Göğsümde yaşıyormuş gibi bakıyordu.
İnsan hayatı kimsenin tam anlamıyla anlatabileceği kadar kolay yaşanabilen bir şey değildi. Ömrünün yarısını büyüyerek, yarısını gelişmeye çalışarak, yarısını da tam 'İşte nefes alıyorum,' derken ölümle burun buruna gelerek geçirirdi insan. Ölümle çoğu kez yüz yüze gelmiş biri olarak söylüyorum bunu. Ölümü kabullenen biri olarak.
Önümde duran kahve fincanına avuç içlerimi sarıp biraz ısınmayı umut ederken ısınamayacağımı bildiğim için boş gözlerle dışarıyı izliyordum. Hava Ankara havası gibi değildi bugün. Dışarısı güneşli ve cıvıl cıvıldı. Havanın güneşli olması ellerimin ısınmasına yetmiyor. Nedenini bilmesem de ellerim çoğu zaman buz gibi oluyordu. Öyle zamanlarda sevmediğim halde bir fincan kahve pişirir ellerimin biraz olsun ısınmasını sağlamaya çalışırdım. Farkındayım, gereksiz bir çaba.
Önceden kahve içmeyi çok sevdiğim halde bazı alışkanlıklarımdan nasıl vazgeçiyorsam ondan da vazgeçmiştim. Bir anda. Düşünmeden. Tamamen spontane.
Bu huyumu sevmiyordum. Sanki kendimden bile vazgeçebilirmişim gibi hissettiriyordu. Yapabilir miydim, kendimden vazgeçer miydim bilmiyordum. Öyle bir anın gelmemesi için uğraşıyordum. Kendimden vazgeçecek kadar delirmemiştim şükürler olsun. Ya da fark edemeyecek kadar delirmiştim.
Kahve yavaşça soğuyup avuç içimdeki etkisini kaybedene kadar dışarıyı izledim. Yaşadığımız yer iki artı bir dairelerden oluşan binaların bulunduğu, sade, çok işlek olmayan, çıkmaz sokak olarak bilinen mahallenin kuytu bir köşesindeydi. Burayı seviyordum, dışardan bakan insanlar yeniden inşa edilmesi gereken binaların geride bıraktığı enkaz yüzünden burda yaşayanların sefil olduğunu düşünse de ev arkadaşım, aynı zamanda en yakın arkadaşım, komşularının yarısından çoğunun emlak zengini olduğunu söylerdi. Görünüşe aldanmamanın en büyük örneği gibiydi burası. Hem merkeze yakındı. Kasvetli yapıları görmezden gelirsek şimdiye kadar denk geldiğim insanlar gayet iyi ve anlayışlı insanlardı. Bulunduğumuz mahallenin lüksünden çok bu önemliydi benim açımdan.
Yolları tek yönlü olduğu için küçüktü ve genelde boş oluyordu. İnsanlar önceden arabalarını evlerinin önüne park etse bile çıkarken zorluk çektikleri için artık merkezde veyahut mahallenin girişine bırakıyordu. Her ne kadar aşağı mahallenin haylaz çocukları buldukları her fırsatta yolun tadını çıkarıp oyun oynarken gürültüden başımızı ağrıtsa da kimse onlara kızmak gibi bir girişimde bulunmuyordu.
Benim dışımda. 26 yaşında genç bir kadın olmama rağmen içimde yaşayan babaanneyi görmezden gelmek konusunda başarılı olamıyordum. Onlarda, arada aksi babaanne kişiliğimin gazabına uğruyorlardı.
Buraya geleli sadece aylar olmuştu ve en yakın arkadaşım ile aynı evde yaşamak huzurlu hissettiriyor. Gürültüleri ile ortalığı ayağa kaldıran çocuklara rağmen. Şu an sessizlik mahallenin ağır abisi gibi her yerde etkisini sürdürüyordu. Okul saati olduğu için kafam rahattı, gelmelerine de daha çok vardı. Aslında fırsatını bulmuşken gece alamadığım uykumu almam gerekiyordu ama yerimden kalkmak şu an eziyet gibi geliyordu. Öyle ki avuç içimde soğumuş kahve fincanını mutfağa götürüp yıkamak bile gözümde çok büyük bir işmiş gibi büyüdükçe büyümüştü.
Üzerimde garip bir sakinlik vardı. Sanırım uykusuzluk bu sefer huysuzluk olarak değil halsizlik olarak geri dönüş sağladı bünyeme. O yüzden yerimden kıpırdamak gelmemişti içimden. Gözlerimi yavaşça aşağıya çevirdim. Kahvenin durgun haline bakarken beynimin içinde kırktan fazla sekme açılıp kapanıyor, farklı farklı olaylar o anı yaşıyormuşum gibi gözümün önünde oynuyordu. Kolay bir hayatım olmamıştı. Dört duvar arasında tek başıma çürüyüp gidecektim o son olaydan sonra buraya gelmeseydim.
Geride bırakacağım kimse kalmayınca çekip gitmek daha kolay olur gibi gelmişti. Öyle olmamıştı tabii. Bunu çok yakın bir tarihte yeniden anlamıştım. Özlem duygusu hiç beklenmedik bir anda vurmuştu göğsümden.
Başımı oynatıp rahatımı bozmak istemiyordum ama düşünmenin ruha verdiği zararı en çok ben biliyordum, o yüzden başımı yavaşça sağa sola salladım ve sanki beynimin içi mahşer yeri değilmiş gibi sırıtarak camdan dışarıya bakmaya geri dönüp boş boş oturmaya devam ettim. Kahve bardağı da kendi kendine yıkanabilirdi. Benim için hiç sorun değil. Bunca düşüncenin arasında dert edilecek kadar önemseyecek değildim.
Dışarıdan alçak tonda çığlık sesi duyunca bozmak istemediğim rahatımı hiç düşünmeden bozup yerimden kalktım. Duyduğum çığlık sesi bir çocuğa aitti. Başımı önce cama yasladım ardından biraz aşağıya indirip gözlerimle hızlıca sağı solu taradım. Bulanık görmemi umursamadım. Yol bomboştu. Sesin nerden geldiğini anlayamamıştım ama biraz daha dikkatli bakmak için kenara bıraktığım gözlüğümü takmam gerekiyordu sanırım. Dönüp sehpanın üzerinde kahve bardağının yanında duran gözlüğümü alıp taktım. Bir iki kırpmaya bulanıklığı geçen gözlerim küçük bir çocuğu kucağında zapt etmeye çalışan kadını fark edince gerginlikle kısıldı. Çocuğu mahalleye sokmamak için çırpındığı apaçık ortadaydı. Daha iyi duymak için camı açıp başımı dışarıya çıkardım bu sefer, hem böylece eğer yüksek sesle ağlayıp bağırmaya devam ederse boğazının tahriş olacağından emin olmuştum.
Ve yine eminim ki şu durumda çocuğun hiçbir suçu yoktu, kadının da yoktu, bu mahalleyi görenlerin çocuklarını oyun oynamaya göndermek istemediklerine çoğu kez canlı şahit olmuştum. Bu da onlardan biriydi muhtemelen. Çocuklar burayı çok seviyordu, istedikleri zaman gelip oynayabilirlerdi. Tek sorun ailelerin izin vermemesiydi, ki neden izin vermediklerini doğru düzgün kimse bilmiyordu. Sorunca kem küm edenler dışında gerisi cevap bile vermiyordu. İşlerine karışmayacakmışız. Ne yaşanmıştı da geçmişten bugüne önyargılarını bir türlü kıramıyorlardı? Sanırım bünyemin sakin kalma süresi bu kadardı. Oyun oynamak istediği için ağlaması zoruma gidiyordu. Çocuktu, en büyük hakkı değil miydi oyun oynamak? Niye elinden bu hakkı almaya bu kadar heveslilerdi?
İki mahallenin ortak parkında denk gelince gayet güzel, şen şakrak muhabbet eden insanların konu bu çıkmaz sokağa gelince taş kesilesi tutuyordu. Anlamıyordum. İki moloz yığını gördüler diye ne olabilirdi ki? Hem kimse zarar görmesin diye etrafını da kapatmışlardı. Evlerinin balkonunda oturanlar, cama çıkıp dışarı bakanlar hariç kimse doğru düzgün içerde ne olduğunu görmüyordu bile. Abartıyorlardı. Söz konusu çocuklar olunca tabi ki olması gereken buydu, onları her şeyden koruyabilmek en önemli meseleydi. Benim için en azından öncelik onların. Zaten anlam veremeyişimde bu yüzdendi. Başlarına bir şey geleceğini düşünsem adım atmasınlar diye peşlerinden koşar, mahallenin dışına kovalardım. Geldiğimden beri yanlış bir olay görsem taşınmak için elimden geleni yapardım da. Dıştan kötü gözüken yapılar hariç gayet sıcak bir ortamdı. Aile apartmanları olan bir mahalle olduğundan ötürü herkes birbirini tanıyordu zaten.
Gözüm hâlâ annesinin kucağında ağlayan küçük çocuğa kaydı. Dişlerimi sıktım alışkanlıkla. Sesi tüm mahallede yankılandı. Ağlarken eliyle sokağı gösterip bir şeyler anlatmaya çalışıyordu ama ağladığı için nefesi kesiliyor doğru düzgün bir cümle oluşmuyordu. Eğer camı açıp sesini net duymasaydım sadece bakınca bile nefesinin sürekli kesildiğini anlardım. Yüzünden belli oluyordu. Umarım astımı yoktur. Acaba oyuncağını mı düşürdü? Annesi olduğunu düşündüğüm kadın ağlamasına dayanamıyor gibiydi, ağlamaya başlamıştı. İçim ezildi ağlamalarına. İkili yüzden kaybolana kadar izlemiş ardından yerime oturmuştum.
Gözlerim avuç içlerimi izlerken bir süre kendi çocukluğumu düşündüm. Ailemin haberi olmadan oyun oynamak için çok kaçardım evden. Yaramaz bir çocuktum. Acıma ağlamaz, gülerdim. Öyle büyümüştüm.
Düştüğümde oluşan yaraların izleri geçmiş sayılmazdı. Üstelik kendi düşen ağlamazdı, değil mi?
Daha fazla düşünmeden soğumuş kahveyi alıp mutfağa geçtim. Bardağı boşaltıp makineye koyduktan sonra uykusuzluğun verdiği halsizlikle ağır ağır odama doğru yürüdüm. Kendimi yatağa gelişi güzel atmadan önce şarjda olan telefonumu elime aldım. Herhangi bir bildirim yoktu. Uygulamaya girip, 'sesleri susturacaklar' listesine tıkladım, rastgele melodilerden birini açtım. Artık uyumaya hazırdım. Beynim o an uyku modunu almak yerine bir sürü şeyi gözden geçirmeye karar verdiği için bir türlü uyuyamadım. Sağa sola dönmekten yatağın çarşafı yerinden çıkmıştı. Ayağa kalkıp söylene söylene yatağımı düzelttikten sonra tekrar uzandım. Bunlar olurken melodi baştan başlamıştı.
Ne kadar süre geçti bilmediğim o zaman diliminden sonra debelenip durmayı kesip nihayet uyumuştum.
•∆•
Kulağıma dolan tıkırtı sesleriyle huzursuz olup gözlerimi aralamaya çalıştım. Gözlerim yarısını açabileceğim şekilde şişmişti. Yarı açık gözlerle pencereden dışarıya baktım, hava çoktan kararmıştı. Bu demek oluyor ki tıkırtı seslerinin sahibi ev arkadaşımdı. Çoktan işten çıkıp gelmiş olmalıydı. Yanıma gelip kontrol ettiğine emindim ama benim geceleri uykuya dalamadığımı bilen biri olarak büyük ihtimalle uyandırmaya kıyamamıştı.
Yastığımın yanına koyduğum telefonumu alıp saate baktım.
20:15.
Geçmiyordu. Bazı yaralar da bazı huylar da bir türlü geçmiyordu. Fark etmeden hayatınızdan bir parça haline geliyordu. Bu saati ve bana hatırlattığı duyguları sevmiyordum.
Korkuları.
Kaybetme korkusu.
26 yaşında, kaybedecek hiçbir şeyi kalmayan o kadındım. Kimsesizliği yeterince bağrıma basmıştım.
Telefonu aldığım hızın iki katı hızla geri bıraktım. Oturur pozisyona geçip ayaklarımı yere bastırdım. Ayaklarımdan ruhuma işleyen soğuğu seviyordum. Yaşadığımı hissettiriyordu.
Gerinip yerimden kalktım. Nevresimi öylesine düzeltip banyoya elimi yüzümü yıkamaya geçerken içeriye, mutfağa doğru, "Kız doğdu güneşin, evimin neşesi." Diye carladım. Evet, carladım. Sesim boğuk çıkmış, uykudan yeni uyandığımı ifşalamıştı.
Banyonun kapısını arkamdan kapatırken Feryal'in soru soran boğuk sesini duydum.
"Kış uykusundan erken kalkmaya karar vermeni neye borçluyuz?" Cevap verememiştim. Alışkanlık. Vazgeçemediğim tek alışkanlığım. Gün içinde ne zaman uyursan uyuyayım aynı saatte uyanmaya alışmıştım, maalesef.
Lanet saat.
Havluyla yüzümü kuruladıktan sonra aynadaki aksime bakıp dil çıkardım. Biraz daha iyiydim şimdi. Yani sanırım. Sıyırmıştım. Hiçbir şey olmamış gibi sırıtarak içeri geçmem ve ne gördüğümü hatırlamıyor olsam bile kabusun üzerimde kalan korkusunu atmam gerekiyordu.
Kızarmış gözlerimi görmezden gelip yüzüme geniş bir gülüş kondurdum, yalan olduğu anlaşılmayan. Sırıta sırıta mutfağa yürürken halimin saçmalığına kahkaha attım. Feryal, canım arkadaşım. Özür dilerim delinin tekiyle arkadaş olduğun için. Beni de böyle sevecektin artık.
Tam o anda mutfaktan kafasını uzatan kadın bana garip garip bakıp hemen geri çekti kafasını. Kahkülleri gözüne girmesin diye tek eliyle geriye doğru yatırmış. Kıkırdadım. Kendi kendine bir şeyler mırıldandığını duymuştum. Sanırım tescilli deli olduğumla alakalıydı söyledikleri.
"Gel hadi enayi, karnımızı doyuralım sonra deli taklidine devam edersin." Mutfağa girdiğimde söylemişti bunu. Devam edecekse bile içeriye girdiğimi gördüğü için susmuştu.
"Niye deli diyorsun be bana? Ne deliliğimi gördün?" Durdum ve dümdüz bir sesle devam ettim.
"Hatırlatma. Enayinin hası sensin. Hatırlatma bitmiştir."
Gözlerine, beni öldürüp cesedimin üzerine rakı sofrası kurduktan sonra keyif sigarası içmek istiyormuş gibi bir ifade kondu.
Yanisi, ölebilirdim. Kardeş kurşununa güme gidecektim. Neyse ki Feryal beni anlık olarak öldürmek isteyip sonrasında ciddiye almamıştı. Devirdiği gözlerinden anlamıştım bunu.
Hazırladığı sofraya bakıp konuştum. "Ellerine sağlık, hamarat karı."
Afiyet olsun dedikten sonra çorbasını kaşıklamaya başladı. Önce bir tur kaşıkla karıştırdığım çorbamın içine ekmek doğradım.
Normalin aksine bu akşam yediğimiz yemeğin sessiz geçtiğini fark edip hiç konuşmayan arkadaşıma baktım. Canı sıkkın gibi gözüküyordu ama yemeğini bitirmeden soru sorup canını sıkmak, iştahını kaçırmak, istemedim. Açık yeşil gözleri mutfağın ışığıyla daha koyu görünüyordu. Kendi yemeğime odaklanıp bitirdikten sonra yavaşça bulaşıkları toplamaya başladım. Arkamdan duyduğum çatal kaşık toplama sesleri Feryal'in de aynı şeyi yaptığını belli ediyordu. Birlikte sessizce mutfağı topladıktan sonra ben salona geçerken Feryal üzerini değiştirmek için odasına geçmişti.
Artık yalandan bile olsa gülmeme gerek kalmadı. Biraz tek başıma somurtacaktım. Tek kaldığım an yüzüme yerleşen mutsuz ifadeye engel olabileceğim hiçbir şey yoktu.
Öylece oturduğum koltukta yere bakarken yanıma gelen arkadaşımın televizyonu açtığını göz ucuyla bakarak anlamıştım. Geriye doğru biraz gittikten sonra yan dönerek Feryal'i görecek şekilde bağdaş kurdum, kolumu koltuğun sırt kısmına koyup dirseğimden kırarak çenemi elime yasladım. Normalde eve gelince üzerini değişir günlük kıyafetlerinden giyerdi. Ama şu an baktığımda üzerinde pijama takımlarından en sevmediği vardı. Mecbur kalıp giydiği her seferde söylenir ne kadar rahatsız olduğundan yakınırdı. Acaba giydiği şeyin farkında mıydı?
"Noldu?" İlk seslenmemi duymamış ikinci seslenmeme tepki vermişti Feryal. Televizyonda olan gözlerini bana çevirip boş boş baktı. Bakışı hoşuma gitmemişti. Canını bir şey ciddi şekilde sıkmıştı.
"İş yerinde ufak bir problem oldu, onu düşünüyordum." İş yeri dediği okuldu. Orayı asla iş yeri olarak gördüğünü sanmıyorum. İkinci eviydi. Bu, bugüne kadar hep böyleydi. Değişmesine sebebiyet veren şey neydi?
"Ufak olsaydı bu kadar canın sıkılmazdı. Dökül." Konuşup konuşmamak arasında kaldığı belliydi ama neden ikileme düştüğünü anlamamıştım. Benden akıl almak istemiyor olabilirdi, işiyle alakalı yardımcı olamayabilirdim, ama geçiştirmek yerine dinlerdim. Bunu en çok onun bilmesi gerekirdi. Benim ondan başka derdini dert edilebileceğim kimsem yoktu.
Bir şeyleri bana anlatırken tereddüt etmesi canımı sıksa da belli etmemeye çalışarak yüzümün düşmesine engel oldum. Hâlâ ağzından tek kelime çıkmayınca, "Tamam, sormadım say. Anlatmak istediğinde anlatırsın." Diye mırıldandım.
Bakışlarını yine televizyona çevirip tek kelime etmeden izlemeye devam etti. Bu durum her gün iş yerinde olanları anlatan bir kadın için garip olmaya başlamıştı ve eğer ileride kötü şeyler yaşarsa ondan daha çok canımın yanacağı ortadaydı. Dediğim gibi, ondan başka kimsem yoktu. Kim canını sıktıysa öğrenecek, elimden geleni yapıp problemi çözecektim. Önüme dönüp ekranda oynayan diziye boş gözlerle baktım. İzlediklerimden hiçbir halt anlamamıştım. Bu kafayla odaklanmam mümkün değildi. Ayrıca gram dizi kültürüm yok. İzlemek istemiyordum ama canı sıkkınken odama geçip Feryal'i salonda yalnız bırakma fikri hoşuma gitmemişti. Artık bir şeyleri bana anlatmayacak gibi hissetmem normal mıydı? Yüzümde kırık bir tebessüm oluşturdu böyle hissetmek. Üzülmüştüm. Televizyon ekranına bakmak yerine gözlerimi kapattım bu yüzden. Çok geçmeden mayışmıştım.
Odada sadece televizyonun sesi varken aniden yükselen bildirim sesiyle irkildim. Kapattığım gözlerim bu sesle açılmıştı. Fark ettirmeden sağımda rahatsızca oturan kadına baktım. Feryal'in eline aldığı telefona attığı bakış normal değildi. Nefesini tuttu. Kim ne yazdıysa rengini attıracak kadar tedirgin olmasını sağlamıştı. Bana yandan yandan bakınca sanki ona bakmıyormuş gibi gözlerimi televizyona çevirdim hızlıca. Yine de yalan olduğunu yüz kilometre öteden anlayabileceğim şekilde gülmeye çalıştı. Benim bir şeylerden şüphelenmediğimi düşünüp rahat bir nefes verdi. Nefesini tuttuğunu bile sonradan fark ettiği o kadar belli oluyordu ki. Beceremiyordu. Her şey yolundaymış gibi yapmaya çalışıyor ama yapamıyordu ve bu bile durumun ne kadar kötü olduğunu ortaya seriyordu.
Aksi olsaydı, ufak dediği olayı bana anlatır beraber konuşup halledelim isterdi. Ama yapmamıştı.
Ya benim tepkimden cidden korkuyordu ya da kendi başına halledene kadar olayı bana anlatmak istemiyordu. Her zaman yanımda olamazsın safsataları yüzünden bazen birbirimize giriyorduk. Biliyordum, olamazdım. En basit örneğiyle ölümden onu koruyamazdım. Ama çabalardım ve bunun farkındaydı. En büyük korkularımızdan biriydi birbirimize başkalarının içinde bulunduğu herhangi bir olay yüzünden zarar vermek. İnsan kardeşine yara olmak istemezdi.
Başı kesinlikle beladaydı. Neyle, nasıl, bilmiyordum. Ama öğrenecektim. Bir iki gün okul dönüşü hallerini inceleyip gözlemleyecek, can sıkıntısının devam ettiğini anladığım an okulunu basacaktım. Bunu yapacaktım. Aksi takdirde kendimi en yakın arkadaşıma karşı yardımcı olma konusunda yetersiz hissedecektim.
Yerimden kalktım, banyoya geçip ihtiyaçlarımı giderdim. Islak ellerimle boynumu ferahlattım. Gerginlikten tüm vücudum kasılmış. "İyi geceler." Banyodan çıkınca içeriye doğru hafif yüksek sesle söylemiştim bunu. Cevap vermesini beklemiştim ama ses gelmemişti. Hoş beni duyduğu bile muammaydı ya. Daha fazla banyonun kapısının önünde ayakta dikilmek saçma olacağı için odama adımladım. Camımı açtıktan sonra pencerenin pervazına yaslanıp derin bir nefes eşliğinde dışarıya göz gezdirdim. Sigara içen biri olsaydım çoktan bir dal yakmış, yarısını tek nefeste bitiriyordum. Dışarısı sessizdi. Dedim ya sakindi oturduğumuz yer.
Buraya neden vebalı dediklerini geldiğim günden beri anlamış değilim.
Yaslandığım yerden kendimi geriye itip yatağıma doğru ilerleyip düzgün düzeltmediğim yatağın içinden telefonumu aldım. Gerisin geri camın önüne geçip az önceki gibi yaslandım. Ekranını açtığım telefonumda yine kayda değer bir bildirim yoktu. Oynamayı sevdiğim iki tane oyun vardı ve ben her gün muhakkak ikisiyle de en az beş level geçecek kadar vakit geçirmeyi seviyorum.
Oyuna girmeden önce saate baktım, gece yarısına az kalmıştı. Salonda düşündüğümden fazla oturmuştuk. Ve ben camın önünde geçirdiğim süreyi bilmiyorum. On dakika önce kapanan kapı sesiyle arkadaşımın odasına geçtiğini duymuştum ama yanına gidip ne olduğunu öğrenmek için ısrar etme fikrini hâlâ kafamdan atamamıştım. O yüzden oyun oynamak istemiştim ya. Kafamı başka şeyler kurcalasın asıl olanı arka plana atayım.
Gerçekten. Canım sıkıldı. Neden anlatmamıştı? Anlatmaya tereddüt edeceği ne yaşamıştı?
Oynadığım oyunu açıp aynı şekilden üç tane bulmaya başladım. Oyun oynarken her şeyi unutuyordum. Saat çoktan gece yarısını geçmişti ve ben cam kenarına yaslandığım için tutulmuştum. Esneyip boynumu sağa sola çevirerek kıtlattım. Her yerim uyuşmuştu. Bu artık yatağa girmenin vakti geldi demek. Gün içinde uyumuş olsam bile vücudumun asıl ihtiyacı olan gece uykusuydu. Ve ben geceleri huzuru kucaklamış bir şekilde hiçbir zaman uyuyamıyordum. Sosyal medyaya girip dolanırken çoğu kez güneşin doğuşuna şahit olmuşluğum var bu yüzden.
Üzerime atlet ve şorttan oluşan düz siyah pijama takımımı giyip yatağıma geçtim. Şimdi saçma sapan videoları, "Görmedim sayıyorum." Diyerek yukarı kaydırmak, akım adı altında yazılan mesajların sslerini okuma zamanıydı. Çoğu insanların arkadaşlarıyla birlikte uydurduğu kurgulardı.
Aslında bunlar yerine kitap okuyabilir, yarım bıraktığım kitaba devam edebilirdim. Eğer kaldığım sayfada kalbim yerinden sökülüyor gibi hissettirmeseydi.
Devam edememiştim. Ruh halim okuduğum satırları kaldıramamıştı. Bir gün tamamen iyi hissedecek ve o kitabı bitirecektim. Yazarın diğer bütün kitaplarını okumuştum. Okumadığım kitabı kalmamıştı. Bu serinin elimde sürünmesini hiç istemiyordum, daha bunu bitirip okumam gereken üç kitabı vardı. Beş kitaptan oluşan efsane bir seri çıkarmıştı, Daktilo kadın. Keşke böyle hissetmeyip okuyabilseydim. Ama ne yaparsam yapayım tam anlamıyla hiçbir şey beni iyileştirmeye yetmiyordu.
Boş gözlerle baktığım videonun ne olduğunu anlamamıştım. Üstelik kaçıncı kez başa sardığını bilmiyorum, kafamın içinde kaybolunca gördüklerimi idrak edemiyordum.
Gözlerimi bir iki kez kırpıp gözümün önünde olan bulanıklığı giderip önce dönen videoyu durdurdum ardından uygulamadan tamamen çıkıp sağıma döndüm. Gözlüğümü çıkarmayı unuttuğumu bu hareketimden anladım. Kalkıp karanlıkta ezbere bildiğim makyaj masasına yürümüş üzerinde bulduğum boş bir yere gözlüğümü bırakmıştım. Bu gece vakit geçmiyordu.
Gündüz uyumak olmayan düzenimi bozmuştu. Galiba yine oyun oynayacaktım. Yatağıma yerleştim önce. El yordamıyla telefonumu bulmam bir dakika sürmüştü.
Müzik uygulamasına girip beğendiklerimden birini seçtim. O arkada çalarken oyun klasörüne girip trafikten diğer araçlara çarpmadan kurtarmam gereken arabaların olduğu oyuna tıkladım. Arkada çalan şarkı değişmiş, Cihan Mürtezaoğlu'ndan 'Yanmayana Her Yer Kar.' Çalmaya başlamıştı.
Herkesin dinlemesi gerektiğini düşündüğüm şarkılardandı. Ruhu yormayan bu tarz şarkıları seviyorum.
En kolay kısmını üçüncüye geçemediğim için sinirden telefonu duvara fırlatma noktasına gelmiştim artık. Ne vardı o arabayı oraya sokmasaydınız da azıcık keyifli oyun oynasaydık. Yok, olmazdı. İlla bir kulp takacaklardı oyuna. Neyse. Susamıştım, gidip su içsem çok iyi olacaktı. Benim bu hararetimi buzluğa attığım su şişesi anca alırdı.
Ses çıkarmamaya özen göstererek mutfağa geçip buzluğun kapağını açtım. Sabah erkenden okula gideceği için Feryal çoktan uyumuş olmalı. Şişemin buhar olmuş yüzeyinde elimi gezdirdim, bir iki defa sallayıp buz tutan kısımlarını kırmaya çalıştım. Tamamen buz tutmamış olması iyiydi. Kapağını zorlanarak açtığım şişeyi kafama dikleyip lıkır lıkır içmiştim.
Dört mevsim buzlu su içebilecek kapasiteye sahiptim. Aynı sessizlikle odama dönüp yatağıma girdikten sonra telefonumu elime aldım. Gözlerim yine bulanık görmeye başlayınca gözlüğümü takmaya karar verdim. Odanın karanlığını gidermek için telefonun fenerini açıp önüme doğru tuttum. Bıraktığım yerden aldığım gözlüğü gözüme takınca bulanıklık hemen düzelmedi. Anladım ki bu gece bu gözlük yastığımın yanında olacaktı.
Yatağıma girip rahatça uzanmamın ardından telefonun fenerini kapatmıştım. Normalde kısık olan ekran parlaklığının son seviyede açık olması yine gözlerimin zararına olmuştu. Biraz daha zorlarsam kör olacaktım. İlk işim ekran parlaklığını kısmak olmuştu bu yüzden.
Çok küçüktüm gözlük takmaya başladığım zaman. Gözlük takmaya başlamak, o zamanları düşünmek bana ilk kaybımı hatırlatıyordu her zaman. Erken yaşta başlamıştım ailem dediğim sevdiğim insanları kaybetmeye. Küçüktüm, kaybım büyüktü. Büyüdüm, kaybım küçüldü. Kimsem kalmadı kaybedecek. Feryal'den başka. Bir o kalmıştı. Onu da kaybettiğimi düşünmek, kaybetmek, kendimi kaybetmeme sebep olacaktı. İstemiyordum. Belki küçük bir şeyden dolayı canı sıkkındı, belki ruh halini kötü etkileyecek hiçbir şey olmamıştı. Hatta belki de çoktan halletmiş, kimseye ihtiyaç duymamıştı. Gereksiz yere kuruntu yapıyor olabileceğim ihtimali biraz olsun sıkışan kalbimi ferahlatmıştı. Ferahlatmıştı ferahlatmasına ama neden anlatmamıştı bana ne olduğunu? Ağzını bıçak açmaması bütün iyi düşüncelerimi kapının ardına süpürmüş oldu. Derin bir nefes alıp, aldığım nefesi oflayarak verdim. İçimde oluşan çığlık atma hissi git gide büyüyordu.
Gözlerimi telefona indirip kararan ekranı açtım. Mesaj uygulamasından iki yeni bildirim vardı. Kayıtlı olmayan bir numara gecenin köründe mesaj atmış. Kaşlarım çatıldı. Numaramı nerden bulmuştu ve bu saatte deli mi dürtmüştü de bana mesaj atmıştı?
053*****: Pencereni ve perdeni kapat.
053*****: Seni görüyorum.
Zeki Müren de bizi görecek mi?
Okur Yorumları | Yorum Ekle |