonunda kabusum kısa kısa beni sakın unutma hatırlatması yapınca iyiden iyiye boğuluyormuş gibi hissediyordum.

Ayağa kalktım. Odanın içinde volta atarken dizlerimi çarpmamaya dikkat ediyordum. Eğer çarpsaydım kendimi yeni bir ağlama krizinin içinde bulacağımı biliyordum. Bugün daha fazla hıçkırırken nefessiz kalmak istemiyordum. Salondan çıktım mutfağa geçip orda dolandım bir süre. Boğazımı saran ellerden kurtulamamış olmak hızlı adımlarla kendi odama geçmeme, biraz da orda volta atmama neden olmuştu. Ne yapacaktım? Küçük Zümra kollarının arasında duran peluş oyuncağına sıkıca sarılmış, benim adımlarıma küçük adımlarıyla yetişmeye çalışıyordu. Düşer miydi? Adımlarımı önüme alevden bir yol çıkmış gibi durdurdum. Düşmesindi. Dizleri yeterince paramparça olmuştu zaten.

Yatağımın kenarına yere oturdum. Bakışlarımı giysi dolabımın aynasına çevirmiş, yıkılmış halime baktım. Ne yapacaktım? Yapacağım şeyin kimseye zararı olmaz değil mi? Küçük Zümra yıkılmış halime dayanamayıp önüme geçti. Kıvırcık kısa saçları birbirine girmiş, tokayla zapt edilemeyecek kadar çok kabarmıştı. Annesi saçlarını ne zaman özenle tarayacaktı? Dolu gözlerle elinde tuttuğu en sevdiği oyuncağı olan pikachu peluşunu bana uzatmıştı. Kocaman gülümsedim. En sevdiği oydu çünkü hem oyuncak hem çantaydı. Geceleri ona sarılıp uyumak en sevdiği şeydi. Uzattığım ayaklarımı dizlerimden kırıp kendime çektim ve dizlerime sarıldım. O peluşa sarılmayı çok özlemiştim. Kaç yaşına girersem gireyim en çok ona sarılmayı sevecektim. Hâlâ belki aynısından bulurum diye araştırmalar yapıyordum. Ama yoktu işte. Her şeyimi kaybederken onu da kaybetmiştim. İlk onu kaybetmiştim. Dolan gözlerine baktığım küçük Zümra'nın bana uzattığı pikachuya hiç bakmadan başımı olumsuz anlamda salladım. Bir kez daha bakarsam tekrar ağlamaya başlardım. Bunu istemiyordum. Oturduğum yerde gözlerimi kapatıp küçük Zümra'yı kilit vuramadığım tek kapının arkasına gönderdim.

 

 

 

 

 

•∆•

 

 

Bağdaş kurup oturduğum koltukta düşünürken ne yapacağıma artık karar vermiştim. Ondan yardım isteyecektim.

Telefonu sallamayı bırakıp rehbere girdim o yüzden. Önce arayacak sonra mesaj atacaktım. Çünkü arayacağım kişinin telefonu kapalı olabilirdi.

İsmini bulup üzerine tıkladım.

 

Numara çevriliyor...

Kulağıma yasladığım telefondan gelen ses beni yanıltmamıştı.

Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor lütfen daha sonra tekrar deneyiniz...

Telefonu indirip bu sefer aynı numaraya mesaj yazmaya başladım. Durumumuzu özet geçip yardım isteyecektim.

Feryal eve geldiğini kapıdan gelen kilit çevirme sesiyle belli etmişti. Ben mesajı yazıp tam göndere bastığım sırada nefes nefese içeriye girmiş, "Sana çok önemli şeyler anlatmam lazım. Acil." Demişti hızlıca.

 

 

 

Teğmen Pusat Bozbey

Siz: Selamün aleyküm Pusat. Herhangi bir sıkıntı olunca ara demiştin.

Siz: Aradım ama görevdesin büyük ihtimalle, o yüzden ulaşamadım.

Siz: Burda çok büyük bir sıkıntı var ve ben içinden çıkamıyorum. Yardımın lazım.

Siz: Lütfen sağ salim dönün. Allah'a emanet olun.

Bölüm : 19.02.2025 20:32 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Esra Yanar / TABUT/ Kanadı Yamalı Serçe / 8
Esra Yanar
TABUT/ Kanadı Yamalı Serçe

870 Okunma

150 Oy

0 Takip
17
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...