Adımı yazdığını görünce şaşırmıştım ama sonra adımı bilmeseydi hesabımı nerden bulup bakacaktı diyip kendi salaklığıma içimden söylendim.
Feryal'e, "Bitmedi mi işin?" Diye sorarken yerimden kalkmış camın kenarına bıraktığım kirli tabağı elime almıştım. Başını hayır anlamında hafifçe sallamaktan başka bir şey yapmamış, sesli cevap vermemişti.
Hangi olay benim arkadaşımın kelimeleri bile ondan çalmıştı bilmiyordum ama yarın bunu öğrenmek için ilk adımı atacaktım. O okula gidip gerekirse olay çıkartmaktan gocunmuyorum. Ne olabilirdi ki? İlk dönem hiç sorun olmamıştı anlattığı kadarıyla. İkinci döneme başladığında da sıkıntı yoktu.
Ne olduysa yeni olmuştu. Biri arkadaşımın ayarlarıyla oynamıştı.
Kirlileri bulaşık makinesine koyup ellerimi yıkadım. Odama geçip saçlarımı tarayıp tekrar topladım. Yatağıma uzanmak istiyordum ama önce üzerimi değiştirmem gerekiyordu. Bu sefer bol eşofmanlarımdan giyeceğim. Ruhum yeterince kafeste sıkışıp kalmış gibi hissediyordu. Biraz olsa rahat olmak istemiştim. Dolabın kapaklarını açıp üst üste dizili olan eşofmanlara baktım, içlerinden yeşil olanı alıp omzumdan aşağı doğru sarkacak şekilde bıraktım. Aşağıya doğru dizlerimi kırarak eğilip siyah tişörtlerimden baskısız olanı aldım. Kim olduğunu bilmediğim numaranın seni görüyorum demesi üzerine biraz önlem almış, banyoda giyinmeye karar vermiştim. İnsanları huzursuz etmek bu kadar kolay olmasaydı yaşanılabilirlik çoğalacaktı. Üzerimi banyoda değiştirip tekrar odama dönmem beş dakika sürmüştü. O an perdeyi çekip dışardan içeriyi görebilecek her açıdan engellemek daha mantıklıydı belki ama iş işten geçmişti. Kafam kazan gibi oldu.
Feryal'in telefon melodisi odaya döndüğüm anla eş olarak yükseldi. Annesi aramıştı galiba. Çok şanslıydı, bunun farkında olması için gözlerinin içine bütün kayıplarımla bakıyordum. Akşamları konuşur birbirlerine günlerini anlatırlardı. Bu alışık olduğumuz döngüyü dün bozmuşlardı, başkasına denk gelmemiştim.
Onu da isteyerek yapmadığını biliyordum. Canının sıkıntısı neyse annesine anlatmak istememişti belli ki. Susmuştu. Bu susmalar umarım kötü bir yere çıkmazdı.
•∆•
Sabah erkenden uyanıp Feryal'in evin içinde dolaştığını belli eden seslerini dinledim. Evden çıktığını anladığım an yatağımdan çıkıp dışarıya çıkmak için hazırlanmaya başladım. Hızlı hareketlerle dolabımı karıştırırken ne giyeceğime bir türlü karar veremeyişimle Allah ne verdiyse giymeme engel olamadım. Elime ilk gelen gömlek elbise olmuştu.
Günlük kısa kollu bir gömlek elbisemi giyip üzerime mevsimlik hırkalarımdan ince olanı üşüme ihtimalime karşın omuzlarıma attım. Çantamı biraz daha küçüğüyle değiştirip güneş gözlüğümü ve şapkamı taktım. Odadan çıkmadan önce cama yaklaşıp, açtım. Hava bugün sıcaktı. Kıyafetlerimi hava durumuna bakmadan giymiştim ama gayet uygun olduğunun farkındaydım.
Camımı açık bırakıp odadan ardından da evden çıktım. Kapıyı iyice kilitlediğimden emin olduktan sonra, kapıya yüklenip açmaya çalışmamdan yani, sıfırda duran asansörü çağırdım. Hırsızların eve girmek için yaptığı hareketi ben evden çıkarken yapıyordum. Asansörün geldiğini haber veren tiz sesin ardından kapılar kayarak açıldı. Binip hemen sıfıra bastım. Kulaklığımı ve telefonumu çantamdan çıkarıp hâlâ elimde olan ev anahtarını çantama tıkıştırdım.
Asansör sıfıra gelmeden kulaklığımı takmış, telefondan müzik açmıştım bile. Şansıma sevdiğim sanatçılardan birinin parçası açılmıştı. Dış kapıdan çıkınca dün evin önünde olan kamyonetin bu sefer karşı kaldırıma park ettiğini gördüm. Kaşlarım havalandı. Bu aralar mahallenin kısmeti mi açılmıştı? Bizim binanın önünde bina yoktu, eski olduğu için yıkmışlardı. Mahallenin en eski yapısını uzun uzun izlemek isterdim ama yakın bir tarihte yıkılmıştı. Çaprazımızda Feryal'in dediği emlak zenginlerinin oturduğu bina vardı. Yeni bir zengin mi gelmişti mahalleye? Aman, bana neyse maddi durumundan. Sorgulamam gereken daha önemli meselelerim vardı. Hem kimsenin parasında pulunda gözüm yoktu. Kazandığım, ailemden kalanlar bana yetiyordu çok şükür.
Okula gitmem için önce otobüse binmem, otobüse binmem için de yürümem gerekiyordu. Arabam bakımdaydı. Hoş bakımda olmasa bile mahallenin girişine kadar yine yürümem gerekiyordu. Tabana kuvvet.
Gelenleri çok önemsemeyip mahallenin girişine yöneldim. Acele etmeli, dikkatimi tamamen Feryal'e vermeli, ne olduğunu bir an önce öğrenmeye çabalamalıydım. O yüzden okula gidecektim ya. Feryal'in neye ihtiyacı varsa bulacaktım.
Otobüse son anda yetişip ücreti ödedikten sonra boş yer bulup hemen oturdum. Saate bakmadığım için az kalsın kaçıracaktım seferi. Sonraki sefer yarım saat sonra kalkacak ve kırk beş dakikaya anca gelecekti. Bu güneşte hiç çekemezdim otobüs beklemeyi. Cam kenarında bulduğum koltuğa diken üzerindeymiş gibi oturmuştum. Elimde değildi. Şarkı dinlemek sakinleşmeme neden olmamıştı bu sefer. Bakışlarımı dışarıya çevirip yoldan geçen arabaları izlemeye başladım. Çalan şarkılar sürekli değişmişti ama şu an çalan şarkının fazla hareketli olmasıyla değiştirme isteğim aniden yükselmiş telefonu elime almama neden olmuştu. Sesleri susturacaklar'dan seçecektim yine. 'S'onun Öyküsü' demişti Nihat İlhan, bu parçasına. İsmi yüzünden mi yoksa hissettirdikleri yüzünden mi sevdiğimi bilmiyordum. Ama beni alıp çok uzaklara götürdüğü su götürmez bir gerçekti.
Dura kalka giden aracın okula yaklaştığını fark edince şarkıyı durdurup ayağa kalktım, kapıya yaklaşınca şoföre seslendim. İnecek tuşuna basmıştım ama çalışmamıştı. "Müsait yerde." Adam aracı durdurup kapıyı açınca, "Kolay gelsin." Demiş, kulaklığımı çıkarıp çantama atmıştım.
Okulun bahçesini inceledim üstünkörü. Bakıldığında normal okuldu işte. Öğrenciler ders saati olduğu için sınıflarında olmalıydı. Dışarda dolaşan nöbetçi öğrenciler ve büyük ihtimalle dersleri boş olduğu için top peşinde koşan veletler dışında. Kızlı erkekli hep beraber oynadıklarını görmek gülümsetti. Özlemiştim. Onların yerinde olmak isterdim. O yaşta. O dertsizlikte, o tasasızlıkta. En son ne zaman o yaşlarda olduğum gibi huzurlu hissetmiştim, bilmiyorum. Hemen yan binada liseliler vardı. Sesleri buraya kadar geliyordu. Çocuklara imrenerek bakmayı kesip okulun girişine doğru yürümeye başladım. Güneş gözlüğümu otobüste çıkarmıştım. Şapkam başımdaydı sadece. Yanından geçtiğim çocukların hararetli konuşması dikkatimi çekince onlara fark ettirmeden adımlarımı yavaşlattım. Git git bitmiyordu zaten.
"Hiç sevmiyorum bu adamı. Müdürün yeğeni diye kendini bir şey sanıyor!" Kaşlarımı çattım. Hâlâ var mıydı böyle tipler ya? Torpilli? Arkadaşına nazaran diğer çocuğun daha sakin bir sesle konuştuğunu fark edince yürürken dönüp yüzüne baktım. Yorgunluk akıyordu gözlerinden.
"Haklıyken haksız duruma düşmekten yoruldum. Hem annem kızıyor evde laf edince 'yavrum öğretmenin o senin.' diye." Sesi çok üzgün çıkmıştı.
İçim acıdı. Kimdi bu, torpilli düdük? Ne yapmıştı da bu çocukların ondan nefret etmesini sağlamıştı? Çocuklar için öğretmen çok önemliydi. Anne baba gibiydiler çocuğun gözünde. Adımlarını onlardan öğrendiklerine göre atmaya dikkat ettiklerini bizzat kendimden, çocuk Zümra'dan biliyordum.
Daha fazla yolumu uzatmadan okula girmek için hızlandım. Bir an önce Feryal'e ne olduğunu öğrenmem gerekiyor. Sonra bu çocukların bahsettiği herifin derdi neymiş öğreniriz.
Okuldan içeri girip fazla ses çıkarmadan kantine geçmeye karar verdim. Sonuçta pat diye sınıfına gidip baskın yapamazdım. Şüphelenebilirdi. Hem Feryal'in çocuklar üzerinde bir otoritesi vardı. Kendini sevdirip sözünü dinletebilen bir öğretmendi. Etrafa çok bakmadan koridorun sonundaki merdivenlere ulaşıp üst kata çıktım. Kantini giriş kata yapmayan müteahhite de iki çift lafım var.
Bir iki kez okula Feryal'i görmeye geldiğim için bana baş selamı veren kantin görevlisine, "Kolay gelsin, bir bardak açık çay yanına karışık tost arabir miyim?" Diye sorup ekledim. "İki de şeker lütfen." İznim bitince buraya gelmeyi de özleyecektim sanırım. Ayrı bir havası vardı.
"Teşekkür ederiz, hemen hazırlıyorum." Gülümseyerek konuşan kadına aynı şekilde karşılık verip siparişlerim hazır olana kadar oturmak yerine ayakta bekleyip camdan dışarıya göz attım.
Havanın güzelliği göz alıcıydı. Ama yalancıydı da. Kış güneşi gibi. O sıra hâlâ başımda şapka olduğunu hatırladım. Sağ elimle şapkamı çıkartıp sol elimle saçımı düzeltirken dışarda gördüğüm yüzle duraksadım. Daha önce görmüştüm ama nerde gördüğümü tam anımsayamamıştım. Net göremediğim için kim olduğunu çıkaramıyordum. Gözlüğümü takmadığım için pişman olmuştum o an. Güneş gözlüğü yerine numaralı gözlüklerimi takmış olsaydım bu halde olmayacaktım. Huzursuzluk hissi damarlarımda dolanırken buz kesmiştim. Verdiğim siparişlerin hazır olduğunu söyleyen ablaya doğru yürürken çantamı açmış cüzdanımı çıkarmıştım. Cüzdanımdan çıkardığım parayı ablaya uzatıp aldıklarımın parasını ödedikten sonra elime aldığım ufak tepsiyle boş masalardan birine geçip oturdum. Yabancı hâlâ dışarda mı diye bakmak istediğimde çoktan gittiğini gördüm, buna canım sıkılmıştı.
Belki biraz daha dikkatli bakarsam kim olduğunu anlayabilirdim. Elimden kaçan fırsatı görmezden gelip aç karnımı doyurdum.
Öğlen teneffüsü zili çaldığında kahvaltım, tost ve çay ikilisi, çoktan bitmiş düşüncelerle boğuşuyordum. Çocukların kantine akın ettiğini görünce içimdeki sıkıntıya rağmen gülümsedim. Seviyordum bebeleri. Çıkan çöpleri çöp kutusuna atıp boş tepsiyi kantinin girişinde bulunan tümseğe bıraktım. Islak mendille ellerimi silip onun çöpünü de hemen çöpe attım. Koşa koşa kantine savaşa gider gibi giren çocuklara çarpmadan dışarıya çıkmaktı niyetim ama dışarda gördüğüm adamın kantine giriş yaptığını görünce vazgeçtim. Şapkamı tekrar saçlarımın üzerine geçirip yüzüm görünmeyecek şekilde köşede durdum. Neden gizlendiğimi bilmiyordum.
Gizlenme dürtüsü etrafımı sarmıştı sanki. Artı olarak etrafına yaydığı kötü enerjiden ve yüzünde olan gevşek sırıtmadan zerre hoşlanmamıştım. Sırıtarak kantin sırasını aşıp iki tane kızın oturduğu masaya geçip izin istemeden oturdu. Öğretmen miydi? Bu kızlar onun sınıfından mıydı? Hareketleri rahatsız ediciydi.
Ben bu adamı nerde görmüştüm ya?
Diğer çocukların dikkatini çekmeden burdan çıkmam lazım ama herifi gözüm hiç tutmamıştı. Buraya Feryal'in can sıkıntısını öğrenmeye gelmişken başka bir can sıkıntısıyla karşı karşıya kalmıştım. Tabii ya! Feryal.
Ben bu kuduz kılıklıyı onun telefonunda görmüştüm. Haberi yoktu gördüğümden. Geçen akşam tatlıyı sehpaya bırakırken açık kalan telefonunun ekranında bu adamın fotoğrafı vardı ve yine gülüyordu. Feryal'in yüzünün o an yine bembeyaz olduğunu hatırlıyorum. Bu herif yüzünden mi benim arkadaşım ruh gibiydi kaç gündür? Belasını dürecektim. Aklıma olumsuz düşünceler akın etmeye başlamışken biraz daha bakarsam beni fark eder korkusuyla bakışlarımı yere indirmiştim. Bir müddet öyle durdum. Sabrım sınanıyor olabilir miydi?
Gözlerimi yerden kaldırıp oturduğu masaya çevirdim. Kızlara olan yakınlığı kaşlarımı çatmama sebep oldu. Hangi öğretmenin böyle gevşek tavırlarla öğrencileriyle konuştuğu görülmüş? Yanında yaşıtı arkadaşı varmış gibi elini kolunu çocuklara temas ettiren adama iyice kıl olmuştum. Başka yanlış olduğunu bildiğimiz davranışı var mıydı? İlerde benim işime yarayacak bir şey yapmam lazımdı. Telefonumu çıkarıp çaktırmadan kayıt alacak daha sonra onu şikayet edecektim. Saçlarıyla oynayıp yanağını sıktığı kızın ağlak yüz ifadesi benim için son noktaydı. Ne konuştuklarını zaten bilmiyordum daha da burda duracak değildim.
Masaya sert adımlarla varmadan önce Feryal'in sınıfından olduğunu bildiğim çocuklardan birine seslendim. "Tuna!" Sesimi duyup gözlerini bana çeviren çocuğun gülümsemesi ışıl ışıldı. Gülümsemeye zorladım kendimi. Kaskatı kesilmiştim. Elimle gel gel yaptım. Yanındaki veletleri de alıp yanıma geldiğinde, "Zümraaa ablaaaa." Kelimelerin son harflerini uzata uzata konuşmuştu. "Bizi görmeye mi geldin yoksa Feryal öğretmenimizi mi?"
Tuna ve diğerleri cevabı beklerken hızlıca bekledikleri cevabı verdim. "Hem sizi hem Feryal öğretmeninizi."
"Ama öğretmeninize sürpriz yapacağım o yüzden burda olduğumu söylemek yok. Anlaştık mı?" Hep bir ağızdan anlaştık dediklerinde karın ağrıma sıra geldi. Tuna'yı iyice yanıma çekip dizlerimi kırarak boyumu boyuna eşitledim. Elimde kalan telefonu çantama attım hızla. Ona masayı gösterip, "Şu cam kenarında oturan kızın adı ne?" Diye hızlıca konuştum. Sorduğum soruyla başını gösterdiğim tarafa çevirip ağzını açmıştı ki kızın yanında olan kişiyi görünce açtığı hızla geri kapattı. Bu adamda kötü bir şey olduğu kafamda artık daha da netleşmişti. Gözlerini masadan kaçırıp bana çeviren Tuna'yı pür dikkat izliyordum. Tam tekrar soracakken, "Defne, Zümra abla." Diyen ince sesini duydum. Dibinde olmasaydım asla dediğini anlamaz alık alık yüzüne bakardım.
İçimden bir ses bu herifin torpilli düdük olduğunu söylüyordu. Ve bu düdüğün çocukların üstündeki etkisi canımı feci daralttı. Ne yapıyordu bu çocuklara? Bu adam arkadaşımın kelimelerini çaldığı gibi bu küçücük çocukların da sesini mi çalmıştı?
İstedikleri ne varsa almaları gerektiğini ve hiçbir şey ödememelerini iyice tembihledikten sonra beni beklemelerini söyleyip çocukları kantin sırasına gönderdim. Adının Defne olduğunu öğrendiğim kıza yaklaşırken bilerek gülerek seslenmiş, düdüğün bakışlarını üzerime çekmiştim. "Defne, güzelim. Ne yapıyorsunuz burda?" Sorumla başını bana çeviren kızın gözlerinin dolduğunu fark ettim. Yine de hiçbir şey olmamış gibi gülmeye devam ederek, "Bak arkadaşların sırada bir şeyler alıyorlar. Hadi siz de geçin canınızın çektiklerini alın." Soğuk sesiyle konuşarak ayağa kalkan adama baktım. Boyu çok uzundu. Yapılıydı. İki katımdı resmen. Şapkam yüzünden yüzümü net görmediğini bakışlarını kısmasından, başımı önüme doğru eğmesinden anlamıştım.
"Kimsin?" Öküz. Ne yapacaksın kim olduğumu?
Bir dost desem başıma bir şey gelir miydi? Ulan bilinmeyen.
Sanki adamı az görmemiş gibi bakışlarımı kaldırıp şaşkınca konuştum. "Aaaa siz de mi buradaydınız? Kusura bakmayın, ben yeğenimi görünce sizi fark etmedim." Bence iyi oynamıştım. Kızların hâlâ oturduğunu fark edip onlara yönelik konuştum bu sefer. "Hadi güzelim, sen arkadaşını alıp Tuna'ların yanına geç. Ben birazdan geliyorum." İkiletmeden giden kızların arkasından bakıp rahat bir nefes verdim. Şimdilik kurtarmıştım. Sonrası için ne yapacağımı bilmiyordum. Adama geri döndüm. Tekinsiz bir tip olduğu yakından daha çok belli oluyordu. Uzaktan bile kötü bir aura yayan birinin iyi olma ihtimali yoktu sonuçta, değil mi?
Koyu mavi gözleri neredeyse laciverte yakındı. O gözlerden geçen farklı farklı bin bir duygu vardı fakat en belirgin olanı tedirginlikti. Az önce çocuklarla olan samimiyetini görüp görmediğimden emin değildi. Rahatsız olmuştu. Varlığımdan. Gülümsedim. Daha çok rahatsız olacaktı. Yüzüne karşı gülümsediğimi fark edince bütün duygularını saklamış, gözlerinin ve duruşunun ses tonuyla aynı soğuklukta olmasını sağlamıştı.
Dışardan bakan normal yakışıklı, boylu poslu, bir adam sanardı ama öyle değildi. Eğer arkadaşımın suskun hallerini bilmesem, az önce çocuklara omuzlarına bile olsa temas ettiğini görmesem ben de öyle zannederdim. Ama gerçeği tam bilmiyor olsam bile dilimin söylemeye varmadığı kelimeyi göz ardı edemezdim. Midem bulanıyor. Çocuklar saçlarını kısacık kesmek istiyor mudur?
Hissediyordum. Bir iki çocukla ya da sadece Feryal'le sınırlı değildi bu yaptıkları. Yanında durdukça midemin bulantısı artıyordu. Somut delil buluncaya dek susacaktım. Tek video ile olacak iş değildi bu başka kanıtlar ve tanıklar lazımdı. Baş selamı verip ne yaptığına bakmadan çocukların yanına yürüdüm. Sırada olan Defne ve diğer kızın bir şeyler almasını bekliyorlardı. Hepsinin ödemesini yapıp çocuklarla Feryal'in yanına çıkmaya karar verdim. Bizim için iki kahve aldıktan sonra çocukları önüme katıp merdivenlere gittik. Aşağıya inmeden önce eğer öğretmeni sorarsa teyzesi olduğumu söylemesi gerektiğini Defne'ye söylemiştim. O adamdan uzak durmaları iyi olacaktı. Olayı akşam Feryal'le konuşup açıklığa kavuşturmak niyetim.
Şimdi sadece hiçbir şey olmamış gibi yapmam gerek. Böyle bir durumda çok zordu ama yapacaktım. Fevri davranıp ortalığı karıştırmaya lüzum yoktu sonuçta. Emin adımlarla ilerleyip şerefsizin yaptığı şey kesinleştikten sonra hamle yapmam lazım. Okulu ayağa kaldırsam benim zararıma olurdu, değil mi?
Çocukları sınıflarına bırakıp Feryal'in sınıfta olmadığını görünce öğretmenler odasına yol aldım. Kahve bardaklarını tek elimle tutma işi beni zorlasa da yapmıştım. Kapıyı tıklayıp kafamı içeri uzattıktan sonra önlüğünü düzelttiğini gördüğüm arkadaşıma muzip bir sesle sorumu yönelttim. "Müsait miydiniz, Feryal hocam?"
Sesimi duyup bakışlarını bana çeviren arkadaşım, "Zümra!" Diye şaşkın sesiyle konuştu. Hafif irkildiğini görmemiş gibi yapıp sırıtarak konuştum. Sesimden gereksiz bir heyecan akıyordu. "Bir kahve içer miyiz, güzellik?" Açtığı gözleriyle bana doğru yürümeye başlayıp yavaşça şaşkın halinden çıkmaya çalıştı. Bakışlarının şaşkınlıktan tedirginliğe geçme hızına yetişememiştim. Kapının kolunu bırakıp dışarı doğru çektiğim kafamla Feryal'i beklerken titremesini de görmezden geleceğimi fark etmek canımı sıkmıştı. Biraz daha dayanmam lazım. Bu hallerinin geçeceğini biliyorum, eski Feryal olacağı günler için biraz daha dayanmam lazım.
"Hoş geldin." Diyen arkadaşıma gülümsemeye devam edip elimdeki kahve dolu bardaklardan birini alması için uzattım. Başımı sallayıp hiç konuşmadan bahçeye doğru ilerlettiğim adımlarıma uyup benimle yürümeye başladı. Boş banklara oturmak yerine okulun arka tarafına gitmenin daha iyi bir fikir olduğuna kanaat getirmiş, Feryal'in koluna girip sürüklemiştim. Hem bu hareketimin hem de okulda oluşumun şaşkınlığını yaşadığını bakışlarından anlıyordum ama yine de anlam veremiyordu. Genelde ön tarafta banklarda oturmayı seven arkadaşının bir anda ortaya çıkan arka taraf sevdasına öylece bakıyor, kendince mantıklı nedenler arıyordu. Bulabiliyor muydu? Kafasının içinde dönen çarkları susturup bana buraya geliş amacımla ilgili soru soracak mıydı? Sorarsa ne yapacaktım?
Ne diyecektim? Torpilli düdük kantindeyse bizi yan yana görmesi iyi olmaz mı diyecektim? Diyemezdim. Şimdilik korkmasına, fazladan bir şeyler düşünmesine gerek yoktu. Halledektim nasıl olsa. İnşallah.
Kendime bu kadar güvenmemin sonucunda umarım hayal kırıklığına uğramaz, kimsenin zarar görmesine neden olmazdım.
Nasıl olduğunu sorduğum ve öğrencileri hakkında konuştuğumuz yirmi dakikanın sonunda biten kahvelerimizin kartonlarını çöpe atmış, sarılıp vedalaştıktan sonra Feryal okula giderken ben çıkışa adımlamıştım.
Normalde meyve suyu içen arkadaşının kahve içtiğini bile fark edemeyecek kadar zihni doluydu. Bakar kördü. Fark etseydi önümüzdeki üç ay benimle dalga geçerdi. Ama etmemişti işte. Omuzlarımı çökerten bir yükle yürüdüm.
Okuldan çıkıp eve geçmeden önce markete uğrayıp uğramama konusunda kararsız kalmıştım. Beynim çok doluydu. Eksik var mı yok mu bilmiyorum. Eğitimci olması gerekirken şerefsiz olmayı seçen hıyarı düşünmekten kafam patlayacak. İşe tekrar dönmeden önce çözülmesi gerekiyordu bu durumun. İşe başladığım an her şey aksayacaktı. Hiç vaktim olmayacaktı bunlarla uğraşmak için.
Adımlarımın kurulu bebek gibi otomatik olarak otobüs durağına gittiğini boş gözlerle izliyordum. Bugün ne görmüştüm? Gördüklerim gerçek miydi? Yoksa ben mi abartıyordum?
Gözlerimi sıkıca yumup kendime gelmeye, gördüklerimi unutmaya ihtiyacım vardı.
•∆•
Tezgahın üzerine dizdiğim malzemeleri sırasıyla yıkayıp salata yapmaya kendimi hazırlamam ve başlamam yarım saat sürmüştü. Evet beş on dakikaya hazır olacak şey için yarım saat kendimi gazlamış sonunda salata yapmak için mutfağa atabilmiştim. İyi değildim. Ama sonuçta ne zaman iyi olmuştum ki? Alışmış olmam gerekmez mi?
Hazır olan salatanın sadece tuzu ve yağını koymadan üzerini kapatıp dolaba koydum. Saate baktığımda Feryal'in gelmesine daha çok vardı. Biraz dinlenmek amacıyla uzanmaya beynimden önce ayaklarım karar vermişti sanırım. Odama giden adımlarım bunun en büyük kanıtıydı. Eve geldiğimden beri yaptığım her şeye beynimden önce vücudum karar veriyordu zaten. Yoksa bu kadar erken saatte salatayı yapmamın mantıklı hiçbir yanı yoktu.
Yatağın üzerine fırlattığım telefonuma ulaşıp elime aldım. Siyah ekranın köşesinde yanıp sönen yeşil ışık bildirimlerimin olduğunun habercisiydi. Görmeye alışık olmadığım bir manzaraydı. İçimden bir türlü gitmeyen sıkıntı ile yatağıma çöktüm. Bakalım ne olmuştu.
Güç tuşuna basıp bildirimlerin hem mesaj uygulamasından hem de herkesin kullandığı bilindik sosyal medya uygulamasından geldiğini görüp kaşlarımı çattım. Huzursuzluğum had safhaya çıkmış nefes alamaz olmuştum yine. Kalbim ağzımda atıyordu sanki. Telefonu bırakıp ellerimi uğuldayan kulaklarıma bastırdım. Gözlerimi kapatıp içimden yirmiye kadar saydım. Her bir sayıda nefes alıp vermiş, rahatlamaya çalışmıştım. Pek işe yaramamıştı. Başa sardım, aynı şeyleri yapmaya, içimden sayıp nefeslenmeye, devam ettim. Kulağımın uğultusu azalmıştı. Geriye düzensiz atan kalbim kalmıştı. Bekledim. Biraz sonra düzelen kalp atışımla rahat bir nefes verdim. Kollarım uyuşmuş, bedenim yorgun düşmüştü. Gözlerimi açıp bıraktığım telefonu elime aldım. Bulanık gören gözlerim gözlüğümü aklıma getirince yerimden kalkıp aldım. Zorlama adımlarla hayatıma devam etmek istemiyordum. Hazır kalkmışken mutfağa geçip kendime bir bardak portakal suyu doldurdum. Kirlettiğim bardağı bulaşık makinesine yerleştirdim. Deterjanını da ekledikten sonra açılmaya hazırdı.
Mutfaktan çıkıp yerin soğuğunun çıplak ayaklarımdan içime işlediğini hissederek odama geçtim. Soğuk çoğu zaman bana enerji veriyor, nadir zamanlarda da iliğimi kurutuyordu.
Telefonumu isteksiz bir şekilde elime aldım. Bildirimleri açmadan önce rahat hissetmek için yatağa iyice yerleştim. Rahatım önemliydi. Telefonu açıp gelen bildirimleri kontrol ettim.
imcelen sizi takip etmeye başladı.
imcelen size mesaj göndermek istiyor.
M kişisi, hayırdır biraderim?
Takibine dönmeden attığı mesajlara bakmak istedim. İsteklere girip gelen mesajları kabul etmeden okudum. Okudukça kaşlarım iyiden iyiye çatılmaya başladı. Başım zaten kaynar kazan gibiydi. Sen eksiktin. Hoş geldin.
imcelen: Sakın bu işi kurcalama Zümra!
imcelen: Pişman olacağın şeyler yapıyorsun! Sakın yapma!
imcelen: Ne yaptığından haberin bile yoktur senin! Uzak dur o adamdan, geri zekalı!
Ne oluyordu bu aşağılık yerde? Cevap verecek durumda değildim ki.
Diğer attığı mesajlara bakacağım sıra bilinmeyen numaradan gelen arama yüzünden irkilmiş telefonu elimden düşürmüştüm. Burnumu sıvazlayarak düşen telefonumu geri elime almaya çalışmak eziyetti. Dolan gözlerim ve sızlayan burnum harika bir ikili olmuştu şu an. Susan telefonum tekrar çalmadan elime almış kayıtlı olmayan numaranın attığı mesajlara gitmiştim.
054*****: Lütfen okulda olmadığı söyle Zümra.
054*****: Neden okula gittin ki şimdi sen?
054*****: Radarına girdiğin adamın nasıl bir şerefsiz olduğundan haberin var mı, geri zekalı?
Ama bak ikidir bana geri zekalı diyordun sen, bozuşacağız göreceksin.
Okur Yorumları | Yorum Ekle |