Bir insanın sizi tanımadan sizle ilgili bir durumu merak edip endişelenmesine ne tepki verirdiniz? Duygularım birbirine girmişti. Geçmişimin kara günlerinden birini tekrar yaşıyormuş gibi hissediyordum. Her şey çok fazlaydı. Yaşadıklarım, hissettiklerim. Barbaros'u hatırlatan hiçbir şeye tahammülüm yoktu.
Kalbim bugün haddinden fazla çalışıyordu. Attığı mesaja bakakaldım. Ne demişti? Oraya geliyorum Zümra. Gelmesindi. Gidecektik ki biz.
Siz: Merih evde olmayacağız biz. Apartman toplantısına çıkacağız şimdi.
Siz: Yüz yüze görüşmek için iyi bir zaman olmayabilir. Her şey üst üste gelmiş durumda.
Siz: İyi değilim. Lütfen iyi olmama müsade et.
Ne yazacağını merakla beklediğim sırada Feryal üzerini değiştirmiş bir şekilde salona gelmiş hiçbir şey demeden mutfağı işaret etmişti. Kafamı sallayıp oturduğum koltuktan ayaklanarak peşinden gittim. Çıkardığı saklama kablarına zeytinli ve patatesli poğaçaları dizerken bana ıslak kekin üzerini streçlemek düşmüştü. Onu halledip dikdörtgen borcamda yaptığım bisküvili pastanın üzerini streçlerken Feryal'de paçanga böreklerinin olduğu tepsiyi boşaltıyordu. Hızlıca hareket edip şehriyeli tavuk salatasının da kapağını kapatarak bez torbalara koyduk. Feryal eline aldığı poğaça ve böreklerin kablarıyla kapının önüne gitti. Ordu duyuracaktık mübarek. Tekrar mutfağa girip ıslak kek ve bisküvili pastayı koyduğum torbaya elini attı. Karşı çıkmadan taşımasına izin vermiş elime aldığım salata kabıyla peşinden gitmiştim. Portmantonun üzerine bıraktığım kabı ayağıma terliklerimi giyince tekrar kucaklamıştım.
Yaptıklarımızı asansöre dizip tamamen evden çıkmayı başarınca Feryal arkamızdan kapıyı çekip kilitlemişti. Anahtarı cebine koyunca ötmeye başlayan asansöre binip çatı katına çıktık. Bugünkü toplantı diğerlerinden daha kalabalık olacağı için terası düzenlediklerini söylemiş Huriye teyze Feryal'e. Aslında bir bakıma iyi olmuştu. Sıkış tepiş oturmayı istemezdim. Geldiğimizi haber veren asansörün sesinin ardından kapısı açılmış ben yine kapıyı tutarken Feryal yaptıklarımızı taşımaya başlamıştı. Son kalan torbayı elime alıp asansörün önünden çekildim. Ötmeye başlamadığı için sevinmiştim.
Feryal'in arkasından terasa çıkarken gözlerimle etrafı tarıyordum. Bir kenarda uzunca bir masa vardı ve komşularımız getirdikleri yiyecekleri onun üzerine dizmişti. Bir köşesini tabaklar, bardaklar ve çatal bıçağa ayırmışlardı. Ayriyeten o kısımda servis kaşıklarının da olduğunu görmüştüm. Sağ taraf boydan boya camdı ve dışarısı zifiri karanlıktı. Masanın tam karşısıydı. Tavanda bütün alanı aydınlatacak büyüklükte bir avize vardı. Geleceğimden daha parlaktı yeminle. Masanın sağ çaprazında sandalyeler sırayla dört sıra halinde dizilmişti. Karşısındaysa tamamen boş beyaz bir duvar vardı. Diğer duvarlar onun aksine koyu yeşildi. Bu renge bayılmıştım. Ortam çok güzeldi. Huriye teyzeyle göz göze gelene kadar. Tonton yüzünde beni görünce oluşan gülümseme yanağımı görünce donup kalmıştı. Eliyle beni yanına çağırınca hâlâ kucağımda duran torbayı masaya bıraktım. Feryal diğerlerini torbalarından çıkarmıştı. Bunu da çıkarması için ona sessizce fısıldadım. Uysal adımlarla yanından ayrılıp beyaz duvarın hemen önünde kraliyet tahtını andıran koltuğunda beni sabırla bekleyen kadının yanına gittim. Dizlerimi kırıp önünde eğildim. Eline uzanıp öpme isteğimi uzattığım elimi iki elinin arasına alıp engelledi. Sağ eli altta sol eli üstte olacak şekilde sağ elimi kavramıştı.
Dudaklarım istemsiz büzülmüştü. Gözlerinin içine küçük Zümra'yla beraber incinmiş bir bakış attık. Endişeli bakışları bu hareketimle yumuşayan kadın ellerinin arasında olan elimi bırakmış, öpmeme izin vermişti. Alnıma yasladığım sağ elini bırakmadan bu sefer ben iki elimin arasına aldım. Sol elimle tutup sağ elimle elinin dış yüzeyine hafif hafif dokundum. "İyiyim Huriye sultan. Kedi tırmaladı gündüz. Endişelenecek bir şey yok, merak etme."
Gözlerinden gözlerime uzanan köprüde gördüğüm sorularına o sormadan cevap verdim. En sevdiği özelliklerimden birinin o konuşmadan onu anlamam olduğunu biliyordum. Bunu geçen ay yüzüme karşı kendisi söylemişti. İçi biraz daha rahatlasın diye gülümsedim. "Dikkat et güzel kızım. Canının kıymeti olsun." Canının kıymeti olsun.
"Ederim tontonum. Yavrusunu severken annesi geldi. Daha ben ne olduğunu anlamadan yavrusuna zarar vereceğimi düşünüp saldırdı." Yalan söylemenin dilimde bıraktığı ekşi tadın yüzümü buruşturmasına izin vermezsem yalan söylediğim belli olmazdı, değil mi? Söylediğim yalan gerçekle birlik olup ileride ayağıma dolanmazdı umarım. Huriye teyzenin duyacaklarına kalbinin dayanacağını bilsem en başta olanları Merih'e anlatırken Huriye teyzeye söylememesi için bana söz vermesini istemezdim. Onu karşıma alıp kendim söylerdim. Bana göre söylenen yalanın bahanesi olmazdı. O yalan geri dönülemez bir yola girince yaşanacaklar herkesi yaralardı çünkü.
Yara alacak yerim kalmamıştı.
Başını sallayıp dediklerimden şüphelenmediğini belli etti. Oturduğum yerden ayaklanırken sol elimle arkamda kalan Feryal'i işaret edip, "Gideyim şuna yardım edeyim. Beceriksiz ortalığı devirmesin." Demiştim alaylı bir sesle. Kıkırdayışı yüreğimde yanan ateşe su döküp birazcık da olsa rahat hissetmemi sağlayınca gülümseyip yanaklarını acıtmayacak şekilde sıktım. Arkamı dönüp Feryal'in yanına gitmeye başladığım an gülümsemem silinmişti. Yanağımdaki izin sızlamasına dayanamamıştım. Hem, uzun süre o şekilde durursam kabuk bağlamayan kesik tekrar kanamaz mıydı? Gülmek artık haramdı, günahtı. Barbaros gördüğü herkesin gülüşünü çalmaya yemin etmiş bir canavardı. Yüzümü buruşturdum. Bu adamı en kısa zamanda önce hayatımızdan sonra da hafızamızdan silmemiz şarttı.
Feryal'le sessizce konuşup masayı düzenlerken kapının sesiyle masanın önünden biraz geri çekilip soluma bakış attım. Sarp ve annesi gelmişti. Sarp'ın annesinin elinden sıkıca tuttuğunu fark ettim. Sanırım o da benim gibi ilk defa apartman toplantısına geliyordu. Etrafa attığı meraklı bakışları çok tatlıydı. Avizeyi görünce gözleri büyümüş, heyecanlı sesiyle bağırmıştı. "Anne bak, bak, uzay gemisi!" Onun bu haline diğer komşularla beraber güldüm. Sarp ona güldüğümüzü anlayınca utanmış annesinin arkasına saklanmaya çalışmıştı. Şımarık denilen çocuğa dönün bir bakın isterseniz. Bu haline annesi dayanamayıp arkasını bize dönerek yere çökmüş ve yanaklarına ellerini yaslayıp alnından öpmüştü. Arkasını dönmüş kadının gülümsediğini sesinden anladım. "Evet oğlum. Avize değil o, uzay gemisi. Senin dediğin doğru yani."
Sarp utanmış olduğundan kimseye bakmadan annesinin peşinden gidecekken beni fark etmiş annesinin elini bırakarak sekerek yanıma doğru gelmişti. Yine ne söyleyerek gıcıklık yapacağını merak ediyordum. Ellerini arkasında birleştirip durduğu yerde sağa sola sallanırken ağzını açarak o sihirli cümleyi söyledi. "Yüzün çok kötü gözüküyor Zümra abla ama ağlarken olduğun kadar çirkin değilsin Zümra abla. Korkma."
"Dünyanın en çirkin kadını olduğumu biliyorum Sarp. Tekrar etmene gerek yok." Ağladığımı görünce beni teselli eden çocukla yaralandığımı görüp dalga geçen çocuğun aynı kişi olduğuna inanmakta zorlanıyordum. Ama işte, gerçek buydu. Neden öyle söylemişti şimdi? Başka bir cümle kurarak canımı iyice sıkmasını beklemeden arkamı dönüp bir şeyleri düzeltiyormuş gibi yaptım. Eğer o cümleyi kullanmasaydı ona avize görünümlü uzay gemisini görünce geleceğimden daha parlak olduğunu düşündüğümü söyleyecektim. Çirkinliğime çirkinlik kattığımı duymak beni mutlu etmemişti. Özellikle bunu ondan duymak daha çok kalbimi kırmıştı. Diğerleri gibi Sarp'ı şımarık bir çocuk olarak yargılayıp ondan uzak durmaya çalışmamıştım hiçbir zaman. Aramızdaki bağın bu yüzden daha kuvvetli olduğunu düşünüyordum. Ben onu olduğu gibi seviyorken onun da beni öyle sevdiğini sanıyordum. Kalbim kırılana kadar. Belki yine söylediklerine sinirlenip onunla uğraşmamı beklemişti benden ama umduğunu bulamamıştı.
Elimde değildi ki. Beynim bütün felaketleri sırayla önüme seriyordu şimdi. Eğer ciddi bir şey olsaydı aynı tepkiyi verir miydi? Burukça gülüp kendi halime acıdım. Küçücük çocuğun saf sevgisine bile sahip olamamışken aynı kanı taşıdığım insanların beni sevmesini beklemek aptallıktan başka bir şey değildi. Sizi sevmeyen insanların da yaptıkları buna göre şekilleniyordu. Yaşadıklarım, kaçtıklarım bundan ibaretti. Sevilmeyişimden.
Sarp üzülmüş müydü yoksa beni hiç takmamış mıydı bilmiyordum. Yüzümün düşüklüğünü düzeltmem gerekirken bunu düşünmek bana yardımcı olmazdı. Dün parkta sevdiğim kediyi düşünmeye başladım. Yemeğe gitmeden öncesine dönmeyi ne çok isterdim şimdi.
Feryal yanıma gelip koluma girerken fısır fısır bir şeyler anlatmaya başladı. "Kız karşı apartmana biri taşındı demiştin ya hani geçenlerde, he işte onlar Huriye teyzenin evlatlık torunuyla arkadaşıymış sanırım. Kadınlar kendi aralarında konuşurlarken duydum. Daha bizim apartmandan kimseyle denk gelmemişler heralde. Tanımıyormuş da kimse. Yeni öğrenmişler Huriye teyzenin evlatlık bir torunu olduğunu. Öyle diyorlar," Sözünü bitirmeden bizi en arka sıranın bir önüne oturtmuştu. "merak ettim kim olduklarını he."
Diyecek bir şeyim olmadığı için sustum. Kendimi çok yorgun hissediyordum. Bugün olanlar ve öncesinde yaşadıklarımı hak etmiyordum. Başımı Feryal'in omzuna yaslayıp öylece karşımızda olan boş duvara baktım. Huriye teyze Kraliçe Elizabeth gibi tahtına oturmuş yanına gelenlerle konuşuyordu. Alt tabaka insanlarla yani. Şaka. Toplantılara Feryal hep tek katıldığı için şimdi ne olacak bilmiyordum açıkçası. Eksikleri falan mı konuşacaktık? Hiç kafamı oynatmadan ağırlaşan gözlerimi kapattım. Feryal'in yanına gelenlerle kısa kısa konuşması bir kulağımdan girip diğerinden çıkarken ne dediklerini pek algılamıyordum. Feryal'i yıllardır aynı apartmanda kaldıkları için tanımayan yoktu. Sesleri hemen yanımda olmalarına rağmen çok uzaktan geliyordu sanki. Gelen herkes çıkan sesi umursamadan sandalyelere yerleşince küçük bir kaos ortamı oluştu. Yüzümü buruşturmadan edemedim. Keşke Feryal'i tek gönderip evde kalsaydım. Huriye teyzeye yorgun olduğumu, halsiz hissettiğimi söylerdi ve ben yalan söylemiş olmazdım. Yalan söylediğim aklıma gelince dilim uyuştu, çürümüş meyve yemiş gibi hissetmiştim.
Sonunda sessizlik sağlanınca Huriye teyze konuşmaya başladı. "Hoş geldiniz." Gözlerimi açtım. Yerinden bastonu yardımıyla kalkan tontonum gülümseyen bir yüzle etrafa bakıyordu, herkesin geldiğinden emin olmaya çalışıyordu sanırım. "Çağırdığım herkes geldi mi?" Onaylayan mırıltılarla memnun olmuş şekilde yerine oturdu. Yaşının getirdiği rahatsızlıklar yüzünden uzun süre ayakta duramıyordu. Zaman ondan güzelliğini alamayınca dinçliğini almıştı. Esmer güzeliydi benim tontonum.
"Önce herkes kendine şu müthiş masadan bir tabak hazırlasın sonra konuşuruz. Hadi." Huriye teyze avına odaklanmış aslan edasıyla tatlıları süzüyordu. Gözlerim kısıldı. Şekeri olduğunu unutmuş gibiydi. Sırayla ayaklanıp yiyeceklerin olduğu masaya giden kadınlara kısa bir bakış atıp Feryal'e döndüm. "Git Huriye teyzeye şekersiz bir tabak hazırla çabuk. Ne var ne yok yeme planı kuruyor olabilir." Sesimdeki kırgınlık kendini belli ederken böyle olmak canımı sıkmıştı. Feryal o iş bende dercesini göz kırpıp ayağa kalkarak masaya ilerledi. O Huriye teyzenin tabağını hazırlarken bakışlarımı ellerime indirdim. Kimseyle göz göze gelmek istemiyordum. Sanki biriyle göz göze gelsem bin parçaya bölünecektim. Halbuki öyle bir şey olmayacağını biliyordum ama korkuyordum işte.
Saçlarımı toplamamıştım. Salık bırakıp omuzlarımdan dökülmesine izin vererek yüzümün ön planda olmasına engel olmak istemiştim. Toplasaydım, ay gibi parlardım. Yara izine dikkat edilmesi, soru sorulması bugün için konuşmak istediğim mevzuların arasında değil. Feryal elindeki tabakla Huriye teyzenin yanına geçerken duraksamış çatal almayı unuttuğunu fark ederek tabakların olduğu köşeden çatal almıştı. Tabağı Huriye teyzeye uzatıp homurdanmasını dinlerken eliyle beni göstermiş tabağı benim gönderdiğimi belirtmişti. Üstüne üstlük yanlış anlamadıysam eğer kendi yüzünde sıyrığın olduğu yeri gösterip 'zaten yaralı canı yanıyor üzme kızı' tarzında şeyler söyleyerek vicdanına oynamıştı. İki kişilik teşkilat olmuştuk.
Huriye teyze el mecbur tabağı alıp dudaklarını büzerek benim olduğum tarafa baktı. Haline gülüp omuz silktim. Yapacak bir şey yok. Hastaydı ve kendi sağlığına hiç dikkat etmediği için sevdiklerinin aklı hep onda kalıyordu. Bana söylüyordu ama kendisi canının kıymetini bilmiyordu. Feryal yanından ayrılıp yanıma gelince daha ağzını açmasına fırsat vermeden koluna hafifçe vurup alayla konuştum. "Sen şeytaaan." Sırıttı. Sağ elinin dış kısmıyla çenesinin altına dokundu. "Ablan star bebeyim."
Feryal oturmadan bizim için tabak hazırlayacağını söyleyerek tekrar masaya yönelince itiraz etmiş iştahımın olmadığını söylemiştim. Kendine hazırlasın yeter. Midem düğüm düğümdü ve tek lokma yiyebileceğimi sanmıyordum. Çok canım çekerse onun tabağından araklardım bir şeyler. Olumsuzca başını sallayıp söylediklerimi reddedecekken gözlerinin içine feri kaçan gözlerle baktım. İstemeye istemeye kabul etmek zorunda kalmıştı. Ben böyle olunca onun da yüzüne isteksiz bir ifade oturdu. "Feryal, yürü git kendine tabak hazırla. Sinir etme beni. Yürü." Bakışlarıyla beni dövdükten sonra inadımın tuttuğunu anladığı için arkasını dönüp gitti.
Ortamda başlayan uğultu tabaklarını hazırlayıp yerlerine oturan kadınların birbirleriyle sohbete başlamasıyla yavaşça yükseliyordu. Ben demiştim toplantı görünümlü altın günü olacak diye. Diğerleriyle çok haşır neşir olmak istemiyordum. Ellerimi önümdeki sandalyenin arkasına uzatıp üst kısmından kavradım. Gerilen kollarımın arasında mesafe bırakmayacak şekilde yakınlaştırıp alnımı kollarıma yasladım. Yanağıma dikkat etmiştim. Saçlarımın uzun olması o anlık çok işime yaramıştı. Sağ ve sol tarafımı tamamen kapatan saçlarımla derin bir nefes aldım. Kimseye görünmeden eve gitsem ayıp olur muydu? Tontonum kızar mıydı?
Bir müddet öylece durdum. Feryal gelmiş beni rahatsız etmeden önünde duran sandalyeyi kenara çekerek sağıma oturmuştu. Burda olmak istemediğimi çok belli ediyor muydum? Kimseyle kişisel bir problemim yoktu ama dün yaşadıklarım ve yirmi dört saat dolmadan başıma gelen olay beni kabuğuma çekilmeye zorlamıştı. Dışarıdan yabani birisi olarak göründüğümü tahmin edebiliyordum. Konuşmak isteyenleri de duruşumla engellemiştim. Kafamın içindeki düşüncelerin bile yaşadıklarım için diyecek hiçbir şeyi yoktu. Hepsi susmuştu. Şimdi evde olsaydım bu sessizlikten faydalanıp ne güzel uyurdum. Yutkundum. Bu gece bana uykunun haram olacağı o kadar belliydi ki. Dün yaşanılanlardan sonra gördüğüm kabusun üzerine bugün yaşadıklarım eklenecek ve beni kör bir kuyuda boğacak, ölüme terk edecekti. Ölümle uyumaktan da yorulmuştum.
Dolu ağzıyla konuşan Feryal bir yandan da kolumu dürtüyordu. "Zümra, iyi değilsin biliyorum ama senin tonton konuşma yapacak sanırım tabağını bıraktı, ayağa kalkmaya hazırlanıyor. Biraz daha dayan kaldır başını hadi." Kaldırdım. Bakışlarımı kimseye değdirmeden Huriye teyzeye odaklamaya çalıştım. Puslu bakışlarım yüzünden takmayı unuttuğum gözlüğüme içimden saydırmaya başladım. Yine. "Aranızda yaptığınız konuşmalardan anladığım kadarıyla karşı binaya gelenlerin torunlarım olduğunu öğrenmişsiniz sanırım." Bazıları evet derken bazıları kafasını sallamakla yetişmişti. Hepsinin yüzünde kocaman bir merak vardı. Bu zamana kadar neden evlatlık bir torunu olduğunu bilmiyorlardı ve bu torunla neden daha önce tanışmamışlardı? Huriye teyzenin bunu burada konuşmasının nedenini anlamamıştım. Tane tane açıklasa da anlayamazsın diyen iç sesim haklıydı. Anlamazdım. "Normalde bugün toplantı günüydü ama ben onlarla tanışmak isteyeceğinizi düşünüp size söylemeden buraya davet ettim. Umarım sizin için sorun olmaz?" Sorar gibi bitirdiği cümleye bu sefer sesli cevap gelmedi. Valla benim için sorundu ya. Evime gitmek istiyordum. Başını olumsuz anlamda sallayan kalabalığın ortak bir noktası oldu, merak. Kimdi bu torun? Ve biz neden buradaydık? Tanışmak zorunda mıydık? Akraba değildik ki. Üstelik içlerinde en yabancı olan bendim. Gelen torunu tanımıyorlardı ama benden sonra gelmesine rağmen bu apartmana ve onlara en yabancı yine ben olacaktım.
Oturduğum yerde rahatsızca kıpırdanmadan edemedim. Bakışlarım elindeki tabakta kırıntı bırakmayan Sarp'a kaydı. Gerçekten, çok mu çirkindim? Söyledikleri kalbimi kırmıştı. Ona küsmüştüm. Umrunda mıyım orası meçhul tabi. Hiç başını kaldırmadan tabağıyla ilgilenmesi onun gibi meraklı bir çocuk için garipti. Diğerlerinin aksine evlatlık torunu tanıyor olabilme ihtimali vardı. Binanın önüne gelen eşya kamyonetini görmüşse eğer çoktan kim olduğunu öğrenmiş olmalı. Meraktan geceleri gözüne gram uyku girmezdi yoksa.
Solumda kalan teras kapısına birisi yumruğuyla üç kere çok sert olmayacak şekilde vurdu. Gelen kimse zili çalmamıştı. İşte o an Sarp heyecanla yerinden kalkıp kapıya koştu. Elindeki tabağı annesine verecekken çatalını yere düşürdü. Annesi düşen çatalı alıp elinde duran peçeteyle sardı. Bakışlarımı ondan çekip kimin geldiğine bakmak istemediğim için Huriye teyze konuşmaya başlamadan önce aldığım pozisyona geri döndüm. İçimde merak duygusuna dair herhangi bir iz yoktu. Başıma saplanan ağrıyla dişlerimi sıktım. Bu hareketimle yanağım sızlayınca titrek bir nefes verdim. Canım yanıyordu ve bu tantanaya katlanmak gittikçe zor olmaya başlamıştı.
Sarp kapıyı açmış yüksek sesle hoş geldiniz demişti. Huriye teyzenin bastonundan çıkan tıkırtı sesi yakınlaşınca onun da durduğu yerden ayrılıp kapının önüne geldiğini anladım. "Hoş geldiniz, çocuklar." Demiş, gelenleri içeriye çağırmıştı. "Geçin hadi."
Karşı taraftan ses çıkmamasıyla ve Feryal'in şokla, "Nasıl yani?" Demesi dikkatimi çekmişti. Başımı kaldırmadan iyice seslere odaklandım. Sadece adım attıkları için ayakkabılarından ses geliyordu. Kim gelmişti de Feryal bu kadar şaşırmıştı acaba? Baş ağrım arttıkça gözlerime vurmaya başladı. Gözlerimi sımsıkı kapatıp bir an önce bu eziyetin bitmesini diledim. Şu tanışma merasimi bittiği an defolup gidecektim. Feryal elini uzatıp kolumu sıkana kadar öylece durmuş kadınların fısıltısını dinliyordum. Ne olduğunu sormak için ağzımı açmışken işittiğim sesle ağzım açık bir şekilde başımı kaldırdım. Bu sesi tanıyordum. "Hoş bulduk, anneanne."
Başkomiser karşımdaydı. Tek başına da değildi. Yanında duran Savcı ve Savcının elini bırakma niyeti olmadığını belli eder bir şekilde tutmuş otuz iki diş sırıtan Açelyayla gelmişti. Ilgaz'ın bakışları gözlerimin içinde fazla oyalanmadan yanağıma mıhlandı, açık kalan ağzımı kapattım. Tam olarak ne oluyordu? Bakışlarımı ondan çekip Dinçer'e çevirince onun bütün dikkatiyle Feryal'e baktığını gördüm. Aynı anda birçok farklı düşünce beynimin içinde kendini belli etmeye başladı. Buraya neden taşınmışlardı? En başından beri bize yalan mı söylemişlerdi? Dinçer bu akşamın olacağını bilmesine rağmen Feryal'e bugün hiçbir şey söylememiş miydi? Bizi düşündükleri için susmaları da yalan mıydı?Her şeyi geçtim, savcı ve avukat gerçekten sevgili miydi? Sırf Ilgaz o kadına aşık olduğu için mi bizi hiç düşünmemişti? Ben aşk uğruna mı ölecektim? Bu yüzden mi susmuşlardı? Diğer düşüncelerin içinde en baskın olanlar bu olunca gözlerimden dışarıya taştıklarını hissettim. Kendimi toparlamam lazımdı. Sinirlenmek benim zararımaydı. Üstelik gevşek gevşek sırıtan Açelya'ya bakarsam eğer elimden bir kaza çıkacaktı.
Huriye teyze Ilgaz ve Dinçer'e sarılıp Açelya'ya baş selamı vermişti sadece. Onu ilk defa gördüğü üzerinde gezdirdiği bakışlarından belliydi. Cana yakın da davranmamıştı. Bakışlarımı tamamen onlardan çekip yanımda kasılmış bir bedenle oturan Feryal'e çevirdim. En az benim kadar şaşkındı. Saçlarım yanağıma değip kesiği kaşıtınca kulağımın arkasına aldım. "Bütün bunların ne demek olduğunu düşünmek yerine evde olabilmek için her şeyimi verirdim Feryal." Benim gibi düşünen arkadaşım başını sallamış ağzını açmamıştı. Kapıyı kapatan Sarp annesinin yanına geçip otururken yüzü gülüyordu. Acaba Açelya'yı benden çok mu seviyordu? Beni seviyor muydu? "Torunum Dinçer ve liseden arkadaşı Ilgaz. Hanım kızımız da arkadaşları sanırım. Beyler, hem torunum hem de karşı komşularımız." Huriye teyzenin tanıdığım ama tanımak istemediğim insanları meraktan kulaklarını dikmiş kadınlarla tanıştırmasının ardından sırayla herkes kendini tanıtıp memnun olduklarından bahsetmişti. Sıra bize gelince ağzımızı açmadık. Ne ben ne Feryal onları şu an görmeyi beklemediğimiz için hâlâ bir yanımızın çıkamadığı şaşkınlıkla öylece bekliyorduk. Kimse bu halimizi umursamadı.
Masayı işaret edip kendilerine tabak hazırlamalarını söyleyip eski yerine, taht görünümlü koltuğuna oturmuştu Huriye teyze. Dinçer yanına gidip elini öpmüş ardından hal hatır sormuştu. Bakışlarımı tamamen onlardan çekip yine önümdeki sandalyenin üzerine ellerimi uzattım. Sandalyeyi kendime çekmiş belimin duruşundan dolayı ağrımasını istemediğim için sırtımı iyice sandalyeye yaslamıştım. Sandalye ve sırtım arasında sıkışan saçlarımı ellerimle toplayıp sandalyenin dış kısmına attım. Başımı yasladığım kollarım biraz daha gerilirse kırılabilirdi. Dış dünyanın sesini kısıp damarlarımın içinde dolanan sinir hücrelerini görmezden gelmeye çalıştım. Beynimi kemiren düşüncelerle baş ağrım birleşince ortaya kafamı kesmek istememe neden olan bir kombinasyon çıktı. Sebebim olacaklardı. Barbaros elini kolunu sallayarak gezerken bunların sülalem rahat modu hiç istemesemde kanıma dokunuyordu. Uyumak istiyordum.
Tek boş yerin arkamızda olması hoşuma gitmeyen bir diğer detaydı. Dinçer elinde tabakla dikilen Açelya'yı anneannesinin yanında bırakıp onunla sohbet etmesini istemişti. Bunu ondan Ilgaz istemişti. Duymak istemiyordum ama yakınlarımda oldukları için duymuştum işte. Açelya'nın tiz sesiyle sorduğu samimiyetsiz soruları duyduğum gibi. Ardından Dinçer kendi tabağını masadan alıp Feryal'in arkasında olan sandalyeye yerleşti. Hemen yanında, benim arkamda duran sandalyeye de Ilgaz oturdu. Onlar sessizce tabaklarıyla ilgilenirken ben başımı hiç kaldırmadan bekliyordum. Feryal'in ne yaptığını bilmiyordum sadece sağ dizini sinirli bir şekilde salladığını görmüştüm.
Sarp'ın, "Dinçer abi," diyen sesi arkamızdan geldi. Ne ara yerinden kalkıp yanımıza geldiğini anlamadım. "nasılsınız abi?"
"İyiyiz koçum. Sen nasılsın?" Dinçer ağzını bir bitirseydin be, kurbanlık koç. Feryal'le benzerliklerini görmezden gelecektim. Saçlarımın ucunda hissettiğim elle Sarp'ın saçlarımla oynadığını düşünmüştüm. Bukleleri parmağına dolayıp bırakması huzurlu hissettirip, hoşuma gitmişti. Ama Sarp'ın ağzını açıp, "Merih abi, Zümra ablanın saçları çok güzel değil mi?" Diye sorusunu duyunca bütün huzurum kaçmıştı. Hızla başımı kaldırıp arkamı döndüm. Tek eliyle tuttuğu tabak ve çatalla öylece duruyordu. Tabağına baktım. Yarısı yenmiş iki dilim ıslak kek vardı sadece. Benim yaptığım. "Ne dedin sen? Merih abi mi dedin?" Ilgaz'ın ellerinin arasında duran bir tutam saçım dikkatimi çekti sonra. Başka zaman olsaydı yaptığı hareketin üzerine uzunca düşünürdüm ama şimdi umursamayıp Sarp'ın gözlerine dik dik bakmaya başladım. "Konuş Sarp, ne abi?" Duyduğum isimle uğradığım şok bugün yaşadıklarımla alay eder cinstendi. Sarp benden korkmuş bir şekilde Ilgaz'a yanaştı ve cevabından ölesiye korktuğum o soruyu sordu. "Ilgaz abi senin diğer ismin Merih değil mi?" Gözlerimi kapattım. Merih diye bildiğim adamla konuşmalarımızı düşündüm. Dinçer'in arkadaşı olduğunu söylemişti ve ben bunu irdelemek istememiştim. Her şey ortadaydı. Eğer biraz araştırmış olsaydım bunlar başıma gelmezdi. Salaktım. Düpedüz salaktım. İyi olmama izin vermemişti. "Öyle Sarp. Benim adım Ilgaz Merih Çelen."
Sarp'tan çektiğim bakışlarımı hâlâ elinde olan saçımla oynayan adamın gözlerine bakarak fısıldadım. Bin parçaya bölünmüştüm.
"Ilgaz Merih Çelen."
Okur Yorumları | Yorum Ekle |