5. Bölüm

4

Esra Yanar
esrayanar

Evden işe, işten eve, evden parka, parktan eve olan hayatıma eklenen okulla düştüğüm çukurun dibinde boğuluyormuş gibi hissediyordum. Kurtulamıyor, kurtulmak için yaptığım her hareket kelepçe gibi ayağıma dolanıyor, özgürlüğümü kısıtlıyordu. Yeni bir düzen oturtmak için çıktığım yolda ileriye doğru attığım adımlar geldiğim şehrin çıkmaz sokağında son buldu sanmıştım. Geçmişi gelirken geride bırakmayı mı unutmuştum? Unutmamıştım.

Geçmiş, istese de, peşimden gelemezdi. Düşüp durduğum yollar dizlerimi parçalamış avuç içlerimi kesmişti. Gözyaşlarım kesiklerden sızan ince kana karışmış düştüğüm yerde bana yoldaş olmuştu. Gözyaşının tuzlu tadı dilimi yakmış, yaktığı yerde geçmeyen izler bırakmıştı. Çok ağlamıştım. Öyle ki yaşıma karışan kanlar canımı alır, beni boğardı. Kan, gözyaşı ve ölüm hayatımın ortasına düştüğünde küçücük bir çocuktum. Büyümek en azından ölümü unutturmuştu. Ama ölüm beni unutmamıştı. Benden alacağı ne varsa almış, sırayı bana bırakmıştı, değil mi?

Devam etmek istemiştim. Boğulduğum çukurun dibinde biri bana el uzattığında yaşamım için mücadele ediyordum. Hakim olduğunu iddia eden biri hükmü vermiş, beni idam ettirmişti. Tek suçum yalnız kalmış olmaktı. Elimde olsaydı kalmazdım, kimsesizdim, suçsuzdum. Hiç duraksamadan verdiği hükme itiraz etmiş, kalemini kırmıştım. Şimdi ise burdaydım.

Yeni hayatıma alışmam kolay olmuştu, düzenimi kurmuş, bana uzatılan ele sımsıkı tutunarak ayağa kalkmıştım. Biliyordum, çölden güle geçmem kolay değildi. Ama savaşım bu yüzdendi.

Kim olduğunu bilmediğim ama yüksek ihtimalle Huriye teyzenin torunu olan kişinin benim okulda olduğumu bilmesi tedirgin olmamı sağlamıştı. Hiç tanımadığım birinin bütün gün etrafımda olduğunu düşünmek huzursuz hissettirmeseydi izlendiğimin farkında olmayışıma okkalı bir küfür ederdim. Ama edemiyordum. Nerden itibaren beni izlediğini bilmiyordum. Sormaya korkuyordum. Cidden, başıma nasıl bir bela almıştım? Üstelik kaç tane kişiliği varsa hepsi bana geri zekalı demeyi unutmuyordu. Gözlerimi devirdim.

Siz: Anlamadım?

Siz: Bütün bunlar ne demek oluyor?

Siz: Ayrıca sen kimsin de bana geri zekalı diyorsun!

Siz: Zaten canım burnumda seninle uğraşacak durumda değilim.

Yeterince canım sıkkındı. Üstüne yetmezmiş gibi yazdıklarıyla daha çok sıkılmıştı. Yorgun hissediyordum. Düşünce yorgunluğu bütün bedenimi uyuşturmuştu. Birden bire yine her şey altüst olmuş gibi hissediyordum. Daha toparlanamadan dağılmak içten içe yok olmama zemin hazırlıyordu. Avuç içlerimin arasında duran telefonum titredi. Tıpkı tedirginlikten etrafa titrek bakışlar atan göz bebeklerim gibi. Bu sefer içimden ona kadar saymış, sakin olduğuma kendimi ikna edip bildirimleri öyle açmıştım.

054*****: Özür dilerim, lütfen sadece evde ve güvende olduğu söyle bana.

054*****: Bunu duymaya ihtiyacım var.

Dumura uğramak deyiminin vücut bulmuş haliyim an itibariyle. Hiç tanımadığım birinin nedeni ve niyesini bilmeden benim için endişelenmesiyle donmuştum. Gözlerim dolmuştu üstelik. Bakışlarımı telefondan çekip duvara sabitledim. Bu kadar mı ihtiyacım vardı düşünülmeye? Başımı iki yana sallayarak düşüncelerimi dağıtmaya çalıştım. Dolan gözlerimden yaş akıtmak istemiyorum. Yetmemiş miydi? Ağlamaktan canım çıkacaktı artık, yetmez miydi? Gözlerimi kırpmadan bir müddet öylece durdum. Yaşlar halime acıyıp geri çekilinceye kadar kılımı kıpırdatmamıştım. Yazdıklarını tekrar okuyup sorularımı görmezden geldiği çekti dikkatimi. Şimdilik iyi olduğumu söyleyip başka bir şeyi umursamayacaktım. Şu olayı atlatıp öyle sorgulayacaktım kim olduğunu ve amacını. Bir şeyleri iyi hissettiğim zaman sorgulayacaktım.

Siz: Evdeyim.

Siz: Sayende güvende olup olmadığımdan emin değilim.

Siz: Uyuyacağım, yazma.

Burnumu çekip hiçbir şey olmamışcasına yatağıma girdim. Çok şey olmuştu. Üzerimden deprem geçmişti, enkaz altında kalmıştım. Yatak örtüsünü yüzüme çektim. Sızlayan gözlerimi kapayınca her şeyin geçmesini diledim.

Gözlerimi kapattım.

 

 

 

•∆•

 

 

Gözlerimi açtım.

Evin sessizliğini dinleyerek ayağa kalkıp yüzümü yıkamaya banyoya geçtim.

Saçlarımı tepeden topuz yapıp esneyerek mutfağa girerken midem guruldamıştı. Bayağı acıkmıştım. Eğer mutfak saatine bakmasaydım yemeklerin altını açacaktım. Feryal geç kalmıştı. İçimi huzursuzluk kaplamaya başladı aniden. Bütün açlığım gitmiş, iştahım kaçmıştı. Şimdiye çoktan evde olması gerekirdi. Kötü şeyler düşünmeden hızlı adımlarla telefonumu almaya odama girdim. Çalıp çalıp susan ve asla açılmayan telefon iyiden iyiye panik yapmama sebep olunca üzerime hırkamı giydiğim gibi çantamı kapıp kendimi dışarı attım. Eve gelince üzerimi değiştirip eşofman takımı gitmek işime yaramıştı. Anahtarları cebime koyarken tekrar Feryal'i aradım. Yine aynı sonuçla karşılaşınca elim ayağım birbirine dolandı.

Bağcıklarıma basıp düşme tehlikesi yaşamamak için dış kapının önündeki merdivene oturdum. Oturduğum hızla kalkıp yoluma devam ettim. Ayakkabı bağcığı bağlamayı öğrendiğim andan beri ilk defa bu kadar seri bağcık bağlamıştım. Umarım kör düğüm yapmamışımdır. Şimdiyse istikametim okuldu. Gidebildiğim en hızlı şekilde okula gidecektim. O sebeple otobüsle zaman kaybedemezdim, taksiye binmem lazım. Mahalleden hızla koşarak çıkarken çantam birine çarpmıştı geriye dönüp bakmaya fırsatım yoktu o yüzden, "Özür dilerim!" Diye bağırmıştım. Mahallenin girişinden sola dönüp anayola saptım. Burdan sıklıkla taksi geçerdi. İlk gördüğüme el kaldırıp tamamen durmasını beklemeden taksinin içine atmıştım kendimi. Okulun ismini söyleyip koştuğumdan dolayı tıkanan nefesimin düzelmesini bekledim. Zaman geçmiyordu. Ellerimi birbirine kenetleyip en kötüsünü düşünen beynimi susturmaya çalıştım. Susmuyor. Sussana! İlla ölmem mi gerekiyor susman için?

Okulun önünde gördüğüm polis arabası ve ambulansla kulaklarım uğuldadı. Dış dünyayla bağlantımın kesilmesinin zamanı değildi. Taksi durduğu an parasını ödeyip okula fırladım. İnsan yığınını hızlıca aşıp sağlık görevlisinin uzattığı suyu içen Feryal'i görünce dondum. Saat durmuş, akrep ve yelkovan birbirine sırtlarını dönmüştü. Boğazına doladığı urganla kendini asan kadının sessiz feryadına eşlik etmeye başlamıştı. Ölümü görmezden gelen tek şey zamandı. Beni de görmezden geldi. Burda ne olmuştu? Sesleri algılamaya başlayan kulaklarım biraz ileride ambulansın arka tarafında oturup içi çıka çıka ağlayan kadını fark etti. Gözlerim her şeyi görürken beynim algılama kısmını reddediyordu. Ayaklarıma yürü emrini vermem uzun sürmüş, öylece dikilmiştim. Kendime gelip arkadaşıma gitmem ve sıkı sıkı sarılmam saniyeler içinde oldu. Elinde tuttuğu su şişesi bu hareketimle yere düşünce içinde kalan su üzerimize sıçradı.

Buz kesen bedeni benim olduğumu kavrayıp gevşeyince ellerini sırtıma çıkarıp sarılışıma karşılık verdi. Ağlayışı iç çekişe dönüşmüştü, geri çekilip yüzüne baktım. Çok ağlamıştı. Neden ağlamıştı? Gözlerinin içi kıpkırmızı olmuş. Kalbimin atışları bu görüntüyle sekteye uğramıştı. Ben Feryal'i incelerken ağlayan kadının eşi olduğunu düşündüğüm kişi de onu sakinleştirmeye çalışıyordu. Okulun girişine park edilmiş ekip otosunun arka kapıları açıldı, içinden çıkan iki kadın polis memuru yanımıza gelmeye başlayınca çöktüğüm yerden ayaklandım. Benim de bir bardak soğuk suya ihtiyacım vardı sanırım. Aklım gitmişti.

"Feryal Hanım, kendinizi biraz toparladıysanız artık karakola geçmemiz gerekiyor ifade vermeniz için." Diğerinden uzun olan polis memurunun sözleriyle tekrar arkadaşıma döndüm. Hafifçe başını olumlu anlamda salladı.

"Neler olduğu hakkında bana bilgi verebilir misiniz?" Sesim isteğim dışında titremiş, korkumu ele vermişti. Boğazımı temizleyip devam ettim. "Arkadaşıma ulaşamayınca panikle buraya geliyorum ve karşılaştığım manzara bu." İki elimle mahşer yerine dönmüş okul bahçesini işaret ettim. Olayın ne olduğunu öğrenmek isteyen vatandaşlar okulun bahçesine akın etmişti.

"Sizi anlıyorum hanımefendi ama önceliğimiz arkadaşınız ifadesini almak şu anda. İstediğiniz bilgiyi karakola geçince arkadaşlara sorarsınız, onlar bilgilendirir sizi." Aynı polis memurunun sesiyle bu sefer ben kabullendim, başımı salladım usulca.

Feryal'in koluna girip ayağa kaldırınca sessizlik yemini etmiş gibi ekip otosuna bindik. Arabası nerdeydi? Daha sonra sormayı aklımın bir köşesine yazıp sesimi çıkarmadım. Biz ekip otosuna binmeden önce ağlayan kadının da ambulansa yerleştirildiğini ve koluna serum bağlandığını görmüştüm. Sakinleştirici takmış olmalılar. Eşi elinden tutup kendi halini görmezden gelerek destek olmaya, yıkılmamaya çalışıyordu.

Çıt çıkmayan arabanın içinde ağzımızı bıçak açmazken karakola varmamız yirmi beş dakikayı buldu. Vakit kaybetmeden içeriye girmiştik.

Feryal ifade vermek için kadın polislerle bir odaya giderken ben koridorda bulunan oturacaklara yönelmiş, bedenimi çuval gibi bırakmıştım. Hâlâ ne olduğu hakkında bir bilgimin olmamasının beni sürüklediği belirsizlik devam ediyordu. Boğazıma dolanmış bir urgan vardı sanki. Yutkundukça sıkılaşan. Ayağa kalkıp soru sorabileceğim birini bulmak gücü çekilmiş bedenim için eziyetti. Bulanık görmeye başlayan gözlerimi kapattım. Dolmuşlardı. Burnumu çekip elimi yüzümü yıkama ihtiyacımı görmezden gelerek bakışlarımı buğusu gidene kadar oturduğum yerden kıpırdamadan etrafta dolaştırdım. Çok sürmeden düzelmişti.

Önümden geçenleri izlerken gözlerim uzun boylu, esmer, yapılı polis memuruna takıldı. Feryal'in ifade için alındığı odaya doğru hızlı adımlarla girip kapıyı sertçe ardından kapatmasaydı bu kadar dikkatimi çekeceğini sanmıyordum. Önümden geçerken attığı hızlı adımlarla gerisinde soğuk rüzgarlar bırakmıştı.

Bekleme sürem uzadıkça sanki kanımda kurtçuklar dolaşmaya başlamıştı. Milyonlarca minik kurtçuk tarafından tüketiliyordum.

Aradan ne kadar süre geçtiğini bilmiyordum, oturduğum yerde ölü gibi Feryal'in içerden çıkmasını beklerken giriş kısmında kopan kargaşayla başımı oraya çevirdim. Neden kargaşa çıktığını anlamamıştım. Sarışın bir polisin elinden tuttuğu çocuğu görünce istemsiz ayağa kalkıp oraya yöneldim. Çocuğun elini tutan polisin siması tanıdık gelince gözlerimi kıstım. İş arkadaşım Sena'nın sevgilisi Cüneyt olduğunu anlayınca kaşlarım havalanmış, sorarcasına seslenmiştim. "Cüneyt?" Beni fark edince attığı adımlarını yavaşlatıp önümde durdu. "Zümra abla? Burda ne işin var?" Şaşkın sesiyle sorduğu soruya vereceğim elle tutulur bir cevap olmaması sorusunu havada asılı bırakmıştı.

Tam ağzımı açıp olayla ilgili bilgi alacakken arkamdan gelen kapı sesiyle önce açık kalan ağzımı kapattım ardından yönümü çevirmiş ifadesi alınan arkadaşıma adımlamıştım. Feryal'in hali çok kötüydü. Yüzünün solgunluğunun düzelecek gibi olmadığını anlamak zar zor aldığım nefesimi tutmama neden oldu. Kulaklarımın uğultusu geri gelince tuttuğum nefesi bıraktım hemen. Tansiyonum düşerse arkadaşıma kim yardım edecekti? Bugün iyi olmak için ekstra çaba sarf ediyordum.

Daha fazla dayanamayıp sert bir sesle konuştum. "Biri bana burda ne olduğunu açıklayabilir mi artık!" Sabrımın sınırındayım. Üstüne oynayan tansiyonum da bana hiç yardımcı olmuyordu.

Feryal ağzını açmadan benim kalktığım koltuğa oturmuştu. Cüneyt'in, "Başkomiserim, kayıp kız çocuğunu parkta oyun oynarken bulduk." Demesi üzerine herkes gözlerini Cüneyt'in eline çevirmişti. Ağlamaktan kızarmış gözlerinin hâlâ dolu dolu olduğunu görünce kalbim kırılmıştı sanki. Çocuklar hiçbir zaman ağlamasa, hep gülse olmaz mıydı? Gözlerim doldu. Kimseye fark ettirmeden geri göndermeye çalıştığım yaşlar Feryal'in çığlığıyla akmaktan vazgeçip dondu. "Buse! Buse, kızım!" Koşup yere çökerek Buse'ye sımsıkı sarıldı. Bütün olayların kayıp Buse ile alakalı olması muhtemeldi. Herkesin üzerinde göz gezdirirken derin bir nefes aldıklarını fark ettim.

Cüneyt'in başkomiserim diye seslendiği adam Feryal'in omuzuna dokunup, "Buse'nin de ifadesini almamız gerek." Diyince Feryal hiç ona bakmadan son kez öptüğü çocuğu bırakıp ayağa kalkmıştı. Geriye çekilip titrek bir sesle konuştu. "Ailesi bulunduğunu biliyor mu?" Sorusu dudaklarından cılız bir şekilde dökülünce kolundan tuttum. Perişan olan kadının hali gözümün önünde canlandı. Bu gece Buse'yi tanıyan tanımayan herkes mahvolmuş durumdaydı.

Başkomiser bu soruyla Cüneyt'e bakmış gözleriyle aynı soruyu sormuştu. Sessizce anlaşan ikilinin ardından Cüneyt, "Karakola gelirken haber verildi kendilerine, hastaneden buraya çoktan yol almışlardır başkomiserim." Demişti. Başkomiser elinden tuttuğu Buse'yi ifade odası yerine kendi odasına götürürken yumuşak bir sesle konuştu. "Güzelim, şimdi sana bir iki tane soru soracağım. Sende bana doğru cevapları vereceksin, anlaştık mı?" Buse ondan korkmasın diye yaptığı hareket bir nebze olsun yüreğime su serpmişti. Çocuğun daha fazla korkmasına gerek yoktu, bulunmuştu. En güvenilir yerdeydi.

Başını ürkekçe sallayan küçük kızın ardından kapı kapandı. Ben, Feryal ve Cüneyt koridorda yalnız kaldık. Diğer iki kadın polis memurunun nerde olduğunu bilmiyordum. Ne zaman yanımızdan ayrıldıklarını da fark edememiştim. Bakışlarımı ikili arasında dolaştırıp sordum. "Söyleyin artık! Neden buradayız? O çocuk kim? Feryal'in niye ifadesi alındı?"

"Okuldan sonra eve gitmemiş Buse. Parka gitmiş. Ailesi çocuklarına ulaşamayınca da okula gitmişler ama okulda da yokmuş. Feryal hanımın okulda olduğunu görünce onun yanına gitmişler ama o da paniklemiş sanırım Buse'nin kayıp olduğunu söyleyen ailenin sözlerine. Hâl böyle olunca kızları için endişelenen aile önce Feryal hanımı suçlamış sonra da şikayetçi olmuşlar. O sırada Feryal hanımın okulda olması da şüphe uyandırdığı için sorguya alındı." Feryal'in yüzüne bakan kıza bir şey olmaması için kendi canından feragat edeceğini anlardı. Ama işte işler kendi başına gelince öyle olmuyordu sanırım. Körleşiyordu insanlar.

Feryal'in okulda olması gerçekten şüpheli bir davranıştı. Sonuçta herkes, müdür dahil, okuldan gitmişken onun okulda olması düşündürücüydü. Aileyi bu konuda anlıyordum. Ama Feryal'i tanıyan biri olarak okulda sırf öğrencilerine ertesi gün etkinliği hazırlamak için kaldığını da biliyordum. Eğer içim huzursuz olmasaydı ve Feryal'e ulaşmış olsaydım yine öyle düşünecektim.

Feryal'in cevabını beklerken koltuğa geçip yerleşmeden yanımdaki yeri elimle gösterdim. Oturduğu an derin bir nefes aldı. Buse bulunduğu için ağlamaktan kızaran gözleri mutluluktan parladı. Konuşmaya başladığı zaman sanki asırlardır sesini duymamış gibi hissetmiştim, halbuki en son bir kaç saat önce konuşmuştuk.

"Okul çıkışında yarının etkinliklerini kontrol etmek için servise geç kalmıştım. Daha sonra otobüse binip eve geçecektim. Çoğu zaman bu yüzden geç geldiğimi biliyorsun." Robotik bir şekilde başımı salladım. "Mahalleye girerken telefonuma bilinmeyen numaradan bir mesaj geldi. 'Okula geri dön. Buse'nin hayatı senin elinde.' diye. Korktum, bu yüzden hiç kimseye haber vermek aklıma gelmedi. Direkt okula döndüm. Ben girişe varınca müdür beyin okuldan çıktığını gördüm. Mesajı onun attığını düşünmüştüm ama beni görünce şaşırıp burda ne yaptığımı sordu. O an doğruyu söylemek yerine sorusunu görmezden gelip sınıfıma çıktım. Kaybedecek zamanım olmadığını biliyordum. Sınıfta kimse yoktu. Bütün okulu baştan sona dolaştım. Benden başka kimsenin olmadığını da o an fark ettim. Tam geri dönüp okuldan çıkarken Buse'nin ailesi okula geldi. Hem etkinlik için okulda kalmam hem eve gidiş geliş süresinde yeterince vakit geçmişti." Bakışlarını yere, parke zemine kenetlemişti. Islık çalar gibi nefeslendi. Yaşadıkları gözünün önünden geçiyordu. Anlayabiliyordum. Kolay değildi. Buse'ye bir şey olsaydı ilk başta olan Feryal'e olacaktı. Suçsuz olsa bilen bunun vicdan azabını bir ömür çekeceğini biliyordum. Bütün hayatı altüst olur, düzelmezdi. Çok şükür ki ikisine de bir şey olmamıştı.

"Endişelenmiş olmaları ve Buse'nin eve gitmemiş olması gerçeği tokat gibi yüzüme çarptı o an. Korkum hızla artıyordu. Buse'nin nerde olduğunu sordular önce. Bilmediğimi, servisle çoktan eve geçmiş olması gerektiğini söyledim. Eve hiç gitmemesi, bana gelen mesaj derken tansiyonum düştü. Annesi kayıp kızı için feryat ediyordu. Polisi ve sağlık ekiplerini aradık. Onlar gelince olayı anlattık. Sonra sen geldin. Gerisini biliyorsun." Titreyen sesi onu sarıp sarmalama isteğimi tetikliyor.

Başımı salladım sadece. Ortada can sıkıcı bir olay vardı. Bizim bunları konuşmamızın ardından çok geçmeden başkomiser ve Buse odadan çıktı. Buse'nin yüzünün güldüğünü görmek beni de gülümsetti. Başkomiserin elinden tutan Buse elini çekip yavaş adımlarla Feryal'in yanına gelip oturdu. Bu sefer minik elleriyle iyi olduğunu göstermek için onun elinden tutundu. İşte şimdi dişlerimi göstere göstere gülümsemiştim.

 

 

 

•∆•

 

 

Ailesiyle birlikte giden Buse'nin ardından herkesin omuzları çökmüştü. Daha kötüsü olsaydı düşüncesi tek benim beynimi kemirmiyordu. Kızlarının parkta oyuna dalmış olduğunu öğrenen aile anlık Feryal'e yüklendikleri için pişman olmuş, özür dilemişlerdi. Oturduğumuz dakikadan beri bunları düşünüyordum. Başkomiserin odasında Feryal'le karşılıklı otururken Cüneyt kapıyı tıklatıp açtıktan sonra adının Dinçer olduğunu öğrendiğimiz başkomisere neden geldiğini söylemişti. "Ilgaz Savcım geldiler, başkomiserim."

"Bekletme, içeri gelsin." Bizimle beraber susan başkomiserin sesi yorgundu. Cüneyt aldığı cevapla dışarı çıkmış kapının önünde duran adama içeriyi göstererek, "Buyrun efendim." Demişti. İçeriye giren sarışın adam en az Dinçer başkomiser kadar yapılı, takım elbisesi içinde ondan daha uzun duruyordu. Fazlaca da yakışıklıydı. Tamamen objektif yorumumla erik gibi, kütür kütür diyebilirdim. Yüz hatlarının keskinliği ona sert bir hava katmıştı.

İki erkek tokalaşıp yerlerine yerleştiklerinde ben hâlâ gözlerinin ne renk olduğunu çözemediğim savcıya bakıyordum. İzlendiğini fark edince göz göze gelmiş, çok rahat çok profesyonel diyeceğiniz şekilde de baş selamı vermiştim. Bal rengi miydi? Ya da daha açık tonu. Altın? Adama içimden yürümeyi kesip olaya odaklanmam gerekiyor. Bakışlarımı tekrar Feryal'e çevirdim. Sessizce burda neden beklediğimiz hakkında düşüncelere daldığı belliydi. Ben de bilmiyordum, neden burdaydık? Boğazımı temizledim. "Burda oluşumuzla alakalı bilgiyi hanginizden alacağız?" Sormuştum sormasına ama bomboş bakışlarla birbirimize bakacağımızı bilmiyordum. Bir Feryal'e bir başkomisere bir savcıya derken gözlerim bulanık görmeye başladı gözlüğümü evde unutmama içimden lanetler yağdırdım. İki üç saniye gözlerimi kapatıp bulanıklığın geçmesini beklemem işe yarayınca başkomisere döndüm. "Dinçer başkomiserim?"

Önce sol eliyle savcıyı gösterip tanıttı. Ardından burda olmamızın sebebini anlatmaya başladı. Sesi daha gür çıkınca toplanma hızına imrenmeden edemedim. Ben olsaydım yapamazdım. "Ankara Cumhuriyet başsavcılığından, Ilgaz Savcı. Kendisi bugün yaşanan olayın içinde başka birinin daha olduğundan şüphelendiği için burda." Kaşlarımı çattım. Ben de başka birinin olduğundan hatta o kişinin torpilli düdük olduğundan şüpheleniyordum. "Sizi hâlâ bekletmemizin sebebi," bakışlarını Feryal'e döndürerek cümlesini tamamladı. "Feryal hanımın cep telefonunu incelemeye göndermemiz gerek."

Arkadaşımın irkildiğini sadece ben değil üçümüz de fark ettik. Başını salladı, sesli cevap vermedi yine. İsteksizliği çok belliydi. Tek bir mesaj için tüm telefonunun incelenecek olması tedirgin etmişti ama itiraz etme şansı yoktu, mecburen kabullendi. Kaşlarımı çatmaktan başıma ağrı girmişti. Dişlerimi sıkıp gözlerimi Feryal'e dikerek bana bakmasını bekledim. Bakmayacağını düşünmeye başladığım sıra gözlerini bana çevirdi. Yüzümde ne gördü bilmiyorum, bakışlarını anında kaçırdı.

"Anlat artık Feryal! Canını sıkan bir şey olduğunu biliyorum, anlat. Benim sabrım kalmadı."

"Neyi anlatmamı bekliyorsun?" Kabullenmesi kaçmak için yol aramasına kesin bir çözüm olmamıştı. Arkadaşımın başında olan tehlike yüzünden son çırpınışlarını izliyordum.

"Sana gelen mesajlarla neden betin benzin atıyor, tedirgin oluyorsun onu anlat mesela?" Sesimin sert çıkmasına engel olamadım. Gözleri irileşti bunun farkında olmama. Ne o, ne ben, salak insanlar değildik neye şaşırıyordu bu kadar acaba?

"Karşında salak mı var senin, neye şaşırıyorsun?" Üstüne gidecektim. Anlatması gerekiyordu her şeyi. "Bak karakoldayız. Yanımızda savcı var, başkomiser var. Benim sana yardım edebileceğimi düşünmüyorsun, biliyorum. Bari onlara güvenip anlat." Sonlara doğru çaresizliğim sesime yansımıştı. Günlerdir üzerinde olan huzursuzluğun bana sirayet etmediğini mi düşünüyordu?

"Olay ne hanımlar?" Başkomiserin sesiyle odağım onu bulmadan önce kenarda sessizce ortam analizi yapan savcıya bir bakış atmıştım. Gözlerinin içinde beni neyin beklediğini bilmiyordum ama gözlerimi ona dikmiş orda gizlediği her şeyi ondan koparmak istemiştim. Göğsümde herkesten gizli yetiştirmeye çalıştığım karanfiller gözlerini görünce büyümüştü. Bir çift altın gözü güneş mi bellemiştik? Parıltısına kapılıp gidecektik. Kalbim kasıldı. Bu da neyin nesiydi? Bana bakacağını anlayınca gözlerimi çektim.

Tamamen Dinçer başkomisere odaklanıp Feryal'in hafta başından beri olan hallerini, telefona gelen mesajlara verdiği tepkiyi birebir anlattım. Anlattıklarıma eş zamanlı olarak hepsi kaş çattı. Cümlemi mesajlarda gördüğüm andavalın okulda öğretmen olduğunu söyleyerek bitirdim. "Yeni atanmış büyük ihtimalle. Daha önce Feryal'i ziyarete gidişlerimde görmemiştim."

Orta sehpanın üzerinde duran bardak sulardan birini alıp jelatinini açtıktan sonra iki yudum alıp sehpaya geri bıraktım. Dilim damağım kurudu. Boş mideme indirdiğim su bıçak gibi saplanınca içtiğime anında pişman olmuştum. Ellerimin titrediğini böylece görmüş oldum. Biri fark etti mi diye başımı kaldırmamla Ilgaz savcıyla göz göze geldim. Beni izliyordu. Peki benim gözlerim ilk olarak Feryal'e bakmak yerine neden ona bakmıştı? Hemen alışmış olamam. Kendime bunu yapamam. Bugün artık bitebilir mi?

Bakışlar tekrar Feryal'e dönünce kaçacak yeri kalmayan arkadaşım telefonunun incelenmesi sonucu zaten gerçekleri öğrenecek iki adama bakıp, "Geldiği günden beri sözlü taciz ve tehditleriyle uğraşıyorum." Dedi. Damarlarımda dolanan kanın buz kestiğini anbean hissettim. Böyle bir şeyin olduğunu tahmin ediyordum zaten ama olmaması için içten içe dua ettiğim bir gerçekti.

"Şikayet edersem ona bir şey olmayacağını ama işe ihtiyacı olan diğer öğretmenlerle birlikte beni meslekten men edebileceğini söyledi durdu. Yapardı. Arkasının sağlam olduğunu ilk gün okulda yanlışlıkla üzerine bir damla çay damlatan öğretmenin ertesi gün öğrencisine şiddet uyguladığı söylentisiyle okuldan ve meslekten atıldığını öğrendiğimizde emin oldum buna." Benim gibi bardak sulardan birini titreyen elleriyle alıp zorlanarak jelatinini açtı. Üzerine damlatmamaya özen göstererek birkaç yudum içti. Amacı bize ellerinin titrediğini unutturmaktı, üzeri ıslanmış ıslanmamış umrunda değildi. Bakışlarını onu dikkatle dinleyen üçlünün üzerinde gezdirdi bir müddet. Yüzümüze bakarak konuşamadı, gözlerini yumdu sıkıca. "Bakın bir bardak demiyorum. Sadece bir damla yüzünden oldu bunlar. Bir beni tehdit etse sorun değildi. İşe ihtiyacı olan, annesi kanser hastası bir sınıf öğretmenimiz var. Onu göz ardı edip kimseye tek kelime edemedim."

Nefes almaya çalışmak zordu, aldığım nefes ciğerlerini yakmıştı sanki. Bu kadardı işte. Bir insanın hayatını adadığı, yıllarca çalıştığı şeyi mahvetmek, bu kadar kolaydı. Hayat çok acımasızdı.

Arkadaşıma bunu nasıl yapabilmişti? Kalbinin karalığı ruhunu çürütmedi mi hiç? Nefesi boğazına tıkanmadı mı? Hayatına devam ederken yoluna taş koyulmadı mı?

"Adam öldürmek kaç yıldan başlıyor?"

Sorumu kimse umursamadı.

 

Bölüm : 01.01.2025 20:14 tarihinde eklendi
Okur Yorumları Yorum Ekle
İçindekiler
Esra Yanar / TABUT/ Kanadı Yamalı Serçe / 4
Esra Yanar
TABUT/ Kanadı Yamalı Serçe

870 Okunma

150 Oy

0 Takip
17
Bölümlü Kitap
Hikayeyi Paylaş
Loading...