Bölüme geçmeden önce sizden birkaç isteğim olacak. Tabut bölümlerini taslaktan paylaşıyorum ama okuyan, yorum yapan, oy veren hiç kimse olmadığı için içimden paylaşmak gelmiyor açıkçası pek. Buraya kadar okuyan herkes düşüncelerini benimle paylaşabilir mi? Beni bunu yaparak çok mutlu edersiniz. Çok uzatmadan sizi çok sevdiğim bir bölüme daha gönderiyorum, keyifli okumalar ^^
•∆•
Ne demişti o? Ciddi miydi yoksa beni utandırmak için mi söylemişti? Açık kalan dudaklarımın arasından titrek bir nefes kaçtı. Merih pür dikkat bana bakarken biraz daha yaklaşmış gözlerimden gözlerini çekmeden burnunun ucunu burnumun ucuna sürtmüştü. Gözümü kırpmadan ona bakarken elim ayağım boşalmış gibi hissediyordum. Nefesim boğazımı tıkadı. Heyecandan beynim bütün işlevini kaybetmişti. Yüzünü biraz geri çekip başını yukarı kaldırarak dudaklarını alnımla buluşturdu. Mayışmış şekilde gözlerimi kapattım. Kedi gibiydim. Sıcak dudaklarını birkaç saniye alnımda bekletmiş ellerinin arasında duran ellerimin buz gibi olduğunu fark ettiği için avucuyla ovmaya başlamıştı. Benim farkında olmadığım detayları fark ediyordu. Kalbime iyi gelmemişti yaptığı. Küt küt atmaya devam ediyordu. Kapalı gözlerimi benden uzaklaştıği anda bile açamadım. Dedim ya beynim işlevini kaybetti diye.
Kirpiklerimin titrediğini ellerinden birini çekip yanağıma yaslayıp parmak uçlarıyla dokununca anladım. Hangi yanağımı kavradı, hangi eli yüzümde bilmiyordum. Bütün algılarım hızlı atan kalbimde toplanmıştı sanki. "Çok tatlısın Zümra. Gerçekten." Cümlelerimi taklit eden sesini duyunca titreyen kirpiklerimi önemsemeden gözlerimi kısıkça açtım. Bakışlarım bulanıklaşmıştı. Merih'i buğulu görünce gözlerimi kapatıp tekrar açtım. Düzelen görüşümle tebessümle bana bakan adama küçük Zümra'nın yeni aldığı oyuncağa bakar gibi bakmadan edemedim. Sevgi ve heyecanla. Kalp atışlarımı normale döndürememiştim. Bakışlarına kapılıp giderken geri gelmeye başlayan algımla sol elini sağ yanağıma yasladığını anlayıp yüzümü avuç içine doğru eğdim. Her hareketine bir şekilde tav oluyordum. İçi giden bakışlarına içimin gitmesi beni zor duruma sokmadan tamamen kendime gelmeliydim. Baş parmağı gözümün kenarını okşarken, "Gözlerin ne renk?" Diye sordu. Konudan konuya atlaması odağımı dağıtınca boğazımı temizlemiş, başımı geriye çekip elinin yanağımdan uzaklaşmasını sağlamıştım.
Sorusuna cevap verirken önüme gelen saçlarımı kulağımın arkasına sıkıştırdım. "Koyu ela." Durduğu yerden kıpırdamadan bana bakıyordu. Dikkatli bakışlarını gözlerime dikmesine her seferinde içimde oluşan saklanma duygusuyla bakıyordum. Hiç kimsenin bilmediği anılarımla köşe bucak herkesten saklanırken sadece gözlerime bakıp beni sobeleyecek olmasından nasıl kaçabilirdim? Kaçamayacak gibi hissediyordum. "Ela gibi değil de hem kahverengi, hem yeşil gibi. İkisi gibi. Evet ikisi gibi." Son söylediği cümleyi bakışlarını benden çekip etrafta gezdirirken kendi kendine söylemişti. Ela zaten kahverengi ve yeşilin karışımı değil miydi? "O nasıl oluyor sayın çok bilmiş?" Altın harelerini bana çevirdi. Aramızdaki uzaklığı yavaşca yaklaşarak kısaltırken göz bebeklerinin küçüldüğünü anbean izledim. "Senin gözlerin bazen tamamen yeşil bazen kahverengi oluyor. Birbirlerine karışmıyor renkler. Çok keskin bir şekilde ayrılar birbirinden. İkisi de var, evet. Ama ela gibi değil, van kedisi gibi iki rengi aynı anda taşıyorsun. Tek farkınız o farklı gözünde sen aynı gözünde taşıyorsun renkleri." Daha önce hiç van kedisiyle kıyaslanmamıştım. Saçmalıyor muydu? Belki, evet. Sesinin tonu bütün saçmalıklarını göz ardı etmemi sağlıyordu. Konuşurken elleri sürekli hareket halindeydi. Dikkatim dağılıyordu. Bu adamla karşılaştığımız günden beri odağımı toplayamıyordum. Ne yaparsam yapayım bir şekilde konudan çok sapıyordum.
Boğazımı temizleyip merak ettiklerimi sormaya tekrar başladım. Onu tanımak istiyordum. Bariz belli olan çekimi görmezden gelip birlikte bir geleceğimiz varsa eğer o geleceği harcayamazdım. Diğer konuda iş işten geçmişti zaten. "Kaç yaşındasın?"
"15 Ocak 1995 doğumluyum." Doğum tarihini söyleyip benim yaşını tahmin etmemi mi bekledi şimdi? "Yani?"
"Yani, dört ay sonra 32 olacağım." Gülmemeliyim. Gülmemeliyim. Gülme Zümra, her an güldüğün için trip atabilecek şekilde bakıyor adam. Gülme sakın. Kıvrılmaya çalışan dudaklarımı ona çaktırmadan elimi ağzıma kapatıp yalandan öksürüyor gibi yaptım. Yapmaya çalıştığım şeyi anlamasıyla göz devirince dayanamayıp sesli güldüm.
Uzatmabirader: herif 31 yaşındaymış. Kazanılan süre dört ay. (Çay hüpletme sesi.)
Konudan sapmadan aklımda kalan bilgiyle sordum. "Oğlak burcu musun?" Başını sallayıp evet dedi. Başka bir soruya geçtim. "Yükselenin ne, biliyor musun?" Sırıtarak verdiği cevapla ağzım açık kaldı. Çeneme alttan parmağıyla dokundu yine. Açık kalan ağzımı kapattım. Sımsıkı birbirine bastırdım dudaklarımı sonra.
"Sensin."
Aradan geçen iki dakikadan sonra şokla fısıldadım. "Ne?" Adam her fırsatta yürüme modunu açmıştı resmen. Sehpanın üzerine bıraktığım meyve suyu bardağımı elime alıp bir yudum aldım. Aldığım yudum Merih'in kurduğu cümleyle genzime kaçınca öksürmeye başladım. "Senden başka bir şeye, kimseye, yükselmiyorum Zümra." Oldu o zaman biz kalkalım. Ciğerlerim sökülürcesine öksürürken Merih yerinden kalkıp arkama geçerek sırtıma vurmaya başladı. Bardağı elimden alıp sehpanın üzerine koymayı unutmamıştı. İşe yaramadığını görünce omuzlarımda duran hırkayı rastgele koltuğun kenarına bıraktı. Böyle daha iyi canımı alacağına karar vermişti sanırım. Orantısız gücü sağolsun son nefesimi tam şu an verecektim. Öksürüklerimin arasından konuşmaya çalışıp derdimi ona anlattım. "Yavaş," kocaman bir öksürük. "Ciğerimi," başka kocaman öksürük. "Söktün."
"Ne diyon Zümra hiçbir şey anlamıyom?" Anlamazsın tabi. Sırtımdaki ellerini tutmaya çalışıp yaşaran gözlerimle yüzüne baktım. Hem endişeliydi hem de beni heyecanlandırdığı için keyifli. Ölecektim burda haberi yok. "Elinin körünü diyom Merih, elinin körünü diyom." Sonunda ellerini tutmuş son nefesimi verme işini daha sonraya bırakmıştım. Ya Azrail attığım mesajın intikamını almak için gelmiş beni yokluyordu ya da Feryal uyumadan önce yattım sağıma döndüm soluma diye dua etmek yerine beni Allah'a havale etmişti. Olabilirdi. İmkansız değildi sonuçta.
"Yavrum ben nerden bileyim bu kadar heyecanlanacaksın?" Hay yavrunu. Tamam ben heyecan yaptım ama sen de sırtımı deştin be adam!
"Merih genzime kaçan meyve suyu yüzünden değil senin sırtıma vurup ciğerlerimi darp etmen yüzünden ölecektim." Yaptığı şeyin farkına varınca, "Kusura bakma. Etrafımdaki öküzlerle seni bir tutup hareket ettim." Dedi. Konuştukça batıyordu yemin ederim ya.
"Öküz mü dedin sen bana az önce?" Ağzı açık bir süre ne diyeceğini düşündü. Sağ elimi sol elinden çekip çenesinin altına koydum. Hafif baskıyla yukarı itince kurulu robot gibi kapattı ağzını. Elimi çekmeden çenesini sıkıca kavrayıp yüzünü sağa sola sallamadan edemedim. Kendime hakim olamamıştım. Demiştim, bu adamla yan yana olmak ayarlarımı bozuyordu. Küçük çocuk sever gibi sevmiştim iki katım kadar olan adamı. Merih onun ani hareketlerine ben nasıl heyecanlanıyorsam benim ani hareketlerime üç beş katı heyecanlanıyordu. Bu halleri gözüme o kadar tatlı geliyordu ki... Dişlerim kamaşıyordu.
Çenesinden çektiğim elimle hızlı adımlarla hemen yanıma gelip koltuğa oturdu. "Bir daha yapsana." Elimi tutup kendine doğru çekerken konuştuğumuz her şeyi unutturan bakışlarla bana bakıyordu. "Zümra, bir daha yapsana. He, yavrum. Yapacak mısın?" Sen bana böyle annesinden bir şey isteyen oğlan çocuğu gibi gözlerini kocaman açıp bakarken ben nasıl senin istediğini yapmayayım? Saçları alnına dökülmüştü. Tam bir serseri gibiydi ve asla yaşını göstermiyordu. Bunu ona söylememiştim çünkü ilerleyen günlerde yaşlı diye dalga geçecektim onunla. Bu sefer iki elimi yüzüne uzattım. Sağ elim çenesini kavrarken sol elimle alnına düşen saçlarını geriye doğru taramak istemiştim. Parmaklarım nemli saçlarının arasından yağ gibi kaydı. Bu haliyle bile yumuşacık olması birçok kadını kıskandırırdı. Elimi saçlarından geriye çekerken çenesini sıkıca kavradım. Sol elimi hemen elleri arasına hapsetti. Sağ elimin baş parmağını dudağına değdirdiğimi fark edince hemen yanağına doğru kaydırmıştım. Odaklı gözleri gözlerimin içine bakarken ben bakışlarımı gözünün altındaki minik bene diktim. Sağa sola salladığım yüzüyle o küçük kahverengi noktadan gözlerimi ayırmamıştım. Merih sessizce beni izleyip yüzünde oluşan muhteşem gülüşle öylece oturuyordu. Ellerinin arasında olan elimin üstünü bu süre boyunca okşadı.
Ellerimi ondan kurtarıp soracağım sorulara odaklanmaya çalıştım. Az önce yaptığım şey yüzünden yanaklarımın sıcakladığını hissediyorum. Ondan uzaklaşmam, eve gitmem ve aramızdaki görünmez ip bizi birbirimize kör düğüm etmeden önce iyice düşünmem lazımdı. "Nerelisin?" Bu sefer uzatmadan direkt cevap verdi. "Ankara. Doğma büyüme buralıyım." Anladım dercesine başımı salladım. Sıra bana gelmişti. O sormadan sıralamaya başladım. "27 Mart 1998 doğumluyum. Koç burcuyum. Yükselenim yakında sen olacak gibisin. Ve, Rize'liyim."
"Her halükarda kedisin yani. Mart kedisi. Miyav de bakayım."
"Merih seni bir miyavlatırım bir miyavlatırım görürsün mart kedisini de miyavı da." Dişil enerji de bir yere kadardı.
Gülerek beni dinlerken sinir olmuş bir şekilde bakmama dayanamayıp kahkaha attı. Gülüşünü kesmesini beklerken aklıma boyunun uzunluğunu sormak geldi.
Hangi boyunun? Sus lan.
"Boyun kaç senin. Maşallah suyunu eksik etmemişler hiç." Aklı hâlâ az önceki lafımda olacak ki bir müddet yüzüme alık alık baktı. Yükselenim yakında sen olacak gibisin. Kendimden beklemediğim cümleler söylüyordum resmen. Diğer söylediklerimi acaba anlamış mıydı? Pek anlamışa benzemiyordu da. "1 metre 91 santim." Yine yani diye sormamak için zor tutuyorum kendimi. Sağ elimin parmaklarını birleştirerek avuç içim yüzüne bakacak şekilde elimi havaya kaldırdım. Kafamı omzuma doğru yatırıp çenemle sağ elimi işaret edip iyice anlaması için tane tane konuştum. "Şunu yapmaya devam edersen ağzının ortasına yersin tokadı Merih."
"Tamam tamam, kızma hemen. Söz yapmamaya çalışırım." Verdiği söze bak. Gözlerimi devire devire kör olacağım. "Ben 1 metre 59 santimim." Ağzımda sakız varmış gibi konuşmuştum. Keşke olsaydı da şişirip şişirip yüzüne patlatsaydım.
"Yani yoksun. Anladım, tamam. Cücesin." Çığlık çığlığa ağlayacaktım şimdi ben cüce değilim sen çok uzunsun diye. "Ben sana fasulye sırığı diyor muyum? Demiyorum. Hoş senden olsa olsa turşu olur. Hıyar turşusu." Bakışlarındaki eğlenen parıltı hıyar turşusu lafını duyunca gücenmişlikle yer değiştirdi. Oh olsundu. Hak etmişti. En iyi kozumu sona saklamıştım üstelik. Boyuma laf söylediği an görecekti gününü. Kalan meyve suyunu da içip yerimden kalktım. Koltuğun sırt kısmına koyduğu hırkamı kollarımdan geçirmeye çalışırken ayağa kalkıp giyinmeme yardımcı oldu. "Gitmesen olmaz mı?"
Açelya ve Barbaros meselesini tamamen rafa kaldırmıştım. Onlarla alakalı hiçbir şey sormadan eve geçecektim. Hissettiğim huzurun kaçmasını istememiştim. İçten içe konuyu bu yüzden açmadığımı biliyordum. Başımı salladım olumsuz anlamda.
"Valla olmaz. İkimizden biri her an ölebilir." Neden böyle dediğimi anlamamıştı. Ya ben sinirlenip boğazına ellerimle yapışacaktım ya da o yanlışlıkla beni öldürecekti. İki türlü de olan bana olacakmış gibi hissetmiştim böyle düşününce. "Bekle beni üzerime bir şey alayım. Ben bırakacağım seni eve kadar." Hiç gerek yok demeyecektim. Israr edip gelmesini engellersem ve başıma bir şey gelirse yaşayacağı vicdan azabını düşünemiyorum. Başımı sallayınca oturma odasından çıktı. O gelene kadar sehpanın üzerinde olan bardağı mutfağa götürecektim. Kapının önünde bekleyebilirdim. Mutfağa geçip bardağı suya tuttuktan sonra makineye yerleştirdim. Arkamı dönüp çıkacağım esnada içerden bağırmıştı. "Çıkabiliriz."
Görmeyeceğini bilsem bile başımla onayladım. Evden çıkıp asansöre bindik. Elimde tabak olmadığı için ondan olabildiğince uzak durmaya çalıştım. Halimi fark edince gülmeye başladı. Asansör zemin kata gelinceye kadar gülmeye devam etmesi kalbime zarardı. Binadan çıkıp etrafı kontrol ettikten sonra karşıya geçerek bizim binaya girdik. Üçüncü katta olan asansörü çağırıp gelmesini beklerken saçlarımla oynamaya başladı. Başımı kaldırıp ona bakmak istediğimde gözlerini indirmiş saçlarıma baktığını gördüm. Saçlarıma neden bu kadar ilgi duyduğunu bilmiyordum. Keşke sorsaydım. Asansörün sesini duyduk, kapılarının açılmasıyla içeri girerken ardımdan girmesiyle, "Sen nereye?" Diye sordum. Sırtıma koyduğu eliyle beni asansöre ittirirken, "Çok konuşma." Demişti. Nazar etmiştim adamı. Kibarlıktan hanzoluğa yatay geçiş yapmıştı. Gösterecektim ama çok konuşma demeyi ona. Eve bir gireyim de. Hiçbir şey demedim kata gelene kadar. Dairenin önünde yan yana durduk. Cebimden çıkardığım anahtarla kapıyı açtım. Terliklerimi çıkarıp içeri geçtiğim an, "İyi geceler dede. Teşekkür ederim bıraktığın için, rabbim uzun ömürler versin inşallah." Demiş kapıyı yüzüne kapatmıştım.
•∆•
Sabah alarmın sesiyle uyanmış yatakta hayatı sorguluyordum. İçimde bir yerde önemsenmemiş olmanın kanlı yarası vardı. Dün gece Merih'le konuşurken üstünde durmamıştım ama yalnız başıma kaldığım an pek iyi hissetmemiştim. Uyuyacağım sıra sorun yoktu. Merih mesaj atmıştı, kapıda söylediklerimin ne demek olduğunu sormuş ayıp ettiğimi söylemişti. Gülmüştüm yazdıklarına. Aklım onunla dolu bir şekilde uyumuştum. Uyandığımda ondan geriye canımı sıkacak ne varsa beynimi doldurmuştu. Bilinçaltım bu sefer Merih'in olmadığı ama Dinçer'in halime kahkahalarla güldüğü iğrenç bir kabusu bana izletmeyi uygun görmüştü. Bıkmıştım. En ufak sevgi kırıntısının peşinden koşarken tökezleyip çarptığım sevgisizliğin beni alaşağı etmesinden bıkmıştım. Fazla oyalanmadan üzerimi değiştirip evden çıktım. Önce arabamı alıp restorana gidecek sonra eve geri dönecektim. Telefonumu kontrol ettiğimde mesaj bildirimi olduğunu gördüm. Merih günaydın yazmıştı muhtemelen. Bildirime girip baktığımda düşüncemin doğruluğundan emin olmuştum. Ona cevap verdikten sonra önce odamdan sonra evden çıktım. Şu sıralar iştahımın olmaması ve yemek yememiş olmak midemi ağrıtıyordu.
Evden ve binadan çıkıp tamirciye doğru yürüdüm. Mesafe kısa degildi ama temiz havanın bana iyi geleceği bir gerçekti. Telefonuma konumu yazıp haritaya bakarak ilerleyecektim. Kaybolmak istemiyordum. Dün olanlar üzerine ekstra temkinliydim etrafa karşı. Her an bir yerlerden tehlike çıkabilirdi. Boğulduğum çukurun dibinde tek başıma kalmış gibiydim. Feryal uzattığı eli benden esirgemişti sanki. Öyle olmadığını bilmek öyle hissetmeme engel olamıyordu. Hislerim her şeyden öne koymuştu kendini. Birine sarılmaya ihtiyacım vardı.
Kırk beş dakikalık yürümenin ardından telefonun uyarısıyla geldiğimi anladım. Varmıştım gideceğim yere. İçeriye girdim, etrafa kısa bir bakış atıp gözüme kestirdiğim ustayla yanına adımladım. Ayaküstü neden geldiğimi anlatıp arabamın hazır olduğunu öğrenince de parasını ödeyip çıktım ordan. Bu arabayı ailemden kalan paranın üzerine kendim çalışıp biriktirdiğim parayı katarak almıştım. Benim için maddi değeri yoktu. Manevi değeri daha çoktu çünkü satın almaya gittiğimde sanki onu bana babam almış gibi hissetmiştim. Hâl böyle olunca kıymeti de büyüktü. Ailemden bana maddiyatı kenara bıraktığım zaman hiçbir şey kalmamıştı. Evimiz vardı. O ev bana mezarlık olmuştu. Beni gömüp üstüme toprak atmak isteyenlerin küreklerini kafalarında kırmıştım. Kırmızı ışıkta durup yaya yolundan geçen insanlara baktım. Hepsinin bir telaşı vardı sanki. Sarıdan sonra yeşil ışık yanınca yoluma devam ettim. Restoranın park yerleri doluydu merbur boş bulduğum kaldırım kenarına arabayı park edip kapısını kilitleyerek restoranın girişine doğru yürümeye başladım. İçeri girdiğim gibi kalabalığın arasında çok oyalanmadan patronun odasına geçtim. Deniz bey, yani artık eski patronum, haberi olduğundan odasında beni bekliyordu. Kapısını çalıp sesini duyunca içeri girdim. Oturduğu yerden kalkıp masasının önüne koyulmuş sandalyeleri göstererek konuştu. "Geç, Zümra. Hoş geldin."
"Hoş buldum, Deniz bey. Kusura bakmayın, yaptığım emrivaki için. Direkt konuya girip fazla vaktinizi almak istemiyorum." Başını sallayarak, "Devam et, lütfen." Dedi, sakin sesiyle. "Detaylı anlatamayacağım bir olayın içindeyim, tehdit ediliyorum ve etrafımdaki insanların benim yüzümden tehlikeye girmesini istemiyorum. Bu yüzden başımızdaki tehlike ortadan kalkana kadar çalışamayacağım."
"Sorsam da söylemeyeceğini biliyorum Zümra, sormuyorum o yüzden detayları. Yerin her zaman hazır, ne zaman istersen gel. Kendine iyi bakmanı istiyorum senden. İhtiyacın olduğu an bana ulaşmayı unutma." Anlayışı için teşekkür edip işten çıkışımla ilgili her şeyi hallettikten sonra Sena'nın yanına uğramış, gördüğüm herkese veda etmiştim. Mahalleye girip eve geçene kadar bakışlarım dalgındı. Hoşuma gitmiyordu bu durum. Kısıtlanmış, küçücük bir kafesin içinde sıkışıp kalmış gibi hissetmek zoruma gidiyordu. Binaya girmeden önce Merih'in oturduğu apartmana yöneldi dalgın bakışlarım. Aklıma gelen anlarla yüzümde buruk bir gülümseme oluştu. Çok hızlı kapılmıştım altın bakışlarına. Heyecanlanınca tonu açılıp parlıyordu. Çöl kumuna benziyordu öyle olunca gözlerinin rengi. Daha önce denk geldiğim bir renk olmadığı için merak ediyordum. Dikkatimi başından beri gözleri çekiyordu.
Kapıyı itip içeri girdim. Gündüz olmasına rağmen koridor karanlıktı. Dışardan içeri güneş ışığı az girince karanlık olması normaldi. Sensörlü lamba cızırtı çıkarıp yandı. Asansöre ilerleyip tuşuna basarak kapısını açtım. Sıfırda olduğu için beklemem gerekmemişti. Dörde basıp kapıların kapanışını izledim. Asansör yukarı çıkarken kayış sesleri dolduruyordu içeriyi. Kata gelinceye kadar farkında olmadan bu sesi dinledim. Geçmişin paslı demirlikleri arasından kaçıp gelen anılar arkasına bakmadan özgürlüğe koşarken ben durmuş, bana biçilen hayatın hangi noktasında olduğumu anlamaya çalışıyordum. Bulamıyordum. Yerim, yurdum yokmuş, ben var sanıyormuşum. Sanki herkesin her şeyi tamdı da bir ben günden güne eksiliyordum. Bu his yüreğime çökerken kayış sesinin durduğunu ve asansörün kapılarının açıldığını Sarp'ın kapımızın önünden bana doğru seslenmesiyle anladım.
"Zümra abla neden gelmiyorsun? Ben varım diye mi?" Başımı usulca hayır anlamında salladım. Ruhum çekilmiş gibiydi. Yorgun adımlarla evin önüne geçerken, "Ne yapıyorsun burda?" Diyen sesim fısıltı gibi çıkmıştı. Cevap vermesini beklemeyip evin anahtarını çantamdan çıkardım. İçeri girince konuşurduk. Kapıyı açıp ayakkabıları çıkardıktan sonra tek adımla içeri girerken sarp konuştu. "Seninle konuşacaktım." Onu eve almayacağımı düşünmüş olacak ki bir şey dememi beklemeden arkasını döndü. "Gel içeri Sarp." Hızla bana dönmüş ayağındaki terliklerini gelişi güzel çıkartarak içeri koşturmuştu. Eğer dün kırılmış olmasaydım Road Runner mısın be mübarek diyerek ona takılmıştım çoktan. Ama kırılmıştım bir kere. Beni en yaralı yerimden, çocukluğumdan vurmuştu bilmeden. Kapıyı kapatırken anahtarı kilitte unuttuğumu fark edip aldım. İç taraftan kilide taksam iyi olacaktı. Sarp'ı uzun süre tek başına salonda bırakmak istemiyordum. Çantamı ve üzerimdeki deri ceketi çıkarıp portmantoya astıktan sonra ellerimi yıkayıp salona geçtim. İkili koltukta uslu uslu oturup beni bekliyordu. Onunla konuştuktan sonra fondöten ve kapatıcıyla boyadığım yüzümü güzelce temizleyip krem sürmem lazımdı.
"Ben çok üzgünüm Zümra abla. Seni kırmak istememiştim ki. Küsmesen bana olmaz mı? Söz bir daha sana öyle kelimeler söylemeyeceğim." Bakışları kapıdan içeri girmiş ama hâlâ ayakta duran bendeydi. Ne tepki vereceğimi bekliyordu. Üzgün olduğunu biliyordum aslında ona küsmek istememiştim ben. Küçük Zümra yaralarını renkli boyalarla çiçekler çizerek kapatsa bile o çiçeğin altında olan yarasını unutmamıştı. O küsmüştü daha çok. Ben hallederdim. Ama o küçüktü işte. Büyütememiştim onu. İstememişti büyümek. Büyümenin çok kötü olduğunu görünce hak vermiştim bu isteğine. Keşke ben de hiç büyümeseydim.
"Nasıl kelimeler Sarp? Hangi kelimeyi söylemeyeceksin?" Bende olan bakışlarını utanıp ellerine indirdi. Parmaklarıyla oynayışı canımı yaktı. Dikildiğim yerden hareketlenerek yanına geçip oturdum. Bu haline en az onun kadar üzülüyordum. Ama işte kırgınlığımı kısa sürede görmezden gelemiyordum. Kaburgama alacaklı gibi dadanmışlardı sanki.
"Çirkin değilsin sen Zümra abla. Canavar hiç değilsin. Çok güzelsin sen, gerçekten. Ben herkes bana alayla gülünce sen de öyle güldün sandım. Kızdım sana, kızgınlıkla söyledim. Özür dilerim. Ben seni çok seviyorum. Küsme bana."
Çirkinsin sen, çirkin.
Çillere bak çok çirkinler, ıyy.
Yüzünde ne var? Hasta mısın yoksa?
Şuna bakın yüzünde lekeler var, çok çirkin değil mi?
Ve daha fazlası. Büyümeyen kız çocuğunun göğüs kafesinde korumaya çalıştığı serçenin kanadındaki bıçak yarası.
•∆•
İlahi bakış açısı,
Minik Zümra ve yarası.
Küçük kız sırtında çantasıyla okula doğru minik adımlarla yürürken çok heyecanlıydı. Babasının kocaman elinde küçücük kalan eliyle onu çekiştirmeye çalışıyor, daha hızlı olması için mırıl mırıl sürekli konuşuyordu. Bilmiyordu, babasının onun minik adımlarına uyum sağlamak için yavaş yürüdüğünü. Belki büyüdüğünde anlardı. "Hadi babacım. Geç kalacağız." Otuzlarında olan genç adam kızının bu sabırsız haline içten bir şekilde gülmüştü. Bilseydi yıllarca bu yolları gidip gelmek zorunda olduğunu acaba böyle heyecanlı ve sabırsız olur muydu? Olmazdı. Saçlarına baktı. Eşi sabah iki yandan örüp çiçekli tokalarla süslemişti kestane rengi saçlarını. Çok güzel olmuştu ona gözlerini pörtleterek bakan kızı. Adımlarını durdurup kızının da durmasını sağladıktan sonra önünde eğilmiş hızlı yürümeye çalıştığı için yanakları kızaran kızının tombul yanaklarını sevmişti. Tatlılık abidesiydi, baldı kızı.
"Zümra'm, balım, çilli kızım, güzel kızım, geldik zaten az kaldı. Sabırlı olmayı öğrenmen gerekiyor." Küçük kızı ufak omuzlarını silkerek bilmişce cevap vermişti. "İyi de babacım okula zaten ööyenmek için gidiyoyum ki ben. Sabıylı olmayı ööyenmemi istiyoysan biy an önce beni okula götüymen lazım. Geç kalacağız, gitmeliyiz!" Çok bilmiş kızı cümlesinin sonunda ince sesiyle bağırmıştı. Peltek haline ayrı bitiyordu genç adam. R harfini söyleyemeyen kızı zor olduğunu düşündüğü kelimeleri uzatarak söylüyordu. Biraz da inatçıydı. Sırf bu yüzden sırtındaki çantayı taşımasına izin vermemişti. Onundu çantası, neden başkası taşıyooymuş ki!
Okula girip sınıfını bulduktan sonra küçük çocukların ve velilerinin doldurduğu sınıfa girdiler birlikte. Okuma yazmayı bilmiyordu ama annesinin dediğine göre o artık 1-C sınıfının öğrencilerindendi. Babası onu boş sıralardan birine yönlendirip çantasını çıkarmasına yardım ettikten sonra zilin çalmasıyla öğretmeninin geleceğini ve gitmesi gerektiğini söyleyerek saçlarının üzerinden öpmüş minik kızının sakallı yanaklarından öpmesinin ardından önce sınıftan sonra okuldan çıkmıştı. Küçük Zümra çoook heyecanlıydı ve kimseyi tanımadığı için ağzını açamıyordu.
Zümra içeri giren öğretmenini görünce iyice heyecanlandı. Heyecandan kıpır kıpır yerinde duramaz hâlleri dışardan gören biri için çok tatlıydı. Ama ona göre biraz daha heyecanlanırsa minik kalbinin içindeki serçesi uçacak ve onu terk edecekti. Gitmesin diye sakin olmaya çalıştı ve konuşma yapan öğretmenini dinledi. Sevil'miş adı. Sevil öğretmen sırayla herkesle tanışmaya başlayınca terleyen ellerini okul formasının üzerine sildi. Önlükmüş adı babası öyle söylemişti. Mavi önlüğü elbiseye benziyordu. Çok sevmişti o yüzden önlüğünü. Yakasında da çiçekleri vardı. Annesinin saçına taktığı çıtçıtlı tokalara benziyordu onlarda.
Sırayla herkes önce ayağa kalkmış sonra adını söyleyip sandalyesine oturmuştu. Zümra adını söyleyince ona gülmüşlerdi. Peltekti ve adı diğerlerine göre çok komikti. Utanarak yerine oturup zilin çalmasını beklemeye başladı. Zil çalınca öğretmeni sınıftan çıkmış, derste ona gülen çocuklar başına toplanmıştı. Hepsi bir şey söylüyordu ama bunlar Zümra'nın hiç hoşuna gitmiyordu. Onunla dalga geçiyorlardı peltek olduğu için. Üstelik çillerine çirkin diyorlardı! Güzeldi o. Babası onu bal kızım, çilli kızım, güzel kızım diye severdi. Hem bal tatlı olmaz mıydı? Babası çirkin olsa ona öyle demezdi ki...
Çirkinsin sen, çirkin.
Konuşmayı da beceremiyor baksanıza.
Çillere bak çok çirkinler, ıyy.
Adın neydi senin? Zümyaaaaaaa!
Yüzündekiler ne? Hasta mısın yoksa?
Şuna bakın yüzünde lekeler var, çok çirkin değil mi?
Ve hep birlikte bağırdılar.
Çiiirkiiiin, Züümyaaa!
Daha arkadaş olmadan küstü bütün çocuklara. Tek kelime de konuşmadı yıllar boyunca. Ta ki, peltekliğini düzeltip kelimeleri düzgün söylediği ana kadar. Peltekliğini düzeltmişti ama çilleriyle uğraşmayı bırakmamıştı yaramaz arkadaşları. Kırmışlardı kaçmasından korktuğu serçesinin kanadını. İzin vermemişlerdi iyileşmesine. Yarım, kırık, yaralı kalmıştı yıllarca.
Heyecanla kaburgasını döven serçesi uçmayı bıraktı sonra.
•∆•
Bölümü önceden yazdığım için tekrar okuyarak düzenlenecek yeri var mı diye baktım dedim ama okurken küçük Zümra beni mahvetti maalesef ki...
Umarım beğenmişsinizdir, sizi diğer kitaplarıma da bekliyorum ^^
Bu satıra izinizi bırakmayı unutmayın efenim.
Kişisel sosyal medya hesaplarım;
Instagram: esrayanar15
Twitter: esoyanar
Tiktok: esrayanar15
Kitaplar için kullandığım sosyal medya hesaplarım;
Instagram: wattpadtabutofficial, yillanmisserisi ve esonunkaleminden
Tiktok: night.and.lake
Bu hesapları takip ederek bana ulaşabilir, kitaplarımlq alakalı paylaştığım gönderileri görebilirsiniz. Beğendiğiniz kısımları #tabutwattpad etiketiyle paylaşıp beni mutlu etmek isterseniz hayır demem bu arada. Profilimden diğer kitaplarıma göz atıp düşüncelerinizi benimle paylaşmanıza da hayır demem.
06.07.25 19:10
Okur Yorumları | Yorum Ekle |