Sinirden bütün vücudum zangır zangır titriyordu. Gözlerimi kapattım. Sena'nın Feryal'e su içirdiğini, Cüneyt'in neler olduğunu soran tedirgin sesini duyuyordum. Sakinleşmem gerekiyordu ama yapamıyordum. Kafamın içinde kıyamet kopuyordu. Bu hâle nasıl gelmiştik? Siren sesinin arasına karışmış savcının geçti diyen sesini algılayan beynim kontrolümü kaybetmeme neden olmuştu. Gözlerinden tutunduğum güven duygusu beni uçurumun kenarına getirmiş, aşağıya atlamama seyirci kalmıştı. İçerlerden bir yerden kilitlenmiş anılar bağırıyordu. Tiz sesiyle inanmasaydın diyen onlarca kişi vardı sanki. Hepsinin sesi ayrı ayrı yankılanıyordu. Zonklayan başımı tutup ovaladım. O an çatalın hâlâ elimde olduğunu anladığım andı. Barbaros denen herifin laciverte dönmüş bakışlarını unutamamak bana hiç yardımcı olmuyordu. Sakinleşememiştim.
Çatalı sertçe masaya fırlatıp ses çıkarmasına sebep olduktan sonra titremesini durduramadığım bedenimle hızlıca başkomiserin üzerine yürüdüm. "Ooo, afiyet olsun beyler. Keyfiniz yerindedir inşallah." Alaylı sesime kaş çatan ikili cevap vermezken yanlarında olan kadın ince sesiyle, "Teşekkür ederiz." Demişti. Mıy mıy. Hiç onun olduğu tarafa bakmadan Dinçer Bey'in gözlerine diktiğim sert bakışlarıma denk bir sertlikle konuşmama devam ettim. "Biz size bu iti elini kolunu sallayarak aynı şeyleri yapması için mi şikayet ettik! Niye dışarda bu köpek lan, niye?!"
Dinçer başkomiserin, "Sakin olun." İkazını gram iplemedim. Neyine sakin olacaktım ki? Sakin olacak şeyler mi yaşıyoruz biz şu an? Ben daha günler önce aynı şekilde kendi arkadaşıma bağırmamış mıydım? Bağırmıştım. Onlara niye bağırmayacaktım ki? Polis olduğu için mi? Hangi polis etrafında olan olaylara sessiz kalıyordu?
"Sakin olmamı gerektirecek şeyler yaşamadım, başkomiser. Pardon, başkomiser dedim. Üç dört metre ötesinde taciz edilen bir kadına karşı sessiz kalan birinin hak etmediği bir sıfat. Kusura bakmayın, etkisiz eleman." İster hakaret ister iltifat olarak algılayabilirdi ağzımdan çıkanları. Keyfine göre takılmaya devam edebilirdi nasıl olsa. Yabancılık çekeceğini sanmıyordum. Söylediklerimin suç olup olmaması umrumda değildi. Girer paşa paşa yatardım içerde. Ölme ya da tacize uğrama ihtimalimizi düşürmüş olurdum hiç yoktan.
"Görevi başında olan memura hakaretten tutuklanmak istiyorsunuz sanırım hanımefendi?" Savcının sesi artık kulaklarımı tırmalıyordu. Bu adamı çekici bulmuştum ben bir de, değil mi? Kalbimde çiçekler yetiştirmek istemiş, o çiçeklerden ona vermek istemiştim? Daha tek dal karanfil vermeden çürütmüştü zaten. Allah da belamı versindi.
"Ne görevi kardeşim? Neyin görevinden bahsediyorsun sen! Az önce şurda," hiddetle sağıma dönmüş sağ elimin işaret parmağıyla masamızı göstererek sözüme devam etmiştim. Parmak uçlarıma kadar titriyor olmak ağlama isteğimi körüklüyordu. "Daha yeni taciz edildiği için şikayet ettiği adam tarafından tekrar taciz edilen bir kadın vardı. O zaman görevde değil miydiniz siz!"
Kadın yalan olduğu belli olan bir şaşkınlık nidası çıkarmış bakışlarımızı üzerine toplamıştı. İnce sesiyle konuşmaya başlamasıyla dişlerimi birbirine bastırdım. Gıcırtı sesini duymuşlar mıydı? "Aaa. Müvekkilim öyle biri değil hanımefendi. Lütfen laflarınızı geri alın." E ama ebesinin nikahı. Ne müvekkili? Bu kadın avukat mıydı yani şimdi?
"Bana bakın Avukat Hanım, daha geçen hafta öyle biri değil dediğiniz kişiyi kanıtlarla şikayet ettik biz. Siz kime ne anlatıyorsunuz?"
Sırıtarak kurduğu cümleler başımdan aşağıya kaynar sular dökülmesine neden oldu. "Hangi kanıttan bahsediyorsunuz? Kanıt yok ki. Hatta müvekkilim o yüzden tutuklanmadı bile. Asılsız bir suçlama olduğu için." Asılsız mı? Lan bizzat ben göstermedim mi videoyu bu ikisine? Gösterdim. 'Ne diyor bu müptezel' adlı bakışlarımı önce başkomisere sonra savcıya çevirdim.
"Açelya Hanım doğru söylüyor." Hanım'ın batsın, Savcı. Hanım'ın batsın. Gerçekten delirmek üzereyim. "Bahsettiğiniz deliller nasıl olduysa arşivden dahi silinmiş. Deliller silindiği için de geçerli bir şikayet dosyası açılmadı. O yüzden hiçbir şekilde şahsın tutuklanması gerçekleşmedi." Sakince, sanki çok normal bir şey konuşuyormuş gibi söylemişti bunları. Bam telimin üzerinde acımasızca zıplıyorlardı. Ne kadar geçti bilmediğim bir süre boyunca yüzlerine onlardan tiksindiğimi belli eden gözlerle baktım.
"Bir dakika, bir dakika. Siz şimdi bana diyorsunuz ki video ve mesajlar puf oldu, uçtu. Arkasından güle güle diyin?" Cevap niteliğinde başını sallamıştı sadece. Ağlayacaktım artık.
Avuç içlerim feci şekilde kaşınıyordu. "Peki bunun haberini bize ne zaman vermeyi düşünüyordunuz, arkadaşım öldükten sonra mı? Çocuklardan biri tecavüze uğradıktan sonra mı?" Çenesi kasılan Dinçer Feryal'e bakmış ardından bana dönerek tıslamaya benzer bir sesle konuşmuştu. "Olmayacak öyle bir şey. Korkmayın." Bende o an kopmaz sanıp üzerinde zıpladıkları ipler kopmuştu işte. Yakasına yapıştığım başkomisere tam kafa atacakken bir kol hızlıca belime dolanmış beni geriye çekmeye çalışıyordu. "Korkmayınmış! Nesine korkmayalım oğlum? Siz bizimle dalga mı geçiyorsunuz lan!" Gerildiğini belli eden çenesini sıkarak birkaç cümle kurmaya çalışmıştı ama benim için bir anlamı yoktu dediklerinin.
Hâlâ bırakmadığım yakalarıyla Dinçer'in yüzüne doğru can çekişiyormuş gibi bağırmıştım. "Siz burda keyif yapa yapa yemek yerken benim arkadaşımın koluna yapıştı lan o herif! Peki siz ne yaptınız? Hiçbir şey! Öylece baktınız! Neyine korkmayalım! Çıldıracağım ya!" Ilgaz beni ayıramayacağını anlayıp ayaklarımın yerden temasını kesecek şekilde iki koluyla karnımı sarıp havalandırmıştı. Yaptığı işe yaramış, dengemi kaybetmiştim. Afalladım. Hâl böyle olunca ellerim gevşemiş bunu fırsat bilen Ilgaz'da beni Dinçer'den hızlıca uzaklaştırmıştı. Durmadım, ayaklarımı rastgele sallayıp onu tekmelemeye çalıştım. Çoğu arkamda duran, beni zapt etmeye çalışan Ilgaz'a denk gelmişti. Ilgaz sakin olmam gerektiğiyle ilgili cümlelerini sıralarken onu duymuyordum. Beni bırakması için kollarına tırnaklarımı geçirirken hâlâ bağırıyordum. "Nefret ediyorum sizden! İkinizden de nefret ediyorum! Ilgaz bırak beni, bırak! Allah belanızı versin! Duydunuz mu! Sizin gibilerin Allah belası-" Nefesimin kesilmesiyle cümleme devam edememiştim. Yüzüm cayır cayır yanıyordu. Bağırmaktan kıpkırmızı olmuş olmalıydım. Kalbim boğazımda atıyor, nefes almamı zorlaştırıyordu.
Feryal'in yakından gelen sesiyle sinirden gerim gerim gerilen vücudum gevşemişti. Ilgaz'ın kollarına geçirdiğim tırnaklarıma baktım. Hiçbir şey olmamıştı. Ona zarar verememiştim ama tırnak diplerimden oluk oluk kan aktığını görebiliyordum. Dışardan bakıldığında kimsenin o kanı görmediğinden emindim. Ilgaz'a bir şey olmamıştı. Kendi tırnaklarım beni paramparça etmişti. "Zümra'm. Dur artık hadi." Sesi yalvarır gibi çıkınca hâlâ kollarında olduğum adamın kollarından çıkmak için çırpınmaya başlamıştım bu sefer. Nefesim düzene girmemişti, konuşsam cümle kuramazdım. Tekrar Dinçer'e saldırıp saldırmayacağımdan emin olmadığı Ilgaz'ın temkinli davranışından anlaşılıyordu. Canları yansın istiyorum. Benim canım yandığı gibi sonsuzluk ateşinde yansınlar istiyorum.
Bollaşan kollarından hızlıca çıkıp Feryal'e sıkıca sarıldım. Adımlarımı düzgün atamamış, sendelemiştim. Düşmemiştim ama. Titreyen ellerimle sarıldığım arkadaşımın durumu benden daha kötüydü. Fırtınaya kapılmış yaprak gibi titriyordu. Düşünsenize birinin size yaptığı iğrenç şeyleri polise bildiriyorsunuz ama polis bunları bilmesine rağmen ikinci kez yaşamanıza ses çıkarmıyor. Mideme tekme yemiş gibi oldum o an bunu düşününce. Nasıl atlatacaktık?
"Gidelim mi?" Kulağına yaklaşıp fısıldayarak kurduğum cümleye ağır ağır başını salladı. Ağzını açıp konuşacak hali olmadığı o kadar belliydi ki. Canım yanmıştı. Yine. Kıyamıyordum ona. Ben ne kadar kıyamıyorsam diğer insanlar o kadar kıyıyordu sanki.
Kollarımı çözüp diğerlerine bakmadan eşyalarımızı toplamaya masaya geçtik. Biraz oturup nefeslensem iyi olacaktı. Her şeyi hallettikten sonra tekrar malum masaya baktım. Mıy mıy avukat gitmişti. Az önce olan olay yüzünden korkmuştu muhtemelen ona da bir şey yaparım diye. Yapar mıydım? Bilmiyorum. Dinçer efendi ellerinin arasına aldığı başıyla tabağına bakıyor, Ilgaz kişisi de onu izliyordu. Yine hiçbir şey olmamış gibi yerlerine oturmuşlardı. Pes. Mekandan çıkmadan önce diyecek iki çift lafım daha vardı onlara ama bu sefer sakin olacaktım. Diğerlerinin bir şey söylemesine fırsat vermeden onları geride bırakıp ikilinin yanına gittim.
"Bizden silinen video ve mesajları tekrardan istemek, bize haber vermek bu kadar zor olmasa gerek." Sesimle bana dönen bakışlara burukça gülümsedim. Böyle hissetmekten de nefret ediyorum. "Onlar hâlâ duruyor mu?" Ilgaz sorusunu sorarken sesi gergin çıkmıştı. Neden gergindi ki? Mutlu olması gerekmiyor muydu? Kanıtlar onlarda yoksa bizde vardı, isteselerdi o davayı açabilirdik!
"Evet, duruyor. Ama artık sizi ilgilendiren bir konu olmadığı için sıkıntı yok." Bağırtım yüzünden sanırım boğazımı yırtmıştım. Sesim çatallı çıkmıştı.
"O ne demek?" Sorusu Dinçer'den geldi. Kızlar ve Cüneyt de bana yetişmiş sorunun cevabını duymak için yanımda bekliyorlardı. Onları fazla bekletmedim. Bir an önce burdan gitmek istiyorduk hepimiz. Yeni bir iş bakmaya başlasam iyi olacaktı.
"İlk bir araya geldiğimiz akşamı hatırlıyor musunuz?" Neden böyle bir soru sorduğumu anlamasalar da kafalarını olumlu anlamda salladılar. "Ben o akşam Feryal'le konuşurken ona ne demiştim hatırlıyor musunuz? 'Bak karakoldayız. Yanımızda Savcı var, başkomiser var. Benim sana yardım edebileceğimi düşünmüyorsun, biliyorum. Bari onlara güvenip anlat.' tam olarak bunları demiştim, hatırladınız mı? Size güvenip anlattı tüm o yaşadıklarını, peki siz ne yaptınız? O herifin elini kolunu sallayarak gezmesine sebep oldunuz." Ağrıma en çok giden buydu. Onlardan medet umup duvara çarpmış olmamız. Büyük hasar almıştık.
Başını hızlıca sağa sola sallayan Dinçer bir şey söylemek için ağzını aralayacaktı ki elimi kaldırıp susmasını sağladım. "Duymak istemiyorum diyeceklerini. Bu saatten sonra önemi de yok. Nefret ediyorum sizden. Gözümden o kadar düştünüz ki, o kadar düştünüz ki anlatamam. Biz size güvendik. O herif buraya geldiğinde, Feryal'i zorla ayağa kaldırdığında bile bir yanım gelip bize yardım edeceğinizi söylüyordu. Ama işe bakın ki ne yardım ettiniz ne önemsediniz. Ama Cüneyt adamı gördüğü gibi hiçbir şey bilmediği halde sorgulamadan kapı dışarı etti. Sizse utanmadan bir de korkmayın diyebiliyorsunuz."
Cüneyt'in Ilgaz'a yönelip kavradığı kollarından sarsması ve "Bütün bunlar ne demek oluyor abi!" İsyanıyla ortam bir anda içinden çıkamayacağımızı düşündüğüm garip bir hâl aldı.
"Abi mi?" Şaşırmıştık. Kızlar olarak üçümüz de şaşırmıştık. Cüneyt'in tekrar, "Konuş abi!" Diye Ilgaz'ı sarsması üzerine Dinçer onu omzundan geri ittirmişti. "Oğlum dur lan. Abin o senin. Sonradan pişman olacağın hareketler yapma."
"Umrumda değil! Bunca şeye kayıtsız kalan biri benim abim olamaz!" Ilgaz az önce kardeşi olduğunu öğrendiğimiz Cüneyt'in gözlerinin içine bir şeyleri anlamasını istiyormuş gibi baktı. Yan yana gelince ne kadar benziyorlardı. Cüneyt ne anladı bilmiyordum ama ellerini geri çekmişti bu bakıştan sonra. Benim söylediklerimin, ondan nefret etmemin bir önemi yoktu ama kardeşinin onu abi yerine koymaması içerde bir yerleri devirmişti. Anlatmak istediklerinin içinden sadece bunu anlamıştım. Omuzları düşmüştü. Abisine olan bakışlarını görmüyordum. Üzgün müydü? Kızgın mı? Boş boş mu bakıyordu yoksa? Bilmiyordum. Bizi ilgilendirmiyor. Kardeş kavgası izlemek şu an istediğim son şey bile değildi. O yüzden tekrar söze girdim.
"Neyse. Birbirimizi bir daha göreceğimizi sanmıyorum. Ve son olarak, o itin içerde çürümesi için elimizden geleni yapacağımızdan emin olabilirsiniz. Siz olmadan. Başka polislerle, avukatlarla, savcılarla."
"Bilmediğiniz şeyler var. Bizden başka kimseye güvenemezsiniz." Dinçer'in bu sözüne Feryal cevap vermişti. Sesi daha iyi geliyordu, bu beni mutlu etmişti.
"Size güvenince ne olduğunu gördük."
Gülümsedim.
Feryal'in kurduğu cümleyle donup kalan Dinçer Bey'e baktım. Bunu beklemediği yüz ifadesinden belliydi. Ağzını açıp bir şey söyleyebilseydi eğer, "Niye öyle diyorsunuz hanımefendi. Alındım. Gücendim." Diyecekmiş gibi duruyordu çünkü. Eğer herhangi lafına, hareketine inanıyor olsaydım gerçekten alındığını düşünürdüm. Öyle bakıyordu. Cüneyt'in durgun sesiyle ona döndü bu sefer tüm bakışlar. "Hadi gidelim." Çoktan abisinden bakışlarını çekmişti.
Hiçbir şey demeden başımızı salladık kızlar olarak. Sena Cüneyt'in elinden tutmuş kapıya doğru yürümeye başlamışken Feryal'de hâlâ baktığı Dinçer'den bakışlarını çekmiş onlara yetişmişti. Aralarında geçen bakışmanın dönülmez bir yola girdiğini görmek kaşlarımı havaya kaldırdı.
İçimde Ilgaz'a bakmak için beni dürten bir taraf vardı. Son kez olduğunu düşünerek o tarafımla savaşa girmemiş giden arkadaşlarımın arkasında olan gözlerimi gözlerine çıkarmış hali hazırda bana baktığını gördüğüm gözlerine vedalaşır gibi bakmıştım. Büyük ihtimalle anlamıştı. Gözlerimde gördükleri kaşlarını çatmasına sebep olmuştu çünkü. Gözlerinin rengi koyulaşmış bal sarısı olmuştu sanki. Emin değildim. Adını koyamıyordum.
Tam şimdi 'savcı olmuşsun ama adam olamamışsın' dedikten sonra yüzüne okkalısından bir tane geçirmek vardı. O kadar sinir olmuştum ki, yürüyen sinir kriziydim.
Osmanlı tokadını ona bir yapıştırdım. Daha hâlâ ayağa kalkamadı.
Kafamın içinden geçenlerle elimde olmadan bakışlarım değişmişti. Kocaman gülümsedim ardından. Bakışları gözlerimden dudaklarıma indi. Dişlerim gözükecek şekilde gülüyor olmam tuhafına gitti. Neden gülüyordum? Sorusu gözlerinden gözlerime aktı sanki. Daha geniş güldüm değişen bakışlarına. O karakolda denk geldiğimiz akşamdan sonra ilk defa karşılaşmıştık ama yaşanan olaylardan sonra böyle içten güldüğümü görmek kafasını karıştırdı. Henüz çözülmüş bir şey yoktu sonuçta. Neden gülüyordum, değil mi? Aslında vardı. Bizi yarı yolda bırakmış iki kişiden kurtulmuştuk. Artı olarak, kafamda kurmuş olsam bile, ağzının ortasına bir tane çakmanın verdiği keyif vardı tabi.
Gülmeyi kesmeden kapıya yürümeye başladım. Sırtımı delip geçen bakışları hissediyordum. O bakışlara kayıtsız kalamamış, kapıdan çıkarken dönüp son kez olduğundan emin olduğum bir şekilde gözlerine bakmıştım. Emindim, bir daha onu görmeyecek hatta konuşmayacaktım.
Ben emindim, emin olmasına ama bu eminliğin bir gün yok olacağını hiç tahmin etmemiştim.
•∆•
Cüneyt önce Sena'yı evine bırakmış ardından bizimle mahalleye kadar gelmişti. İki arabanın birbirini takip etmesi sonucunda çok şükür başka bir sıkıntı çıkmadan biten bir yolculuk olmuştu.
Yatağıma uzanmış bugün yaşananları düşünürken daha fazla dayanamayıp Feryal'in yanına gitmek isteyen yanımın galip gelmesiyle biten savaştan sonra ayağa kalkmıştım. Biraz kafa dinlemesini istiyordum ama konuşmamız gerekiyordu artık. Yeterince vakit kaybetmiş olmak canımı sıkıyor. Ruhum daralmıştı. O adamın hâlâ dışarda olması çok tehlikeliydi. Bir an önce içeri tıkılması gerekli.
Geldiğimizden beri odasından çıkmamış olan arkadaşımın kapısını tıklattım. Düşünmekten uyumadığını biliyordum, seslenip salona çağırdım bu yüzden. "Feryal, konuşmamız gerekiyor güzelim. Gel salona hadi, seni bekliyorum." Saatler öncesinin siniri yoktu üzerimde.
Üçlü koltuğun sol köşesine geçip oturdum. Dirseklerimi dizlerime yaslamış çenemi avuç içlerimin arasına almış yeri izliyordum. Kafamın içi bomboştu, düşüncelerimi kilitlediğim odaların arkasından çıkmak için bekleyen canavarlar vardı. Çok geçmeden canımı koparmak için kapıyı tırnaklarıyla kazımaya başlamışlardı.
"Ne yapacağız?" Bu sorunun muhatabı bendim galiba. Başımı kaldırdım. Sesin geldiği yere yani salonun girişine baktım. Feryal kapının pervazına sol omzunu yaslamış öylece bekliyordu. Kaç dakikadır burda oturuyordum, Feryal ne zaman gelip kapıya yaslanmaya başladı bilmiyorum. Kafam çok doluydu, öylece dalmış, düşüncelerin içinde boğulmuştum. Çırpınmak işe yaramıyor, daha da dibe batıyordum sanki. Omuzlarımı silktim. Yaslandığı yerden doğrulup durgun bakışları eşliğinde içeriye adımladı. Yanıma gelmedi, karşıma geçip tekli koltuğa attı kendini gelişi güzel.
"Bilmiyorum. Aklımda bir şey var ama emin değilim. Başkasına zarar verecek bir hamle yapmak istemiyorum." Feryal başını sallamıştı konuşmaya başladığı sırada. "Okulda çektiğin video duruyor mu?" Bu sefer başını sallayan ben olmuştum. "Evet, duruyor. Sana attığı mesajlar?" Tekrar başını salladı. O gece Feryal dışarıdayken izlediğimiz videoyu sonradan izletebilmiştim. İzlerken hıçkıra hıçkıra ağlamış, beni de ağlatmıştı. Birbirimizin gözyaşlarını silmiştik.
"Cüneyt'ten yardım istesek?" Bakışlarımdan bunun olamayacağını anladı. Ondan yardım istersek ucu bir şekilde yine o ikiliye değecekti, biliyordum. Bu yüzden Cüneyt olmazdı.
"Olmaz bebem. Ondan yardım istersek anında savcıyla başkomiserin haberi olur. Biri abisi biriyle bütün gün aynı yerde bulunuyor. İster istemez duyarlar."
"Sıkışıp kaldık yani bu cenderenin içinde, öyle mi?" Elimizden bir şey gelmemesi ne kadar can sıkıcı bir durumdu böyle. Büyükçe ofladım. Cevap verememiştim Feryal'e. Biraz daha düşünmem gereken bir mevzu vardı. Gideceğim yoldan emin olunca adım atacak, attığım adımlardan ona da bahsedecektim.
"Şimdilik tek yapabileceğimiz kimsenin başına kötü bir şey gelmesin diye dua etmek Feryal. Görünen o." Sıkıntıyla başını salladı. "Mesajları kopyalayıp bana at. Ben ilk fırsatta bellek alır, video ile beraber ona yüklerim."
Biraz daha konuşup bugünkü yaşanılan olayın tedirginliği hâlâ üzerimizdeyken odalarımıza dağıldık. Günün yorgunluğunu atlatmak isterken daha büyük bir yükün altına girmiş gibiydik.
Geldiğimde çantamı ve trençkotumu attığım pufun üzerinden alıp yerlerine astım. Üzerimi değiştirip pijamalarımı giyince çantamdan aldığım telefonla yatağıma yöneldim. Şarjım vardı. Bugün doğru düzgün kullanmadığım için yüzdesi düşmemişti çok.
Titreyen telefonun ön tarafını çevirip gelen bildirime tıkladım. Bir hafta sonra yazan bilinmeyenle kaşlarımı çattım. Bu herif müneccim olabilir miydi? Ne zaman başıma bir şey gelse hissediyordu.
054*****: Nasılsın?
Siz: Dokunsalar ağlayacak haldeyim, ama hiç dokunmuyorlar. Anlatabiliyor muyum, M?
054*****: Neden? Ne oldu Zümra?
Neler olmamıştı ki? Ama olanları düşünmek beni her seferinde bir öncekinden daha çok yaralıyordu. İyileşmeden tekrar savaşa girmek sonunda ölümü getirirdi.
Siz: Ne olduğunu falan sormadan önce bana adını söylemeye ne dersin?
054*****: Senin için adımı öğrenmenin önemli olduğunu sanmıyorum.
Siz: Sen çok biliyon. (Bu mesaj silindi.)
Siz: Bırak buna ben karar vereyim, olur mu? Tanımadığım etmediğim biriyle konuşmak can sıkıcı olmaya başladı ve hayatımda zaten yeterince can sıkıcı şey var.
054****: Merih. Adım Merih, Zümra.
Siz: İlk sorduğumda neden söylemedin ki?
Konuşmadan çıkmadan fotoğraf olmayan profiline girmiş kişiyi ekle kısmına tıklayıp adını yazarak kaydetmiştim. Merih. Acaba Mars diye mi kaydetseydim. Arkadaşım olsaydı eğer öyle kaydederdim.
Ben ismini yazarken soruma cevap vermişti, mesaj sayfası açık olduğu için ben ne yazdığını görmesem bile görüldü olmuştu mesajı.
Merih: Bir dost yazısını görünce yüz ifadenin alacağı şekli düşünüp kendi kendime gülmüştüm.
Merih: O yüzden öyle bir mesaj attım sana.
Yüzümü buruşturdum. Bir milletin sirk maymunu olmamız eksikti onu da olmuştuk çok şükür.
Siz: Ben gülmemiştim bu arada.
Merih: Hayır, güldün. Araştırmanı öneririm.
Evet. Şu an gülüyordum. Neden bilmiyorum sadece adını bildiğim birinin bunu yazmış olması çok tatlı gelmişti. Karabasan gibi üzerimize çöken olaylardan biraz olsun uzaklaştığımı hissetmiştim. Ama bu uzaklık çok sürmeden yine yakınlaşmış aynı şekilde çökmüştü ruhuma. Kurtulamayacakmışız gibi hissediyordum. O herif hayatımıza zift gibi yapışıp bizi zehirleyecekti. Mesajına ne cevap versem diye düşünürken mesaj atmış beni bilmeden bir dertten kurtarmıştı.
Merih: Canın neden sıkkın?
Merih: Anlatmak ister misin?
İstiyor muydum? Birazcık istiyordum. Önce dinlenmeye ihtiyacım vardı sadece.
Siz: Anlatmakla hiçbir şey düzelmeyecek ki.
Siz: Hatırlamak daha çok canımı sıkacak sadece.
Merih: Zorunda değilsin Zümra. Anlatmasan da olur.
Merih: Şimdilik.
Merih: İlerleyen günlerde bu konuyu tekrar açacağımı bilmeni istiyorum.
Ben artık bu olayı konuşmak istemiyorum. Sakız gibi uzamasın istiyorum. O heriften bir an önce kurtulsak olmaz mıydı? Huriye teyzenin haberi olmayacağının sözünü aldıktan sonra Feryal'in kısımlarını atlayarak anlattım. Onun özelini ona sormadan yabancı birine anlatamazdım. Hoş yabancı birine bunları da anlatmamam gerekiyordur belki de.
Uzun uzun kendini anlatabilen biri olmamıştım hiçbir zaman. İstesem de yapamamıştım. Becerememiştim hislerimi söze dökmeyi. Beni anlayın artık isyanını çıkaramamıştım. İçinde benim olduğum herhangi bir mevzuda arka planda, önemsenmemiş kişi hep ben oluyordum bu yüzden. Derdim tasam olmazdı. Olsa bile ne yapar eder bir şekilde hallederdim. Böyle büyümüştüm. Ondan sonra ne zaman düşsem benim için 'o kendi başına kalkar' denildi. Doğru, kalkarım.
Siz: Çok konuştum, kusura bakma.
Merih: Polise gittiniz mi?
Yazdığımı görmezden gelip başka bir soru sorması gözümden kaçmadı. Telefonu sol elime bırakıp sıkışan kalbime pijamamın üzerinden sağ elimin avuç içini bastırdım. Yüzümü buruşturdum, sorduğu soruya ne cevap verecektim ki? Gözümün önüne Ilgaz ve beni içine çeken gözleri geldi. Daha demin buruşturduğum yüzüme buruk bir gülümseme kondu böylece. Sadece polise olsa iyi, savcıya bile gitmiştik biz.
Teknik olarak o bize gelmişti ilk başta ama olsun. Sonuçta en son ben gitmiştim. Onlara güvendiğim için pişmandım. Arkadaşımı ve çocukları kurtaracaklar sanmıştım. Dibi görünmeyen uçurumu reva görmüşlerdi bize.
Siz: Gittik.
Siz: Keşke gitmeseydim. (Bu mesajı sildiniz.)
Son yazdığımı silmiştim. Boş bulunup yazmıştım ve görseydi eğer büyük ihtimalle kurcalardı. Kurcalasın istemiyordum. İçimi oyuyorlardı.
Merih: Sanırım sonuç iyi gelmemiş?
Sonuç mu? Lan ortada sonuç yok ki! Girişte kalmışız, siktir etmişler bizi, gelişmesi bile yok mevzunun. Ne sonucu?
Siz: Sonuç?
Merih: Ben de sana soruyorum ya güzelim, sonuç?
Gözlerimi kırpıştırdım. Bir saniye hatlar karıştı. Kendime gelmem lazımdı. Kız Zümra, ergen misin kız? Ne bu ilkokul bebesi heyecanı?
Siz: Sorma Merih, sorma.
Siz: İyi geceler.
Telefonu kapatıp yastığın altına sokuşturdum. Işıkların açık olduğunu yeni fark etmiştim. Ağlak bir ifadeyle ayağa kalkıp odamın aydınlıktan karanlığa geçiş yapmasını sağladım.
Uyuyacaktım. Uyuyacak ve daha açık bir zihinle en ince ayrıntısına kadar atacağım adımları hesaplayacaktım. İşe yarar bir şeyler bulmam gerekiyordu. Aklımda net bir plan yoktu, sadece etrafımızda bizi gerçekten koruyacak ve güvenebileceğimiz biri olsun istiyordum. Sonuçta Feryal haklıydı. Onlara güvenince ne olduğunu içler acısı bir şekilde öğrenmiştik. Böyle olsun istemezdim. Kimse istemezdi.
Ama olmuştu. İçimize ekilen güvenin köklerini acımadan koparmışlardı.
Köksüz kalmıştım.
Okur Yorumları | Yorum Ekle |